Kategoriler
ALLAH DOSTLARI Anlamlı Sözler Cuma Mesajları Güzel Sözler HADİS-İ ŞERİF İslam Kalp Kırıklığı Sözleri Özlü Sözler PEYGAMBER EFENDİMİZ PEYGAMBERLER TARİHİ

Af Dilemekten Çekinmeyin

HİÇ BİR GÜNAH

Af Dilemekten Çekinmeyin
Af Dilemekten Çekinmeyin

Af dilemekten çekinmeyin, Çünki hiç bir günah ALLAH’ın Rahmetinden büyük değildir.

Kategoriler
ALLAH DOSTLARI Aşk Sözleri HADİS-İ ŞERİF wiki

Kursistem Ailesi

Kursistem ailesi 2 siteden oluşur peki bu sistelerin adı ney? Tabikide adları haber.kursistem.com ve www.kursistem.com’dur peki bunların patronun kim tabiki babam olur kendisi adıda.

Mehmet Yetim’dir

Bu siteyi o kurmuştur ve o yükseltmiştir E5 üstündeki ofisimiz size hizmet vermek için hazırdır( Google Reklamları , Piyasa Rekabeti, Google Haritalar , Web Tasarım VB.) ‘WEB’ kelimesinin devamına ne koyarsanız koyun o bizden sorulur …

Kategoriler
ALLAH DOSTLARI Anlamlı Sözler Aşk Sözleri Cuma Mesajları HADİS-İ ŞERİF Ömrümün Geri Kalanı Özlü Sözler

(Âl-i İmrân Sûresi, 96-97)

“Muhakkakki insanlar için kurulan ilk mabet, Mekke’deki çok mübarek ve bütün âlemlere hidayet kaynağı olan Kâbe’dir. Onda apaçık deliller, İbrahim’in makamı vardır. Oraya giren güvene erer. Oraya gitmeye bir yol bulabilenlerin Beyt’i haccetmesi, Allah’ın insanlar üzerindeki bir hakkıdır. Kim inkâr ederse şüphesiz Allah bütün âlemlerden müstağnidir.” (Âl-i İmrân Sûresi, 96-97)

Kategoriler
ALLAH DOSTLARI Aşk Sözleri HADİS-İ ŞERİF KUR'AN DAN İNCİLER Ömrümün Geri Kalanı

Allahım… Efendimiz ve Peygamberimiz olan Muhammed’e (s.a.s.) ve O’nun akrabalarına (ehli beyt ve dostlarına) salat ve selam getiririm.

Kategoriler
ALLAH DOSTLARI Anlamlı Sözler Ömrümün Geri Kalanı

Nasihattir evladı hayata hazırlayan..

Lokman hekim,oğluna dediki:Oğlum!
Hayatında üç şeyden taviz verme;
1.En iyi yemeği yemekten,
2.En konforlu yatakta uyumaktan,
3.En lüks evde oturmaktan…
Oğlu.”Babacığım,biz fakiriz.
peki ben bunu nasıl gercekleştireçeğim”deyince .Hekim şöyle cvp verdi.
-Sadece acıktığında yemek yersen en iyi yemeği yemiş olursun.
-Çok çalışıp yorgun vaziyette uyursan,en konforlu yatakta yatmış olursun.
-İnsanlara iyi muamele yaparsan,onların kalbinde yer edersin.
Böylece en lüks evde oturmuş olursun..

Kategoriler
ALLAH DOSTLARI Anlamlı Sözler Güzel Sözler İslam

Allah, nasip etmeyeceği şeyin hayalini kurdurmaz.

Kategoriler
ALLAH DOSTLARI Anlamlı Sözler Aşk Sözleri Güzel Sözler HADİS-İ ŞERİF İslam Kadınca Bilgiler Kalp Kırıklığı Sözleri KUR'AN DAN İNCİLER Ömrümün Geri Kalanı Özlü Sözler PEYGAMBERLER TARİHİ wiki

Gerçek Aşk

Kategoriler
ALLAH DOSTLARI

NÛREDDİN CERRÂHÎ

nureddin-cerrahiNÛREDDİN CERRÂHÎ; evliyânın büyüklerinden. İsmi, Muhammed bin Abdullah’tır. 1671 (H.1082) senesinde İstanbul’da Cerrahpaşa Câmiinin karşısındaki Yağcızâde Konağında doğdu. 1720 (H.1133) senesinde İstanbul’da vefât etti. Fâtih Câmiinde kalabalık bir cemâat topluluğu tarafından kılınan cenâze namazından sonra Kara- gümrük’te kendi adıyla anılan tekkeye defnedildi. Nûreddîn Cerrâhî’nin soyu, Ebû Ubeyde bin Cerrâh’a (radıyallahü anh) ulaştığı’için, Cerrâhî denilmiştir. Cerrahpaşalı olduğu için böyle denildiği de söylenmiştir. Çoğunluk birinci rivâyette ittifâk etmişlerdir. Nûreddîn Cerrâhî, Kur’ân-ı kerîm’i, küçük yaşta Cerrahpaşa Mektebinde hocası Yûsuf Efendiden öğrendi. Sonra zâhirî ilimleri öğrenmek için medreseye gitti. Medrese tahsilini tamamladıktan sonra, genç yaşta Mısır kâdılığına tâyin edildi. Nûreddîn Cerrâhî, Mısır’a gitmeden, vedâ etmek için Üsküdar’daki dayısı Hüseyin Efendinin konağına gitti. Hava iyi olmadığından bir süre burada kaldı. Bir gece dayısı, onu evin karşısında bulunan Selâmi Dergâhına götürdü. Yatsı namazından sonra dergâhta ders veren Ali Efendinin yanma gittiler. Ali Efendiye karşı kalbinde muhabbet duyan Nûreddîn Cerrâhî talebeliğe kabulünü rica etti. Kabul edilmesi üzerine de Mısır kâdılığı vazifesine gitmeyerek, Ali Efendiye teslim oldu. Tasavvufta ilerleyip irşâd için icâzet aldı ve hırka giydi. Karagümrük yakınında ve dört yol ağzında Kethüdâ Canfedâ’nın yaptırdığı câminin yanında Bakkal İsmâil Efendinin yaptırdığı bir odada ibâdetle meşgûl oldu. İnsanlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını anlattı. 1703 senesinde kapı kethüdâlarından Bekir Efendinin vefât etmesi üzerine, Karagümrük civârmda bulunan konağı boş kaldı. Sultan Üçüncü Ahmed Hana da rüyâsmda Nûreddîn Efendi’nin ihtiyâcını gidermesi emredildi. Pâdişâh ertesi gün, boş kalan konağı satın aldırarak, dergâh yaptı ve Nûreddîn Efendiye tahsis etti. Nûreddîn Cerrâhî, ömrünün sonuna kadar burada ibâdet yapmak ve insanlara doğru yolu göstermek için çalıştı. Nûreddîn Cerrâhî’nin eserlerinden bâzıları şunlardır: 1) Mürşid-i Dervişân Risalesi, 2) Nutk- ı Şerîf, 3) Nasîhat-ı Âli. Ayrıca çok güzel İlâhîleri vardır.

