Cin

cin, bellibaşlı dinlerde, zaman, mekân ve
neden-sonuç ilişkisine dayanan maddi dünya
ile madde dışı ya da tinsel dünya arasında
ilişki sağladığına inanılan varlıklar ya da
güçler. Batı dinlerinde çoğunlukla, iyi varlıklar
olarak görülen meleklerin karşısında
yer aldıklarına ve kötülüğü simgeleyen şeytan
tarafından yönlendirildiklerine inanılır;
bununla birlikte Batı folklorunda daha zararsız
görülen cinler de vardır. Doğu’da,
eski dinlerde ve yazısız kültürlerde ise bu
ayrım daha az belirgindir; cinler, kötü
olabilecekleri gibi, bazı durumlarda iyi varlıklar
da olabilirler.
Cin sözcüğü, “göze görünmezlik” ve “örtme”
anlamlarını içeren Arapça cmn’den
türemiştir. Delilik anlamındaki “cinne” ve
deli anlamındaki “mecnun” sözcükleri de
aynı kökten gelir; bu durum, cinlerin insanlann
bedenine girip onların davranışlarını
yönlendirdiği inancıyla doğrudan bağlantılıdır.
Batıda ise cin kavramı önceleri “doğaötesi
varlık” ya da “ruh” gibi anlamlar
içerirdi. Örneğin Sokrates, kendisini gerçe-
?”i arayıp dile getirmeye yönelten cininden
daimon) söz etmiştir. Ama terim giderek,
doğaötesi varlıklar içinde daha aşağı kategorilerde
yer alan ve insanları iradeleri
dışında, iyi olmayan davranışlara yönelten
varlıkları içerir oldu. Yazısız kültürlerde,
bireyin ya da toplumun karşılaştığı duruma
göre cinlere kötü ya da iyi nitelikler yüklendiğinden
bu sınıflandırma tümüyle geçerli
değildir.
Cinlere yüklenen niteliklerin zamanla değişim
geçirdiği de olmuştur. Örneğin Zerdüşt
dinindeki daeva’lar kötü varlıklar olarak
görülürken, eski Hindu dinindeki karşılıkları
olan rfeva’lar tanrı ile özdeşleştirildi.
Gene Zerdüşt dininde ahura’lar iyi, Hindu
inanışında bunlara denk düşen aswra’larsa
kötü cinler olarak ortaya çıktı. İyi varlıklar
olan meleklerle, kötü nitelikler taşıyan
cinler arasındaki aynm çoğu zaman çok
basit olsa da, böyle ayn tanımlamalar, tinsel
varlıkların işlevlerini kavramak açısından
önemlidir.
Cin inanışının evren anlayışıyla ilişkisi.
İnsanın evreni kavrayışı cinler ve melekler
konusundaki inançlarını etkilemiştir. Hindu
inanışında evren, tek bir ilahi varlıktan,
Brahman’dan oluşur ve tümüyle kutsaldır.
İS 12. yüzyıllarda Yunan-Roma dünyasında
ortaya çıkan ve çoğunlukla Hıristiyanlıktaki
heretik bir akım olarak görülen Gnostizmde
ise ikili bir yapıya sahiptir; maddi
dünya genellikle kötü, tinsel dünya ise iyi
olarak görülür. Yahudilik, Zerdüşt dini,
Hıristiyanlık ve İslam gibi tek tanrılı dinlerde
ise evren gökte, yerde ve yerin altında
bulunan üç dünyadan oluşur. Batı’daki
melek ve cin inanışları kadar, bilimsel ve
metafizik görüşler de bu üçüncü anlayışa
dayanır. Kitabı Mukaddes’te, Helenistik
inanışta ve İslam’da insan, maddi dünyada
zaman, mekân, neden ve sonuç etkenleriyle
sınırlanmıştır. Genellikle yedi cennetten
oluştuğu düşünülen gökler tanrısal ve tinsel
varlıklara aittir. Yeraltı dünyasında ise kargaşa
ve karanlık tinsel güçler vardır.
Göklerdeki en yüce varlık olan Tanrı,
yeryüzünün canlısı insana varoluş nedenini
ve yazgısını, habercileri olan melekler aracılığıyla
gösterir. Meleklerin getirdiği haber
ya da vahiy de, bu haberin kaynaklandığı
yüce varlık ve insanın yazgısı üzerinde
odaklanmıştır. Ama bazı melekler sahte bir
vahiyle insanı yanıltmaya çalışır; her zaman
cin olarak adlandırılmasa da, bunlar temelde
kötüdür. Bunların başında, Hıristiyan,
Yahudi ve İslam inanışlarında insana bir
yılan kılığında gözüküp onu yazgısı ve
yaradılışının sınırları konusunda yanıltmaya
çalışan Şeytan (İblis) gelir; Kuran’da Şeytan
da bir cin olarak kabul edilmiştir.