Kategoriler
ALLAH DOSTLARI

ZİYAÜDDİN ABDÜRRAHMAN KERKÜKİ

ZİYAÜDDİN ABDÜRRAHMAN KERKÜKl: Evliyâmn büyüklerinden. İsmi Abdürrahmân Hâlis, nisbesi Ker- kükî Tâlibânî olup, lakabı Ziyâüddîn’ dir. Şeyh Ahmed Tâlibânî’nin oğludur. 1212 (m. 1797) senesinde Irak’ta, Kerkük şehrinin yakınında bulunan Tâlibân köyünde doğdu. Orada yetişti. Bunun için Tâlibânî nisbesiyle de tanınmıştır. 1275 (m. 1858) senesinde Kerkük’de vefât etti. Ziyâüddîn Abdürrahmân, tasavvufta Kâdiriyye yoluna mensûb idi. Evliyâmn en büyüklerinden Gavs-ı la’zam Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerine kadar hocalannın silsilesi şöyledir: Sâhib-üt-tarîkat Ziyâüddîn Abdürrahmân et-Tâlibânî, Ahmed et- Tâlibânî el-Kerkükî, Mahmûd ez- Zenkerî et-Tâlibânî, Ahmed el-Hindî el-Lâhorî, Seyyid Muhammed Hüseyn el-tzmîrânî, Seyyid Abdürrezzâk el- Hamevî, Seyyid Muhammed Ma’sûm el-Medenî, Bürhânüddîn ez-Zencerî, Abdürrahmân el-Hüseynî, Nûreddîn Sâmî, Yahyâ el-Basrî, Osman el: Geylânî, Seyyid Abdürrezzâk el-Irâkî, Gavs-ül a’zam Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî. Ziyâüddîn Tâlibânî’nin babası ve dedelerinden çoğu, zamanlannın ilim irfân sâhibi kimseleri idi. O, baba ve dedesinden ilk tahsilini yapıp, daha sonra asnmn büyük evliyâsmdan Şeyh Ahmed el-Hamdî’den feyz alarak yetişti, âriflerin kâmillerinden, ileri gelenlerinden oldu. Tasavvufta Kâdiriyye yoluna bağlı Hâlisiyye kolunun müessisi4ir, kurucusudur). Her sene, en az bir defâ Bağdat’a gider, Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî’nin kabrini ve dergâhım ziyâret ederdi. Kendisi, memleketinde talebe yetiştirmekle meşgûl olur, evinde de yüzlerce talebe bulunurdu, insanlara çok fâideli oldu. Peygamber efendimizin (s.a.v.) güzel vasıflan ile vasıflanmış idi. Huzûruna gelen yüzlerce talebe’ nin kalplerine, bu güzel sıfatlan, çok güzel ve pek mâhir bir şekilde nakşetti. Hak âşıklan, onun huzûrunda, sohbetlerinden, aradıklarım bulmanın neş’e ve sürûru içinde otururlar, feyz ve nûr saçılan sohbetlerinden istifâde ederlerdi. Şiir söylemekteki kâbiliyeti de çok olup, “Hâlis” mahlasıyla yazdığı şiirleri meşhûr dur. Kerkük’te bulunan nûrlu kabri, aşk ve muhabbet erbâbımn ziyâretgâhıdır. Kabrini ziyâret edip, rûhuna okuyan- lann ve onu vesîle ederek duâ edenle rın, Allahü teâlâmn izniyle murâdlanna kavuştukları büdirilmektedir.

Kategoriler
ALLAH DOSTLARI

YUSUF YANYAVİ

YUSUF YANYAVİ: Evliyâmn büyüklerinden. ismi Yûsuf Efendi olup, Rumeli’de bulunan Yanya beldesin- dendir. Doğum târihi bilinmemektedir. 1245 (m. 1829) senesinde vefât etti. Bey-zâde Mustafa Efendi’nin önde gelen halifelerinden olan Yûsuf Yan- yavî Efendi, Nakşibendî yolunun büyüklerindendir. Hocası Bey-zâde Mustafa Efendi, Ahıska’da doğdu. İstanbul’da ilim tahsîl etti. 1200 (m. 1785) senesinde Hicaz’da Cidde’ye yakın bir yerde vefât etti. Kabri, hazret-i Havvâ vâlidemizin kabri olduğu rivâyet edilen yerin yakınındadır. Yûsuf Yanyavî, uzun müddet Yanya’da Allahü teâlânın kullanna ilim ve edeb öğretmekle meşgûl oldu. Yakınlanndan ve sevdiklerinden ba’ zılanna yazdığı otuzdan ziyâde mektup, onun vera’ ve takvâ üzere bulunduğunu, çok yüksek bir zât olduğunu göstermektedir. Mektuplaştığı zâtlardan biri de, Mısır’ın en meşhûr fıkıh âlimlerinden Ahmed Tahtâvî hazretleridir. Bu mektuplar bir mec- muâ hâlinde toplanmıştır. Bu mecmuâ- dan başka, tasavvufa âit bir eseri ve Râbıta-i Nakşibendiyye’ye dâir diğer bir eseri vardır.

Yûsuf Yanyavî’den sonra, yerine Şeyh Ali Sâbirî Efendi geçip, halîfesi olmuştur Mektuplan arasında yazdığı bir şiirde buyurdu ki:

Oldur tâlibkâr-ı Hudâ vakt-i seher bîdâr olan,

Bulur safâ ender safâ vakt-i seher bîdâr olan.

Şemmeyler ol cân bûyunu bülbül gibi eyler figân,

Arzusu Haktır bî-gümân vakt-i seher bîdâr olan.

Manâsı: Allahü teâlânın nzâsına kavuşmak isteyen kimse seher vaktinde uyamk olur. Seher vaktinde uyanık olan safâ içinde safâ bulur. Seher vakti uyanık olamn arzusu hiç şüphesiz Haktır. O, gülün kokusunu alan bülbül gibi figân eder.

Kategoriler
ALLAH DOSTLARI

YÂSİNCİ-ZÂDE SEYYİD ABDÜLVEHHÂB EFENDİ:

YÂSİNCİ-ZÂDE SEYYİD ABDÜLVEHHÂB EFENDİ: Osmanlı âlimlerinden. Yüzikinci Osmanlı şeyhülislâmıdır. ismi, Abdülvehhâb olup, sevgili Peygamberimizin (s.a.v.) temiz soyundandır. Sultan ikinci Selim Hân devri âlimlerinden, Sinop’ta medfûn bulunan Seyyid Bilâl hazretlerinin soyundan, Osman Efendi’nin oğludur. Büyükbabası Sinoplu Seyyid Mustafa Efendi, Ayasofya Câmii’nde devamlı Yâsîn sûresi okuduğundan, “Yâsinci- zâde” diye bilinirdi. 1172 (m. 1758) senesinde İstanbul’da doğdu. 1249 (m.1833) senesinde İstanbul’da vefât etti. Sultan ikinci Mahmûd Hân’ın da hazır bulunduğu kalabalık bir cemâat tarafindan kılınan cenâze namazından sonra, Topkapı dışında, babasının kabrinin yanma defnedildi. ilk öğrenim ve eğitimini babasımn yamnda gördükten sonra, Enderûn’a (saray mektebi) girdi. Sultan Üçüncü Selim Hân’ın hizmetinde bulundu. Zamânımn âlimlerinden Gelenbevî Ismâil Efendi’den aklî ve naklî ilimleri tahsil etti. Enderûn’dan ayrıldıktan sonra, yapılan imtihâm kazanıp diploma aldı ve müderris oldu. Birçok medreselerde ders okutup talebe yetiştirdi. Bâyezîd Câmii ile Yen! Câmi’de de ilim öğretmeye devâm etti ve meşhûr oldu. Daha sonra kadılık mesleğine geçip, Selânik kadılığına ta’yin edildi. Bu arada “Bilâd-ı Erba’a” pâyesi ile taltif edildi.

1225 (m. 1810) senesinde, sefir (elçi) olarak İran’a gönderildi. Vazifesini üstün başanyla yaptığından, Sultan ikinci Mahmûd Hân’ın sevgisini kazandı, önce Mekke-i mükerreme, daha sonra İstanbul pâyeleri ihsân edildi. 1231 (m. 1815) senesinde Anadolu kadıaskerliğine getirildi. 1233 (m. 1817) senesinde Nakîb-ül-eşrâflığa ta’ yin edildi. 1235 (m. 1819) senesinde Rumeli kadıaskerliğine yükseltildi. Yeniçeri ayaklanmaları sebebiyle devlet düzeninde meydana gelen huzursuzluğun sebeplerini araştırmak için yapılan meşveret meclisi toplantılarında, ileri sürdüğü parlak fikirleriyle dikkatleri üzerine topladı. Bu arada Şeyhülislâm Çerkez Halil Efendi vazifeden alındı, yerine 1236 (m. 1821) senesinde Abdülvehhâb Efendi getirildi. Bu vazifeyi bir sene sekiz ay müddetle adâlet ve doğruluk üzere yürüttü. 1238 (m. 1822)senesinde vazifeden aynlıp İzmit’e gitti. Bir müddet sonra İstanbul’a döndü, ibâdet ve tâatla meşgûl olmağa başladı. Şeyhülislâm Kâdı- zâde Mehmed Tâhir Efendi’nin ayrılmasıyla boşalan şeyhülislâmlık makâmına, 1243 (m. 1828) senesinde ikinci defâ getirildi. Bu defâ da, dört yıl on ay 26 gün müddetle, adâlet ve doğrulukla Allahü teâlânın dîninin hükümlerini yerine getirdi. Fakat ihti- yârlığı ve hastalığı, vazife yapmasına engel olduğu için, 1248 (m. 1833) senesinde vazifeden aynlıp emekli oldu. Şeyhülislâmlık müddeti içinde Sultan ikinci Mahmûd Hân’ın muhabbet ve iltifatını, diğer âlimlerin de saygılannı kazandı. Aynı sene Ramazan ayında, Kadir gecesinde ibâdet ederken vefât etti. Yâsinci-zâde Abdülvehhâb Efendi, aklî ve naklî ilimlerde derin âlim olup, kelâm ilminde ikinci Sa’deddîn Teftâ- zânî idi. Fazilet ve güzel ahlâk sâhibi olup, her hareketinde Allahü teâlânın nzâsım gözetirdi. Gerek devlet erkânı, ? [erekse halk kendisini çok severdi, lim öğrenmek ve öğretmek husû- sunda çok gayretli olup, gerek vazifeli olduğu, gerekse vazifeden uzak olduğu zamanlarda ilim öğretmekten uzak kalmamış, birçok talebe yetiştirmişti. Hülâsat-ül-Burhân fî itâat-is- Sultân}’ isminde, sultanlar hakkın- daki hadîs-i şerifleri şerh eden basılı bir eseri, ba’zı risâleleri ile kelâm ilmi ve hadîs usûlüne dâir eserleri vardır.

Kategoriler
ALLAH DOSTLARI

YAHYA MUAMMER MEZURİ İMÂDİ

YAHYA MUAMMER MEZURİ  İMÂDİ: Fıkıh âlimi, tasavvuf ehli velî. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin talebelerinin büyüklerinden idi. Doğum ve vefât târihi kesin belirli değildir. Hicrî onüçüncü asnn ikinci yansında yüz yaşlannda iken vefât edip, Bağdat’ta Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri civânnda defnedildi. Yâhya Mezûrî hazretleri, küçük yaşta iken ilim tahsili ile meşgûl oldu. Bağdat’ta, Seyyid Âsim Hayderî ve Sâlih Hayderî gibi âlimlerden din ve âlet ilimlerini öğrendi. Her türlü ilimde söz sâhibi oldu. Bilhassa fikıh bilgilerinde çok ilerledi. Irak bölgesindeki âlimler de kendisinin üstünlüğünü kabûl ederler, müşkillerini ona hâlleti- rirlerdi. Hattâ kendisinin fikıh ilminde ictihâtlar arasında tercih yapmaya muktedir olan tercih ehlinden olduğunu söyleyenler bile vardı. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî, Hindistan’dan Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinden aldığı feyzlerle Irak’a dönünce, daha önce müderrislik yaptıklan Süleymâ- niye şehrine gittiler. Oradaki âlimler, kendisinin sözlerini yanlış anlayıp itirâz ettiler. Ancak Mevlânâ Hâlid hazretlerinin güzel sözleri, engin bilgisi karşısında tutunamadılar. En büyükleri bildikleri Yahyâ Mezûrî’ye (r.aleyh) bir mektup yazarak; “Acele Stileymâniye’ye gel! Bu zâta ancak sen cevap verebilirsin” dediler. Yahyâ Mezûrî hazretleri mektubu ahnca, hemen atına binip yola çıktı. Süleymâniye’ye yaklaşınca, şehrin ileri gelenleri ve âlimler karşılamaya çıktılar. Herbiri izzet ve ikrâmla evine da’vet etti. Elini öpebilmek için insanlar sıraya dizilmişlerdi. Yahyâ Mezûrî, gayretinin çokluğundan hemen Mevlânâ Hâlid hazretlerinin dergâhına gitmek istediğini bildirdi. Hiçbir yere uğramadan, doğru o mübârek zâtın huzûruna vardı. Yolda Mevlânâ Hâlid hazretlerini imtihan için, içinden çıkılması çok zor olan ba’zı sorular hazırlamıştı. Mevlânâ Hâlid, onu ayakta karşıladı. Müsâfeha ettikten sonra yanma oturttu. Yahyâ Mezûrî hazırladığı sorulan sormağa niyet ettiği sırada, Mevlânâ Hâlid (r.aleyh) sözü ahp; “İlimde birçok müşkiller vardır. Bunlardan ba’zısı şunlardır ve cevâbı da şöyledir” diyerek, Şeyh Yahyâ’nm sormak istediği bütün sorulan kendileri sorup kendileri cevaplandırdılar. “Âlimi âlim anlar” sözü mûcibince, Yahyâ Mezûrî (r.aleyh), Mevlânâ Hâlid hazretlerinin ilimdeki üstünlüğünü, tasavvufdaki derecesini anlayıp, teslim oldu. Talebeliğe kabûl edilmesini istirhâm etti. Mevlânâ Hâlid (r.aleyh), talebeliğe kabûl ettiği Yahyâ Mezûrî’ye, dergâhında bir hücre verdi. Süleymâniye şehri ileri gelenleri, Yahyâ Mezûrî hazretlerinin Mevlânâ Hâlid hazretlerine tâbi olduğunu işitip, yaptıklanna pişmân oldular. Birçokları, Mevlânâ Hâlid hazretlerine gelip talebesi olmakla şereflendiler. Mevlânâ Hâlid (r.aleyh), Yahyâ Mezûrî hazretlerini çok severlerdi. Talebesi olduğu hâlde akran muâme- lesi yapardı. Yahyâ Mezûrî de, Mevlânâ Hâlid’in meclisinde kendisini hizmetçi kabûl etmekten zevk alırdı. Mevlânâ Hâlid’in (r.aleyh) halîfelerinden Îsmâil Berzencî Hâlidî anlatır: “Şeyh Yahyâ’nın çok hizmetinde bulundum. Birgün Yahyâ Mezûrî, kay- lûle vaktinde uyurken Mevlânâ Hâlid (r.aleyh), Yahyâ Mezûrî’nin dergâhınateşrif ettiler. Kendilerini karşılayıp, Şeyh Yahyâ’mn uyumakta olduğunu arz edince, “Uyandırma!” buyurdular. Şeyh Yahyâ’mn hücresine girdiler, Şeyh uyurken ağzından öptüler ve; “Senin hayâtınla, Allahü teâlâ hazretleri bizi faydalandırdı” buyurdular. Sonra geri döndüler. Mevlânâ Hâlid hazretlerinin bu duâsı bereketiyle Yahyâ Mezûrî (r.aleyh), zamânın en büyük âlimlerinden, seçilmişlerinden oldu. Fıkıh ilminde tercih derecesine ulaşıp, aklî ve naklî ilimlerde, matematikte âdetâ bir ilim denizi oldu. Tak- vâda, güzel ahlâkta, edeb ve hayâda insan aklım hayrette bırakırdı. Hocasının oğlu ve talebelerinden olan Hayderî-zâde Îbrâhim Fasîh Efendi, ayakkabısını çevirecek olsa, bunax müsâade etmez; “Sen benim hocamın oğlusun, böyle yapma!” buyurur, hocalannın çocuklanna bu derece hürmet gösterirdi.” Yahyâ Mezûrî hazretlerinin güzel ahlâkına dâir menkıbelerden ba’zılan şunlardır Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri, talebelerinden Abdülvehhâb Sûsf yi İstanbul’a gönderdi. Orada devlet büyüklerinden gördüğü iltifât karşısında kibir ve gurûra kapılınca, talebelikten tardedildi. Abdülvehhâb Bağdat’a geri dönüp Yahyâ Mezûrî hazretlerine geldi, elini öptü ve yeniden talebeliğe kabûlti için Hâlid-i Bağ- dâdî hazretlerine iltim asta bulunmasım istedi. Yahyâ Mezûrî de, hocasının huzûruna geldi ve Abdülvehhâb’m affını arzetti. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri; “Emir benim elimde olsa affederim. Lâkin silsile-i aliyye-i Nakşibendiyye’nin hepsinin rûhâniyeti, Abdülvehhâb’ı talebelikten tard eylediler. Ancak sakalım traş, yüzünü kara edip bir merkebe ters biner, sokak ve pazarda bu hâl ile kendisini teşhir ederse o zaman belki meşâyıhın rûhiarı affederler” buyurdu. O zaman $eyh Yahyâ; “Ey hocam, Abdülvehhâb nefsine böyle yük yükleyemez, müsâade et, onun adına ben yapayım da Abdülvehhâb affoluna ve ben nefsimi müslümanlann ihtiyâcı için fedâ edeyim” dedi. Hz. Mevlânâ Hâlid ağlayarak Yahyâ Mezûrî’nin boynuna sanldı. Berâberce bir hayli vakit ağladılar. Sonra Mevlânâ Hâlid nâfile namaza durdu. Yahyâ Mezûrî de kendi dergâhına gitti. Orada bekleyen Abdülveh-‘ hâb’a; “Kimseyi kötüleme! Ancak kendi nefsini kötüle!” buyurdu. Abdülvehhâb mahrûm ve hüsrân olarak oradan aynldı.
Yahyâ Mezûrî hazretleri, çamaşır yıkamakta ve ekmek pişirmekte hanımına yardım ederdi. Evlâdından biri vefât etse kendi eliyle cenâzesini yıkardı. Hanımım teselli etmek için de; “Evlâdımızın vefâtına üzülme! Bilakis Allahü teâlâya şükret ki, şükredenler- den olasın” buyururdu. Hattâ öz babası büyük âlim Abdürrahmân hazretlerini, Yezîdî’lerin dağda şehîd ettikleri haberi gelince, ders vermekle meşgûl idiler. “Hasbünallahü ve ni’ melvekîl” deyip derslerini bitirmeden kalkmadılar. Seyyid Sadreddîn Es’ad Hayderî hazretleri vefât ettiği gün, Bağdat’ta talebesi Ibrâhim Fasîh Hayderî’nin evinde misafir idiler. Seyyid Sadreddîn Hayderî’nin vefât ettiği haberi verildi. Yahyâ Mezûrî (r.aleyh); “Seyyid Sadreddîn Hayderî hocamdır ve hocamın oğludur. Onun cenâzesini ben yıkayacağım” buyurdu. Gidip cenâzeyi yıkadı. Velî ve allâme Seyyid Ubeydullah;i Hayderî de suyunu döküp, kalabalık bir cemâatle namazı edâ edildi. Yahyâ Mezûrî hazretleri yüz senelik bir ömürden sonra vâdesi gelip Bağdat’ta vefât etti. Âlimlerin büyüklerinden Molla Hüseyn bin Molla Câmî cenâzesini yıkadı. Yine ulemâdan Seyyid Ibrâhim Fasîh Hayderî, Muhammed Emîn Hayderî, Seyyid Sâlih Hayderî, gibi âlimler de sırayla suyunu döktüler. Cenâze namazına katılmayan bir fert kalmadı. Bağdat’ ta yer yerinden oynadı. Namazını Şeyh’in arkadaşı büyük âlim Abdürrahmân Rûzbehâî kıldırdı. Sonra Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin türbesi civânna defnedildi. “Redd-ül-Muhtâr” müellifi Ibn-i Âbidîn hazretlerinin ve Ibrâhim Fasîh Hayderî’nin hocası olan Yahyâ Mezûrî hazretleri, yüksek oğullanm da kendisi gibi âlim ve velî olarak yetiştirdi. Abdullah, Selim ve Mustafa adla- nndaki oğullanmn üçü de, yüksek âlim ve Mevlânâ Hâlid hazretlerinin sevenlerinden idiler. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazret
leri, yüksek halîfesi Yahyâ Mezûrî ile mektuplaşırlar, ona nasihatlerde bulunurlardı. Bu mektuplanndan birinde buyurdular ki: “Her türlü hamd, sonsuz ni’metler sâhibi olan Allahü teâlâya mahsustur. Peygamberlerinin en yücesi olan ve hiçbirinin uğramadığı eziyetlere uğrayan, Hz. Muhammed’e (s.a.v.) ve O’ nun yüce Âl, Eshâb, Ezvâa tâhire ve Ahbâbma salât ve selâm olsun. Muhterem efendim, senedim ve dayanağım, Allahü teâlâmn yolunu neşreden derin âlim Molla Yahyâ’nın ihsân ederek gönderdiği mektup ile şereflendik. Cenâb-ı Hak, karşılığında bereketli sevâblar ihsân eylesin. Mektubunuzu okuduk, tam bir ihlâs ve hasretle yazıldığını mübârek hâl ve güzel ahlâkınızı yansıttığım gördük. Berâbe- rinde, mâlum şeyhin mektubu da geldi. Kerîm ve raûf olan Rabbimiz teâlâ hazretleri ona hüsn-i hâtime ihsân eylesin!
Bu vesîle ile sizlere asıl vasiyetimi bildiriyorum: Uzun zamandır bu diyârda unutulmuş gibi olan tarîkat-i aliyye’yi öğretmekte ve yaymakta tâkatiniz miktânnca çalışınız. Müslümanlann bu yola girmeleri ve uyma- lan için, anlayacaklan deliller ile onlan aydınlatıp teşvik ediniz. Şurası kesin olarak anlaşılmıştır ki, büyüklerimizin gönlünde yer tutabilmeleri mübârek Islâm bilgilerini ya’nî Ehl-i sünnet i’tikâdını ve fıkıh, ilmihâl bilgilerini yâymalan ve bu yolda çalışanlara destek olmalan mikdânncadır. işittiğimize göre vaktiyle Imâdiye şehrinin çoğu köylerinde cemâat ile namaz kılınmak ve zikr-i İlâhî yapılmakla ma’mûr mescidler varmış. Fakat acabâ şimdi vaziyet nedir? Belki bu ma’mûrluk kalkmış, camiler garîb kalmıştır. Artık bu mescidlere gidip gelen kalmamıştır! Bizleri seven Ziver Paşa’ ya bizim adımıza, câmileri bu garîblik- ten kurtarmaya çalışm asını söylerseniz, pek büyük bir ecre, sevâba kavuşursunuz. Nitekim, Ebû Hüreyre’ nin (r.a.) bildirdiği hadîs-i şerîfde; “ Ümmetimin fesada uğradığı zamanda, bir sünnetimi öğretene yüz şehîd sevâbı v e r ilir ” buyurulmuştur.