16. yüzyılda PolonyalI astronom Kopernik’ten
sonra Yer artık evrenin üç parçasından
biri değil, yalnızca bir gezegen olarak
görülmeye başladı. Batı’da 19 ve 20. yüzyıllarda
gelişen modern psikoloji ve psikanaliz
de meleklerle cinlerin farklı bir gözle görülmesine
yol açtı. Üç parçadan oluşan evren
anlayışının yerini, toplumsal kısıtlamaları
temsil eden üst benlik, bilinci temsil eden
benlik ve bilinçdışı haz arayışını içeren ilkel
benlikten oluşmuş üçlü’ bir kişilik anlayışı
aldı. Bu yoruma göre cinler de, insanı
toplum dışı davranışlara yönelten dürtülerin
bilinçdışı yansıması olarak yeniden değerlendirildi.
Bu yorum sosyal bilimlerin bakış
açısından, insanı toplumsal çıkarlarına
aykırı biçimde davranmaya ve düşünmeye
iten çevresel ve kalıtsal güçlerin
yansıtılması olarak da genişletilebilir. Böylece
psikoloji, psikanaliz ve çağdaş mitolojideki
simgeler, cinleri insan-hayvan karışımı
olarak gösteren ortaçağ ikonografisinin
yerini almıştır.
Dualist bir evren anlayışının egemen olduğu
Gnostizm ve Manicilik gibi dinlerde de
iyi ve kötü güçler arasında sürekli bir
çatışma vardır. Kötülüğün hizmetindeki
cinler sürekli, insanı baştan çıkarmaya ve
gerçek doğasını anlamasına engel olmaya
çalışır.
Hindu dini, Caynacılık ve Budacılık gibi
evreni tek bir güçle açıklayan dinlerde ise
insana vahiy getiren melekler yoktur; ama
cin inanışı bu dinlerde de yaygın biçimde
görülür.
Bazı 20. yüzyıl uzmanlarına göre, yeryüzünde
egemen olan bellibaşlı dinlerin cin
olarak sınıflandırdığı varlıklar, önceki dinlerin
tanrılarıydı. Bu inanışlan benimseyen
toplumlar başka halklarca istila edilip onlann
kültürel ve dinsel egemenliğine girdikçe,
eski tanrılar da insanları baştan çıkanp yeni
inançlarından saptırmaya çalışan birer cin
olarak görülmeye başladı. Bu görüşe göre,
eski Germen, Slav, Kelt ve Roma tannlan
ya İsa’nın düşmanı olan cinler görünümünü
almış ya da Hıristiyan kültleri içinde erimiştir.
İslam öncesi Arap toplumlarında da cinler
çöl tanrıları olarak görülür, doğanın insan
tarafından denetim altına alınamamış güçlerini
simgelerlerdi. Hz. Muhammed döneminde
Araplar, cinleri, kişilikleri tam belirmemiş
tanrılar olarak kabul ederlerdi. Mekke
Araplarınca cinlerle Tanrı arasında bir
soy bağı olduğu öne sürülür, bu yüzden
onlara adaklar adanıp kurbanlar kesilir ve
yardım dileğinde bulunulurdu.
Çeşitli cin inanışları.Tek tannlı olan ve üç
parçadan oluşan evren anlayışına dayanan
Bir cadı ve cinleri, büyücülük
üstüne bir kitaptan çizim, 1621;
British Library, Londra
British Library, Londra
bellibaşlı dinlerde, cinlerin de melekler gibi
gökte bulunduğuna ve gözle görülmediğine
inanılır. Ama çoğu kez insan-hayvan karışımı
ürkütücü yaratıklar ya da başka dinlerdeki
idollerin karikatürü biçiminde betimlenmişlerdir.
Zerdüşt dinindeki daeva’lar,
Caynacılıktaki cehennem yaratıkları narafaı’lar
ve Japon dinlerinde yeraltmdaki tannlarla
ilişki kurduğuna inanılan oni kötü
cinlerdir. Bunların açlık, hastalık ve savaşa,
çeşitli doğal afetlere, ölümcül kazalara yol
açtığına inanılır. Bazı zihinsel hastalıklar da
“cin tutması” olarak adlandırılır. Özellikle
Hıristiyanlıktaki halk geleneğinde cinlerin
kişiyi doğrudan denetimi altına alıp garip
davranışlar göstermesine ya da hastalanmasına
yol açtığına inanılır. Cin tutmasına
uğrayan kişi ani şiddet gösterilerine girişir,
haykırır, inler ve saçmasapan konuşmaya
başlar. Dinsel görevlerini yerine getiremez
olur, kutsal kişi ya da nesneler karşısında
korkuya kapılır ya da küfür eder. Bu
belirtilerin sara, histeri, şizofreni gibi hastalıklardan
kaynaklandığı bugün artık bilinmekteyse
de cin çıkarmak için çeşitli yöntemler
uygulanmıştır. Cin çıkarma Yahudi
ve Hıristiyan geleneğinin bir parçasıdır.
Yazısız toplumlarda kötü ruhları kovmak
için yapılan törenler de, kimi zaman cadılık
olarak değerlendirilmelerine karşın, cin çıkarmadır.
Hıristiyanlıkta, İsa’nın cinleri tek
bir sözle kovduğuna ve bunu, Tanrı’nm
Krallığı’nın yaklaşmakta olduğunu gösteren
bir işaret olarak nitelediğine inanılır. İsa’
dan sonraki ilk yüzyıllarda cin çıkarma
gücünün din adamı olmayanlara da bağışlanabilin
özel bir yetenek olduğuna inanılırdı.
İS y. 250’de, cin çıkarmakla görevli bir
rahip sınıfı oluştu. Aynı dönemde cin çıkarma
vaftiz töreninin ön aşaması durumuna
geldi. Katolik kilisesi cin çıkarma eylemini
ayrıntılı biçimde tanımlamış ve kurallarını
belirlemiştir. Anadolu folklorunda da, kedi,
köpek gibi hayvanların cinlerinin bulunduğu
ve bunlara yok yere zarar verilirse
cinlerin insanı çarpıp eğri büğrü duruma
getireceği düşüncesi yaygındır. Cinlerin duvar
diplerinde, ıssız yerlerde, mezarlıklarda,
kuyu ve su başlarında, beşik ve eşik
diplerinde, çöp, çamaşır ve bulaşık suyu
dökülen yerlerde yaşadıklarına inanılır. Bu
yüzden böyle yerlerden geçerken besmele
çekmek ya da “destur” demek gerekir.
Bazı cin tutmalarında da hastalanan kişinin
cinlerle insanlar arasında aracılık ettiğine
inanılır. Anadolu’da cinlerle, perilerle
evlenmiş olduğuna inanılan kimselere “cinlere
karışmış” denir ve tekin olmadıkları
düşüncesiyle bu kimselerden sakınılır.
Cin tutması, kişiye mistik doyum ve psikolojik
rahatlama sağlayan dinsel bir kendinden
geçme de olabilir. Günümüzde ortaya
çıkan ve en önemli örneği Haiti’deki Vudu
olan cin tutması kültleri de bu temele
dayanmaktadır.
Batı folklorunda cinlerin genellikle kötü
olduğuna ya da cadılar gibi başka kötü
güçlerle işbirliği yaptığına inanılır. Örneğin
cadıların şeytandan ya da bir başka cadıdan
alıp yardımcı olarak yanında bulundurduğu
cinler vardır. Bunlar genellikle kurbağa,
kara> kedi, köpek, böcek gibi küçXik bir
hayvan görünümündedir; ama bazen çeşitli
türlerin karışımı olan düşsel bir yaratık
biçiminde betimlenirler. Bu cinlerin, cadının
gövdesindeki etbeni ya da siğil gibi
kabartılardan kan emerek yaşadığına inanılırdı.
Bu yüzden 15-17. yüzyılda Avrupa’da
görülen cadı mahkemelerinde sanığın gövdesinde
böyle kabartılar bulunması suçunun
kesin kanıtı sayılırdı.
Bazı cinlerin de bebekleri kaçırıp yerine
kendi sakat ya da geri zekâlı yavrularını
koyduklarına inanılırdı. Efsaneye göre, kaçırılan
çocuk şeytana verilir ya da cin ırkının
güçlenmesi için kullanılırdı. Kaçırılan çocuğun
geri gelmesini sağlamak için cinlerin
bıraktığı çocuğun gülmesi ya da işkence
görmesi gerektiği inancı pek çok çocuk
dövme olayına neden olmuştur.
Batı folklorunda görece zararsız, hatta iyi
cinler de vardır. Örneğin İngiliz ve İskoç
inanışında, evlerde ve samanlıklarda yaşayan,
arasıra muziplik yapsa da, genellikle
Batı folklorunda iyi cin betimlemesi,
A. Pickering’in Queen of the Goblins
adlı kitabından Olive Cockerell’in çizimi, 1892
British Museum; fotoğraf, R.B. Fleming
evlerdeki günlük işleri gören çalışkan cinlere
yer verilmiştir. Ayrıca söz dinlemeyen
çocukları cezalandırarak ana babalara yardımcı
olan cinler vardır. Bunlar, arada
sırada gürültü yapmalarına, genç kızları ve
geceleri yolcuları korkutmak, kapılara ve
duvarlara vurup .ya da uyuyan insanların
geceliklerini kapıp kaçmak gibi tatsız şakalarına
karşın kötü cinler değildir.