Çocuklannız ve husûsiyle gözümün bebeği çok sevdiğim Molla Muhammecî Emin için şöyle duâ ediyorum“Yâ Rabbî! Sen onlan ebedî saadete kavuşanlardan eyle! Kıyâmet günü peygamberlerinin (a.s.) ve evliyânın sancağı altında haşr eyle!” Âmîn! Bu mübârek yolda gösterilen tâat ibâdet, zikir ve hizmetlere sımsıkı sarılıpp devâm ediniz. Çünkü bunlar kalb ve rûh hastalıklarını tedâvi edecek hakîki ilâçtır. Bunu ancak kalb ve rûh mütehassısı olan Allah adamları va’nî veliler görürler, bilir ve bildirirler.Allahü teâlânın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerinizde olsun.”

Kategoriler
ALLAH DOSTLARI

VENAİ (Ali bin Abdülber)

VENAİ (Ali bin Abdülber): Şâfiî mezhebi fikıh âlimlerinden. İsmi, Ali bin Abdülber bin Ali el-Hüseynî el- Venâî olup, künyesi Ebü’l-Hasen’dir. 1170 (m. 1756) senesinde Mısır’ın Venâ köyünde doğdu. 1212 (m. 1797) senesinde Medîne-i münevverede vefât etti. Venâî, tahsilini Mısırda yaptı. Zamâmn büyük âlimlerinden olan Şemsüddîn Muhammed bin Ali Şin- vânî, Seyyid Muhammed Murtazâ ve başkalarından ilim öğrendi. Muhammed Murtazâ’dan hadîs ilmini öğrenip icâzet aldı. Hocası onu çok sever ve çok üstün tutardı. Ona i’timâdı son derece idi öyle ki, “îhyânın şerhini yaptığında ona verip; “Münâsib gördüğün yerleri bırakabilir, münâsib görmediğin yerleri çıkarabilirsin” buyurdu. Venâî, hac için 1203 (m. 1788) senesinde Mekke-i mükerremeye gitti. Üç sene orada ikâmet etti. Otuz senede yaya- madığı ilmi, burada üç senede yaydı. Daha sonra Medîne-i münevvereye gitti. Resûlullahın kabr-i şerifini ziyâret edip Mısır’a döndü. Rü’yâsında Resûlullah (s.a.v.) onu Medîne-i münevvereye çağırdı ve orada vefât edeceğini buyurdu. Venâî bu emir ile sevinçle Medine’ye vardı. Vefatına kadar orada kaldı. Venâî, fikıh, hadîs ve diğer ilimlerde üstün bir dereceye yükseldi. Ferâiz ilminde emsalsizdi. Halve- tiyye yolunun edebini Ahmed Derdîrî’ den öğrenip icâzet (diploma) aldı. Şeyh Ömer Abdülkerîm bin Abdürresûl, onun hayâtına ve kerâmetlerine dâir bir eser yazdı. Venâî, çok ibâdet ve mücâhede eden, hâller ve kerâmetler sâhibi bir zât idi. Daha küçük iken kerâmetleri görüldü. Küçüklüğünde su dolu bir havuza düştü. Ailesine haber verilinceye kadar orada kaldı. Ana-baba ve yakınlan oraya koştuklannda, Venâî’yi havuzun zemininde oynarken buldular. Boğazına su kaçmamış ve hiç zarar görmemişti. Venâî, çok geceler rü’yâsmda Resûlullah! (s.a.v.) görürdü. Bir gece yine rü’yâsmda Resûlullahı (s.a.v.) gördü. Resûlullah (s.a.v.) mübârek şehâdet parmağını Venâî’nin ağzına koyup hareket ettirdi ve geceleyin; “Lâ ilâhe illallâhü vallâhü ekber Allahü ekber” duâsım okumasını tenbih buyurdu.

Onsekiz yaşında iken kitap yazmaya başlayan Venâî, çeşitli ilimlere dâir birçok eser yazdı. Eserlerinden bazılan şunlardır

1- Tuhfet-ül-efkâr,

2- Delîl-üs-sâlik ilâ melik-il-memâlik,

3- Necât-tir-Rûh,

4- El-Kelimât>ül~Celiyye fî beyân-il-murâd minel Ecrûmiyye,

5- Füyûd-ül-Melik^id-dâim (ferâize dâirdir),

6- Mevrid-üz-Zam’ân (mevlid),

7- Şerhu salevât-i D erdîrî,

8 – Umdet-til-ebrâr fî ahkâm-il-hac vel-i’timâr,

9- El-Meneh-ul-ilâhiyye.

Kategoriler
ALLAH DOSTLARI

TURŞUCU-ZÂDE AHMED MUHTAR EFEHDİ:

TURŞUCU-ZÂDE AHMED MUHTAR EFEHDİ: Son devir Osmanlı âlimlerinden. Yüzonikinci Osmanlı şeyhülislâmıdır. İsmi Ahmed Muhtar olup, Safranbolulu Behâüddîn Efendi’ nin torununun oğlu, Hâcı Muhtar Efendi’nin torunu, Turşucular kethü- dâsı Îbrâhim Ağa’nın oğludur. Turşucu-zâde diye bilinir. 1238 (m.1822) senesinde İstanbul’da doğdu. 1292 (m, 1875)senesinde İstanbul’da vefât etti. Karacaahmed kabristanında, babasının kabri yanına defnedildi. Çocukluğundan i’tibâren ilim tahsîline yöneldi, ilk tahsilini babasından gördükten sonra, Filibeli Halil Fevzi Efendi’nin hizmetinde bulunup, ondan birçok ilimleri öğrendi ve icâzet aldı. Açılan ruûs (diploma) imtihanım kazanarak müderris oldu. Arabça ve Farsça dillerini çok iyi bilirdi. 1266 (m, 1849)senesinde ilk olarak “Hâriç” rütbesiyle Selâse-i Lütfî Paşa Medresesi’ ne müderris ta’yin edildi. Başka medreselerde de müderrislik yaparak pekçok talebe yetiştirdi. Zamâmn âlimleri arasında önemli bir mevkîye sâhib oldu. 1281 (m. 1864) senesinde İstanbul Mahkemesi başnâibi” ve “Mahfel-i Şeriat” vazifelerinde bulundu. O sıralarda yeni kurulan Mülkiye Mektebi (Siyâsal Bilgiler Fakültesi) fıkıh müderrisliğine ta’yin edildi. Burada bir sene kadar ders okuttuktan sonra, 1282 (m. 1865) senesinde mahreç mev- leviyeti rütbesiyle Dâr-ı Şûrâ-i Askerî müftîliğine ve Şer’iye Hâkimleri Seçim
Meclisi üyeliğine getirildi. 1283 (m. 1866) senesinde Mekke-i mükerreme pâyesiyle taltif edildi. 1284 (m. 1867) senesinde Galata kadılığına getirildi ve İstanbul pâyesi verildi. O sırada veliahd olan Şehzâde Yûsuf îzzeddîn Efendi’ye üç sene hocalık yaptı. 1285 (m. 1868) senesinde “Dîvân-ı Ahkâm-ı Adliye” üyeliğine, 1288 (m. 1871) senesinde ikinci defâ Dâr-ı Şûrâ-i Askerî müftîliğine getirildi. 1289 (m. 1872) senesinde Mir Ahmed Muhtar Efendi’ nin vazifeden ayrılmasıyla boşalan şeyhülislâmlık makâmına yükseltildi. Bu makamda, bir yıl yedi ay yirmi gün kaldıktan sonra, 1291 (m. 1874) senesinde vazifeden aynldı. Kendi evine çekilip, Allahü teâlâya ibâdet etmek|e meşgûl olduğu sırada vefât etti. Turşucu-zâde Ahmed Muhtar Efendi, fikıh ilminde ihtisas sâhibi ve Islâm dîninin emirlerine sıkı bağlı olup, yasaklanndan şiddetle kaçı-. nırdı. Vazifesinde adâlet ve doğruluktan ayrılmazdı. Bu yüzden herkes tarafından sevilirdi. Tevâzu sâhibi olup, İstanbul’un bir yakasından diğerine, şeyhülislâmlık makâmına tahsis edilen kayıkla değil de, halkın geçtiği vapurla geçerdi. Haksızlığa tahammül edemez, hak bildiğini söylemekten çekinmezdi. “Murassai Osmânî” ve “Mecîdî” nişanlarına (madalyalarına) sâhip idi. Kaynaklarda eseriyle ilgili bilgiye rastlanmamıştır.

Kategoriler
ALLAH DOSTLARI

TERZİ BABA:

TERZİ BABA: Anadolu’da yetişen evliyâmn büyüklerinden, ismi Muhammed Vehbî’dir. Hayyât Vehbî diye meşhûrdur. 1195 (m. 1780) senesinde doğdu. Osmanlı Müellifleri, Sefînet-ül-evliyâ, Esmâ-ül-müellifîn adlı eserlerde Erzurum’da, diğer ba’zı eserlerde ise, Erzincan’da doğduğu yazılıdır. 1264 (m. 1847) senesinde Erzincan’da vefât etti. Dergâhının olduğu yere defnedildi. Bugün burası Terzi Baba mezârlığı diye amlmakta, mezârlığın ortasında türbesi bulunmaktadır. Terzi Baba temel din bilgilerini tah- sîl ettikten sonra, anne ve babasımn isteği üzerine, bir san’at sâhibi olmak için terzilik öğrenmeğe başladı. Terzi Baba diye meşhûr olması buradan gelmektedir. Dünyâya hiç rağbeti yoktu. Âhırete meyli çok fazla idi. Mesleği ile meşgûl olurken, ibâdeti terketmez, nefsinin arzû ve isteklerini yapmama husûsunda a’zamî gayret gösterirdi. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’nin (r.aleyh) halîfelerinden ErzincanlI Şeyh Abdullah Mekkî Efendi ile görüştü ve ona talebe oldu. Bundan sonra Terzi Baba’ nin ma’nevî mertebesi günden güne ilerledi. Nefsle mücâdele ve riyâzette çok ileri derecelere ulaştı. Abdullah Mekkî Efendi, ona icâzet verdi. Abdullah Mekkî Efendi ile tanışmalan şöyle oldu: Terzi Baba, hem dikiş diker hem de dili ve kalbi ile Allahü teâlâyı anardı. Dükkâmnda dikiş dikerken,her iğneyi kumaşa geçirip çıkarışta dili ve kalbi ile Allahü teâlâmn ism-i şerifini söylerdi. Halîm selîm, müte- vâzî bir zât idi. Kimsenin hâlini bilmesini istemezdi. Fakirleri çok sever ve bu sevgisini açıkça belli ederdi. Birgün Erzincan’a seyyah fakirlerden birisi geldi. Üzerindeki palto çok eski olduğu gibi, ele alınmayacak kadar kirli idi. Bu zât paltosunu diktirmek için şehirdeki temleri tek tek gezdi. Fakat mürâcaat ettiği bütün terziler onun elbisesini dikmek değil, el sürmekten bile çekindiler. Terziler o fakir zâta alay yollu; “Şurada Terzi Baba var. Ona götür, o diker” dediler. Zavallı fakir zât, Terzi Baba’yı buldu, istediğini anlattı. Terzi Baha’dan, red yerine hüsn-ü kabûl gördü. Terzi Baba ona; “Paltonu bırak, inşâallah yanna hazırlarım” dedi. Terzi Baba paltoyu alıp, güzelce yıkadı, kuruttu ve dikti. Ertesi gün o fakire elbisesini teslim etti. Bütün bu yaptıklarının karşılığında ücret dahî almadı. O fakir zât paltosunu temizlenmiş, dikilmiş görünce çok memnun oldu. Terzi Baba’ ya nazar edip, Allahü teâlâmn sevdiklerinin sohbetine kavuşması için kalben duâ etti. Bu günlerde Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri, halîfelerinden Abdullah Mekld Efendiyi Anadolu’ya göndermişti. Abdullah Mekkî Efendi, Erzurum’a uğramış, sonra Erzincan taraflarına yönelmişti. Erzincan’a yaklaşınca, yanındaki arkadaşlarına; “Mevlânâ Hâlid’in (r. aleyh) bize ta’rîf eylediği memleket, Allah bilir ya burasıdır. Burada bir zâtın bizde emâneti vardır” demişti. Abdullah Mekkî Efendi, Erzincan’ı şereflendirince, insanlar akın akın ziyâretine geldiler. Gelenler arasında Terzi Baba da vardı. Abdullah Mekkî Efendi, ilk defâ gördüğü Terzi Baba içeri girince ayağa kalktı. Da’vet edip yanında yer verdi. Hiç kimseye yapmadığı iltifatı Terzi Baba’ya yaptı. “Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinden bizde bir emânet var. O emânete seni müstehak gördüm. Bu emânet sana çok menfaatler sağlar. Kabûl edersen sana teslim edeyim” dedi. Terzi Baba da; “Siz bilirsiniz efendim, maddî menfaatse; dünyâ için Allah demem” cevâbını verdi. Abdullah Mekkî Efendi bu cevâbı alınca; “Oğlum, sen bulacağını buldun. Teslim edeceğim emânet seni dünyâ sevgisinden kurtarmaktan başka birşey değildi” buyurarak, Terzi Baba’ya himmetle nazar edip, emâneti tevdî etti. Şâh-ı Nakşibend Behâeddîn-i Buhârî hazretlerinin yolunda terbiye edip, kemâle ermesine vesîle oldu. Terzi Baba’ya hilâfet verip, Allahü teâlâmn kullanna, Allahü teâlâmn dînini öğretmek ve ma’rifetullaha kavuşturmak vazifelerini verdi. Bunun üzerine, Terzi Baha’nın hâli derhal değişti. Ma’ nevî feyzler deryâsma daldı. Bu hâdiselerden sonra, Terzi Baba’mn yüksek derecesi halk arasında duyulup, yayıldı. Herkes istifâde etmek için ona geldi. Zamanla Terzi Baba’ya bağlanan talebelerin sayısı günden güne artta. Bu hâli çekemeyen kimseler, onun hakkında dedikodu etmeye başladılar. “Ümmî bir câhilin başına bu kadar insan toplanmış” diyorlardı. Hattâ ilimden biraz nasibi olanlar da, bu gibi sözleri söylemeye başlamıştı. Bunun üzerine beldenin müftîsi, Terzi Baba’yı imtihân için da’vet etti. Maksadı ise, Terzi Baba sorulan suâllere cevap veremeyince, cehâletini anlayıp, insanları irşâd da’vâsmdan vazgeçmesini te’min etmek idi. Terzi Baba, müfü efendinin da’vetini kabûl edip gitti. Orada büyük bir ilim meclisinin toplanmış olduğunu gördü. Müftî efendiye kendisini niçin da’vet ettiğini sorduğunda, müftî efendi ona; “Biz seni imtihan için da’vet ettik. Hakkınızda birçok dedikodu yapılıyor. Buna son vermek lâzım geldi. Biz size ba’zı suâl- ler soracağız. Siz de cevap vereceksiniz” dedi. Sonra Sıfat-ı sübû- tiyyenin kaç tâne olduğunu ve daha başka suâlleri sordu. Terzi Baba büyük bir hakikati ortaya çıkarmak için; “Allahü teâlânın, bu şehirde yaşayanlara göre yedi, diğer beldelere göre sekiz tâne sıfat-ı subûtiyyesi vardır. Bu beldeye göre Allahü teâlânın Subûtî sıfatlan şunlardır: îlim, Semi’, Basar, irâde, Hayât, Kelâm ve Tekvin. Bu şehre göre Allahü teâlâmn Kudret sıfatı yoktur. Çünkü bu şehir insanlan Allahü teâlâmn Kudret sıfatım inkar etmektedirler. Eğer bu şehrin insanlan Allahü teâlâmn Kudret sıfatına inan- salardı, Allahü teâlâ bir ümmî kulunda, insanlara doğru yolu gösterme kâbiliyetini yaratmaya kâdir- dir, derlerdi” cevâbım verir vermez,orada bulunanlar, Terzi Baba’mn ilm-i ledünnîye sâhip, kâmil bir zât olduğuna kanâat getirip, hemen ellerine kapanarak af dilediler. Ona gereken ikrâm ve hürmeti gösterdiler. Terzi Baba’mn yetiştirdiği talebeler arasında en meşhûrlan; Hâfiz Rüşdü Efendi, Hâa Mustafa Fehmi, Leblebici Baha’dır. Terzi Baba, İlâhî aşk ile dolu âdetâ ikinci bir Yûnus Emre’dir. Tasavvufun hakikatlerine dâir, “Miftâh-ul-kenz” isminde manzum eseri çok meşhûrdur. Terzi Baba hakkında yazılan “Şevkistan” adlı eserde kerâmet ve hâlleri uzun anlatılmaktadır.