İslam inanışında insanlar balçıktan, melekler
nurdan, cinler ise ilk insan Âdem’den
2 bin yıl önce ateşten yaratılmıştır. Cinler
hakkında Kuran’da geniş bilgi vardır; onlar
da insanlar gibi Allah’a ibadet etmek için
yaratılmış, bir cin topluluğu Hz. Muhammed’i
Kuran okurken dinlemiş ve Müslüman
olmuştur. Gulyabani, ifrit, silat gibi
kötü türleri olsa da, Allah’ın izni olmadan
kimseye iyilik ya da kötülük yapamayacaklarına
inanılır, insanlarla aynı fiziksel gereksinimlere
sahip olmalarına, hatta öldürülebilmelerine
karşın bütün fiziksel kısıtlamalardan
bağımsızdırlar; canlı ve cansız nesnelerin
içinde, yeraltında, havada ve ateşte
yaşar, insan ya da hayvan biçimine girebilirler.
İslam toplumlarında, cinlerle ilişki kurup
onlardan çeşitli amaçlarla yararlanma,
onları denetim altına alarak kötülük yapmalarına
engel olma biçiminde bir tür büyücülük
de gelişmiştir. Bu yolla kendilerinden
yararlanılan cinlere “huddam” (hizmetçiler)
adı verilir. İslam, cinlerle ilişkiyi açıkça
yasaklamasına karşın, onların varlığını resmen
kabul etmiş ve cinlerin de insanlar gibi
sonunda ya selamete kavuşacağını ya da
lanetleneceğini belirtmiştir.
Kuzey Afrika, Mısır, İran ve Türk folklorunda
önemli yeri olan cinler, başta Binbir
Gece Masalları olmak üzere geniş bir halk
edebiyatının da merkezini oluştururlar. Kılıktan
kılığa giren, şehzadeleri ve sultanları
kendilerine âşık eden cinlerle periler, periler
padişahının kızı ya da oğlu değişmez
masal kahramanlarıdır.
Doğu dinlerinde de cin inancı oldukça
yaygındır. Hindu dininde asura adı verilen
cinler, kendileri gibi kutsal iksir homa’yı (ya
da amrta) elde etmeye çalışan deva adlı
tanrıların düşmanıdır. Ama Mohini adlı
güzel bir kadın biçiminde ete bürünen tanrı
Vişnu, deva’lann bu kudret verici içkiye
ulaşarak osura’lardan daha güçlü olmasını
sağlamıştır. Öteki cinler arasında, mezarlıkları
lanetleyen ve insanlara aptalca hareketler
yaptıran biçimsiz raksasa’lat ve kanlı
ölüm olaylarının gerçekleştiği yerleri lanetleyen
pisno’lar vardır. Budacılık,ta cinler
7 cin
insanların Aydınlanmaya ulaşmasını engellemeye
çalışan güçlerdir. Mara adlı cin,
kızları Rati (Arzu), Raga (Zevk) ve Tanha
(Sonsuz Hareketlilik) ile birlikte Buda’nın
Aydınlanmaya erişmesine engel olmak istemiştir.
Çin’de, kuei-shen adlı cinlerin doğanın
her yerinde var olduğuna inanılır;
aydınlıktan korkan bu cinleri uzaklaştırmak
amacıyla ışık yakılır. Japonlarda da çok
sayıda cin vardır. Oni ile tengu insanları cin
tutmasına uğratır ve ancak rahipler bu
cinleri çıkartabilir.
Asya, Afrika, Okyanusya ve Amerika’daki
yazısız toplumlarda cinler, kendi doğaları
gereği değil, duruma göre iyi ya’ da kötü
nitelik taşırlar.’Örneğin Nijerya’daki Yorubaların
tanrısı Eshu, koruyucu bir varlık
olduğu gibi, gerektiğinde düşmanlara yöneltilebilecek
kötü bir güce de sahiptir. Yazısız
toplumlarda, Eski Roma’da olduğu gibi
felaketleri önlemek ya da bir yarar sağlamak
için doğadaki güçlere saygı göstermek
gerekir.
Bilim ve teknolojinin gelişmesi cinler konusundaki
inançların sorgulanmasını sağladıysa
da, psikolojik araştırmaların ve dinler
tarihindeki mitlerin incelenmesiyle bu
inançlar, ilahiyatçılar tarafından farklı bir
gözle değerlendirilmeye başladı. Cinlerin ve
benzeri kavramların işlevsel bir bakışla
yorumlanması, günümüz insanına farklı
kültürlerin insanlarıyla arasındaki bağları
görme olanağı vermiştir.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*

bool(false)