Miftâh-ül-kenz adlı eserden ba’zı bölümler:

Fakat her âşıkm var bir beyânı,

Ki gücü yettikçe söyler ânı.
Kimi manzum, kimi mensur buyurdu,

İçinin sımnı halka duyurdu.
Kimi söyler Arabca hem maksadın,

Kimi Fâris kimi Türkçe kelâmın.
Bu bende iktidânm yok Arabca,

Lisân-ı Türkî ile dedim acabce.
Zelillerden hakirim halk içinde,

Kalillerden ekallem (azım) dehr içinde.
Bu âsî, âsîlikte yok benzerim,

Za’îf bîçârelikte yok rakibim.
Ne ilmim var, Şerî’den edem sözler,

Ne zühdüm var, tarîkda edem fiiller.
Hakikatte hâlim yok yola gidem,

Bu âsî de düşündüm, ben de nidem.
İlâhî taklidimiz eyle tahkik,

Ki zîrâ senden olur kula tevfik.
Nedir tevfîki Allahın kuluna,

Hidâyet etmesidir hak yoluna.
Eğer Allah kılarsa ger inâyet,

Verir kullanna türlü hidâyet.

***     ***
Yine hayyât-ı Vehbî gel beyân et,

Kulun düşmanlanm sen âyân et.
Ona göre edelim buğd-ı fillah,

Dahî kime edelim hubb-i fillah

Bu insanın ulu düşmanı dörttür,

Ona kim ki karşı olsa merttür.
Halas oldunsa bu dört şeyden ey cân,

Vücûdunda olursun gizli sultân.
Düşmanmızdır diye buyurdu Allah,

Size düşman bilin bun lan her gâh.
Biri nefis, biri şeytandır onun,

Kötü yâran, birisi dünyâ onun.
Büyük düşmandır emmâre nefsin,

Muhalif ol, îrişe ona kahrin.
Sözün tutma çalış ki ola teskin,

Ya kati edip bulasın sen de temkin.
Bu şeytana idem dersen adâvet,

Çalış, zikr et dahî hem istikâmet.
Kötü yârene olma hiç mukârin,

Düşmanlık edecektir sana yânn.
İyilerle konuş dâim yakın ol,

Pak edip kalbini dâim selîm ol.
Selîm olup eğer kâmil olursan,

Nice yüzbin kötüyle konuşursan.
Zarar vermez bu kâmile konuşmak,

Nasihat edip kötüyü yola almak.
Düşmandır cümleye bu hubb-i dünyâ,

Nice âdemler eder ömrün ifnâ.
Bu dünyâya Hüdâ da etti hışmı,

Onu sever mi kimse olsa fehmi?
Eğer kullukta dâim olsa birkes,

Ona hâdim olur dünyâ ve herkes.
Verir dünyâ meşakkat kim severse,

Onu cem’ etmeğe kim çakşırsa.
Hadîsinde buyurdu Fahr i âlem,

Haber verdi onu Eshâb-ı ekrem.
Sinek kanadına değeydi dünyâ,

îçirmezdi suyu küffâre Mevlâ.
îki aç kurt girerse eğer sürüye,

Kırar cümlesini koymaz geriye.
Bunlardan çoktur dîne zarân,

Bu dünyâ makâmm sevmek bil ânı.

Hadîs-i kudsîde buyurdu Mevlâ;

“İki sevgi birikmez kalbde asla”

İkisi cem’ olup durmazlar aslâ,

Onlardır hubb-i dünyâ, hubbi-Mevlâ.
Nitekim su ile ateş yığılmaz,

İkisi bir çanakta cem’ olunmaz.
İlâhî cümlemizi eyle gufrân,

Hayırlı mal verip sen eyle ihsân.
Dahî kalbimiz pâk et sivâdan,

Halâs et cümlemiz şirk-ü riyâdan.
İbâdette bizi sen eyle kâim,

Muhabbet edelim zâtına dâim.

îmân
Hidâyettir bize îmân ezelden,

Onu hıfzeyleye Allah kederden.
Ne noksan olur îmân ne ziyâde,

Edip ikrâr-ı tasdîk altı şeyde.
Ve lâkin var za’îfiyle kavîsi,

Olur tasdîka göre her birisi.
Eğer tasdîk olursa kalbde her ân,

Kavî olur onun îmâm ey cân.
Dahî doğru söyler dilde kelâmın,

Ona kim sorsa söyler ol merâmın.
Yalan ile îmân cem* olmaz aslâ,

Birikmez ikisi bir kalbde kellâ.
Hidâyettir kuluna evvel îmân,

Onun hıfz olmasına eyle idmân.
Dahî çok ver salât ve selâmı,

Habîbi üstüne olsun müdâmı.

Mezhepler
Kim etti müctehidler ictihâdı,

Tashîh etti kamûsu i’tikâdı.
Bizim bu i’tikâdda bildiğimiz,

Ebû Mansûr’dur ser mezhebimiz.
İmâm-ı a’zam oldu hem amelde,

Başta gelen imâmlardan ilimde.
Bu ikisidir ser (baş) mezhebimiz,

Amelde i’tikâdda uyduğumuz.
Bu dört mezheblerin cümlesi haktır,

İmâm-ı a’zamın ki hem ehaktır.

Kimi derviş olup gezerdi seyyâh,

Kimi Arab, kimisi dahî fellâh.
Kimi gâfil olup dünyâyı sevdi,

Kimi âbid olup ukbâyı sevdi.
Kimi zâkir olup severdi Mevlâ,

Olupdur şanları gâyede a’lâ.
Bu mahlûkda nice hikmetleri vâr,

Sakın evsâne olup etme inkâr.
Suâl olmaz Hüdânm hikmetinden,

Kime dilerse verir kudretinden.
Eğer bir zerre denlû olsa hayvân,

Ona kudret verip eylerse ihsân.
Bu mahîûkı onunla korkutur Ol,

Kim ondan kudretin izhâr eder Ol.
Sakın bir kimseye hor bakma zinhâr,

Hüdânm kudretini etme inkâr.
Hüdâ kâdir diye ikrâr edersin,

Onun bunun işine karışırsın.
Hüdâ âşıkları dahi eylemezler,

Kulun ayıbını dâim gözlemezler.
Ararsan aybı eğer, nefsinde ara,

Deme bir kimseye, şu kul âvâre.
Eğer sen has kul oldunsa duâ et,

Anın has olmasına sen ricâ et.
Ricân geçmezse gel Hakka yorulma,

Onun bunun üzerine kurulma.
Ki zîrâ herkesin bir hasleti var,

Hüdâ indinde makbûl bir işi var.
Velâkin sâilin var bir suâli,

Nedir bu emr-i ma’rûf söyle hâli?
Dahî bu nehy-i münkeri nidelim,

Bunlan cümle biz, terk mi edelim?
Cevâbın da işit bu âsilerden,

Diyelim biz kelâmı safilerden.
Eğer Şâh verse oğlun bir kuluna,

Bunu hıfz et ki terbiye oluna.
O kula lâzım olan bunda nedir?

O’na ta’zimle dâim terbiyedir.
Eğer tenbîh ederse dahî ol Şâh,

Onu tekdir edüp çaldır her gâh.

Yine lâzımdır kim ede hürmet,

Onu terbiyesinde ede minnet.
Bu temsil üzere eğer oldunsa âmil,

Olursun sen tarîkde dahî kâmil.
Hüdânm kullanna ta’zim ey’le,

Gücün yettikçe Hakkı tefhim eyle.
Bu kullara mülâyim söyle nush et,

Kahûlünü Hüdâdan sen ricâ et,
Kulun sa’yı Hüdânm tevfîkî ile,

Sözün te’sir eder bu ikisi ile.

Kelâmında buyurdu yüce Allah,

Hitâb etti Habîbine kim ol Şâh.
“Habîbim sevdiğine sen hidâyet,

Edemezsin eğer olmazsa inâyet.
Velâkin dilediğin, Hak teâlâ,

Hidâyetler kıluben eder âlâ”
Bu kullar sarf ederlerse irâde,

Hidâyet buluben erer murâda.
Geri avdet edelim bahsimize,

Bu kudretten diyelim yine size.
Hüdâ herşeye kâdirdir deyince,

Kemâl-i kudretin ikrâr edince.
Zuhûr etse eğer bir kulda hâli,

Birine cüz’ice verse kemâli.
Gece gündüz O’nu inkâr ederiz,

O’nun dâim hilâfına gideriz.
Hüdâ kâdir ki bir ednâ kulunu,

Edip ihsân, açık ede yolunu.
Onu cezb eyleye fazlından Allah,

Dahi bâtında sultan ede ol Şâh.
Ledünnî ilmini ede inâyet,

Onun ilmine olmaya nihâyet.
Verip Kur’ân ile hadîse ma’nâ,

Murâdullah ne ise ola esnâ.
Tecellî eyleye Sem’inden Allah,

îşittire kelâmın ona her gâh.
Basîrinden vere kula basâr hem,

Cemâlini göstere ona dahî hem.
îrâdetten vere ona irâde,

Inâyetle erişe her murâda.
Ona kudret verip hem ede imdâd,

Nice ytizbin kulun ettire irşâd.
Kemâli kudretinden etse izhâr,

O’nu lâyık mı biz edek inkâr.
O câhildir ilimsiz bu iş olmaz,

izin yoktur izinsiz mürşîd olmaz.
Hüdâ ârifleri câhil olur mu?

Hak irşâd eylese izin alır mı?
Hüdânın kudretin evvelce ikrâr,

Edelim dahî tasdîk cümle yekbâr.
Eğer bir kulda izhâr etse olmaz,

Olur ammâ velâkin şunda olmaz.
Bunu böyle eğer der ise bir kul,

Olur mu kudret de îmânı makbûl?
Gel imdi cümlemiz insâf edelim,

Kime Hak verse tasdîk eyleyelim.
Velâkin sâilin var bir suâli,

Eder kim gösterüpdür hâli?
Hüdâmn âdeti olmuş mu câri,

Kim ede mürşidi ol Zât-ı Bâri.
O’nun şimdi cevâbına kulak ver,

Bu âsi ol suâle ne cevap der.
Hüdâmn nice yüzbin hikmeti var,

Kimin etti, kiminde ede izhâr.
Diyelim mi kim izhâr etse hikmet?

Bu olmaz câri olmamışdır âdet.
Nicesin etti mürşîd gâr içinde,

Nicesin dahî kuyular içinde.
Hüdânın hikmeti çoktur cihânda,

Nice yüzbinin izhâr eder onda.
Edip teslim Hüdâmn hikmetini,

Gözet herkesde Hakkın kudretini.
Sakın deme şu câhildir, şu hordur,

Şu bilmez, şu işitmez, şu da kördür.
Ki her kimi görürsen sen Hızır bil,

Gözetle her geceyi sen Kadir bil.
Nice yüzbin cihân ol dese olur,

Kamûsına dahî ol yeri bulur. ,
Geri yok ol dese cümlesine Hak,

Fenâ olup Hüdâ kalırdı ancak.
Gözetle dâimâ Haklan murâdın

Murâdında bulursun sen murâdın.

Habîbine salât ile selâmın,

Oku kim sen şefâat ede yârın.

İlim
Gel ey Vehbî ilim nedir beyân et,

Murâd nedir ilimden sen âyân et.
İlimden çok kelâmlar söylemişler,

Ki her biri şekerler çiğnemişler.

Bu âsî de diyem bir nebze bende,

Şekerler çiğneyelüm biz bu fende.
Sığındım Hâhka dedim ki; ey Şâh!

Günâhım af edip sen eyle âgâh!
Lügatte pes ilm bilmeğe dirler,

Gerek kesbi gerek Vehbî’ye dirler.
İlim ikidürür dir ehl-i bâtın,

Birisi ilm-i zâhir, biri bâtın.
İkisi birbirinedür muvâfık,

Onu tatbîk eder her kim ki ayık.

Duâ Bahsi
Kabûl etsin Hudâ dirsen duâmı,

Duâda it salât ile selâmı.
Duânın pes kabûlüne sebepdir,

Salât itmek duâda pek edebdir.
Velâkin şüpheli lokmada sûz var,

Bu âsî söyleyem ki anda ne var.
Buyurdular “Eğer bir kul taâmdan,

Yese bir lokma şüpheli taâmdan.
Ânın kırk gün kabûl olmaz duûsı”,

Velâkin söyleyip şaşırtma nâsı.
Ki zîrâ kam şimdi bu zamânda,

Helal az kaldı şimdi bu cihânda.
Buna ne diyelim şimdi işitgil,

Meğerki idelim cüz’îce te’vîl.
Ânın te’vîlidir Allahü âlem,

İhfâfedir bu kullan dahî hem.
Eğer ma’nâ hakîkat olsa idi,

Duâ şimdi kabûl hiç olmaz idi.
Velâkin Hak kelâmında buyurdu,

Duâmıza icâbetin duyurdu.

Veya nefsinde geçmezse duâsı,

Geçer kardeşi hakkında recâsı.
Duâdan ön helâllaşmak gerekir,

Duâ makbûltine bu da sebepdir.
Kamûya âhıret haklan helâl et,

Ki ehlullah yoluna sen dahî git.
Birine bin verir Allah sevâbı,

Verir fazlından anla sen cevâbı.

Ki zîrâ âhıret haklan çoktur,

Hukûku olmayanlar şimdi yoktur.
Helâl edince mercûdur Hüdâdan,

Kamûsun afv ede Allah atâdan.
Ki zîrâ güçdürür kul hakkı gâyet,

Kıyâmette oluser çok adâvet.
Kaçar, kişi o günde kardeşinden,

Dahî ana ile hem yoldaşından.
Kaçar, baba ile hem zevcesinden,

Kamu ahbâbiyle hem de ibin’den.
Ki bir dank yerine hem alırlar,

Nice yüzbin sevâb ana verirler.
Alurlar altı yüz rek’at sevâbın,.

Verir dank yerine bil cevâbın.
Bu dank altıda birdir dirhemde,

Ki zîrâ yok nihâyet hiç keremde.
Bunlardan da eşeddür hakk-ı küffâr,

Kamûmuz hıfz ide ol zât-ı Gaffâr.
Helâllaşmak amnçün oldu elzem,

Duânın pes kabûlüne sebep hem.
Eğer Hak râzı olsa bir kulundan,

Eder hasmın ırzâ hem fazlından.
Teveccüh kıl Hüdâya cân-ü dilden,

Habîbini şefi’ kıl sen gönülden.
Eşeddür dahî hayvan hakkı sen bil,

Eziyyet etmeden ana hazer kıl.
Çalış burda iken et hasmı irzâ,

Inâyetten meğer afv ede Mevlâ.

Helâllaşmak amnçün oldu elzem,

Duânın pes kabûlüne sebep hem.
Eğer Hak râzı olsa bir kulundan,

Eder hasmın ırzâ hem fazlından.
Teveccüh kıl Hüdâya cân-ü dilden,

Habîbini şefi’ kıl sen gönülden.

260

Kategoriler
ALLAH DOSTLARI

TAHTÂVİ (Seyyid Ahmed bin Muhammed)

TAHTÂVİ (Seyyid Ahmed bin Muhammed): Hanefî mezhebi fıkıh âlimi. İsmi, Ahmed bin Muhammed bin îsmâil Tahtâvî’dir. Seyyid Muhammed Tokâdî’nin Boyundandır. Mısır’da Sa’îd-i Ednâ yakınındaki Tahtâ nâhiyesinde doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. 1231 (m. 1816)senesi Receb-i şerîf ayının onbe- şinde Cum’a gecesi Mısır’da vefât etti, önceden bizzat kazdırıp hazırlattığı Karâfe kabristanındaki Şeyh Ebî Ca’ fer Tahâvî kabri yakınındaki yere defnedildi. Babası Muhammed bin Îsmâil Efendi, Anadolu’dan Mısır’a gelmiş ve Sa’îd beldesi yakınındaki Tahtâ nâhi- yesine yerleşmişti. Orasını vatan edinip, sâliha ve şerife bir hanımla evlendi. Mes’ûd bir ömür sürdükten sonra, vefâtında geriye, îsmâil ve Ahmed isminde iki oğul ile bir kız çocuğu bıraktı. Bu çocuklardan Seyyid Ahmed, “Tahtâvî” diye meşhûr oldu. Seyyid Ahmed Tahtâvî, babasımn terbiye ve himâyesinde yetişip, küçük yaşta Kur’ân-ı kerimi ezberledi. 1181 (m. 1767) senesinde tahsîl için Kâhire’ ye gitti. Bir müddet nahv (gramer) okudu. Sonra Ezher Medresesi’ne girdi. Orada Şeyh Ahmed Hamâkî, Harîrî, Şeyh Mustafa Tâî, Şeyh Abdürrahmân Arişî ve başkalarından fikıh ilmini öğrendi, Arişî’nin derslerine devamla, Dürr-ül-Muhtâr isimli fikıh kitabının başından, Kitâb-ül-Büyû’ bahsine kadar okudu. Geri kalan bölümünü de Hasen Cebertî’nin yamnda tamamladı. Hasen Cebertî, talebelerinin arzusu ile, Dürr-ül-Muhtâr’m tamâmını okuttu. Bu esnâda Ahmed Tahtâvî de, diğer talebelerle birlikte Cebertî’nin evindeki derslerine devâm etti. Acâib-ül-âsâr müellifi Abdürrahmân Cebertî diyor ki: “Ahmet Tahtâvî ile birlikte babamın derslerine devâm eder, diğer talebeler dağıldıktan sonra ondan Nûr-ül-îzâh metnini okurduk. Ahmed Tahtâvî’nin mîzâa hoşuma gidiyordu. Gerek medresede gerek evimizde, ondan aynlmayıp, vakitlerimi onunla birlikte geçiriyordum. Yaş olarak aramızda pek fazla fark yoktu. Babam bu hâlimizi iyi bildiğinden, ba’ zan ondan ayn kaldığımda; “Sa’îdli arkadaşın nerede?” diye sorardı. Ahmed Tahtâvî ile birlikte çalışırdık. Zor gelen ve anlayamadığım mes’ eleleri bana açıklardı.”

Ahmed Tahtâvî, ilim öğrenmek içinçok çalıştı. Keskin bir zekâ ve kuvvetli bir hâfizası vardı. Fıkıh ilmi yamnda hadîs ilminde de üstün bir dereceye yükseldi. Şeyh Hasen Cüdâvî, Şeyh Muhammed Emîr, Şeyh Abdülalîm Feyyûmî’nin hadîs-i şerif derslerini dinledi ve kendilerinden icâzet (diploma) aldı. Ahmed Tahtâvî, Salîbe nâhiye- sinde ikâmet ederdi. Şeyhûniyye ve Sargatmışıyye medreselerinde ders verirdi. İlimdeki şöhreti her yere yayıldı. Oturduğu beldenin ileri gelenleri ve halk, onun etrâfinda pervâne oldular. O beldedeki insanlar, ona izzet ve ikrâmda kusur etmediler. Zamanla o yer, her bakımdan ma’mur bir hâle geldi. Şeyhûneteyn isimli iki medresenin vakıf başkanlığını yaptı. îlim yuvalanm ta’mir ve yemden yapma işin de büyük hizmetler gördü. Daha sonra çoluk-çocuğu ile birlikte Derb-ül- meydâ denilen nâhiyeye gidip oradaki mescidin meşrûtası olan Dâr-ül- Müleyhâ denilen eve yerleşti. Ahmed Tahtâvî, bu sırada hiç ara vermeden, Ezher Câmii’ndeki derslerine devâm etti. Dersleri büyük bir kalabalık tarafindan ta’kib edildi. Sonra Ezher yakınında Vidinli Ahmed Efendi’nin ta’mir ettirdiği Ayniyye Medresesi’nde ders okuttu. Hergün ikindi namazından sonra hadîs dersleri verirdi. Şeyh îbrâhim Hariri vefât edince, yerine Hanefi müftîliği makâmına ta’yin edildi. Ezher rektörü Şeyh Şinvânî’den makam cübbesini giydi. Alimler ve ileri gelenler, yapılan merâsimde hazır bulundular. Ahmed Tahtâvî, ömrünü ilim, ibâdet, talebe yetiştirmek ve eser yazmakla geçirdi. Seyyid Ahmed Tahtâvî eserlerinin muhtelif yerlerinde şöyle demektedir “Müslümanlann, birbiri ile karşılaştıktan zaman, müsâfeha etmeleri sünnetdir. Niteldm Süleymân Ebû Dâvûd Sicistânî’nin bildirdiği Hadîs-i şerîfde, Ebû Zer Gıfârî (r.a.) buyuruyor ki: “Resûlullah (s.a.v.) ile her karşılaş- dığımda, benimle müsâfeha ederdi.” Müsâfeha; iki kişinin, sağ elin avuç içleri birbirine yapıştınp, iki baş parmağın yanlanm birbirine değdirmesidir. Şimdi moda olan, parmaklan tutarak, avucuna koyarak yapılan tokalaşma, müsâfeha değildir. Sünnet olan ise, karşılaşınca, selâm söyleşirken, sağ el dört parmak içlerini, çıplak olarak (eldivensiz, örtüsüz, karşısındakinin sağ eli dışına baş parmağı tarafına) yapıştırmaktır. Baş parmakda bulunan damardan muhabbet yayılır. Müsâfeha ederken, birbirine muhabbet geçer.” “Bugün her müslümamn dört mez- hebden birinde bulunması vâcibdir. Dört mezhebden birinde bulunmayan kimse, Ehl-i sünnetten ayrılmış olur. Ehl-i sünnet olmayan da sapık veya îmânsız olur.”

“Misvâkın otuzdan çok fâidesi vardır. Birincisi, son nefeste îmân ile gitmeğe sebep olur. Erkeklerin, oruçsuz iken de, özürsüz sakız çiğnemeleri mekrûhdur. Kadınlar, misvâk yerine, orucsuz iken, sünnete niyet ederek sakız kullanmalıdır.” “Tutulmamış oruçların fidye vererek iskât edilmesi için nass vardır. Namaz, oruçtan daha mühim olduğundan, şer’î bir özür ile kılınamamış ve kazâ etmek istediği hâlde, ölüm hastalığına yakalanmış bir kimsenin, kazâ edemediği namazlan için de, oruçta yaptığı gibi iskât yapılması için, bütün âlimlerin sözbirliği vardır. Namazın iskâtı olmaz diyen kimse câhildir. Çünkü, mezheblerin sözbirliğine karşı gelmektedir. Hadîs-i şerîfde; “Bir kimse, başkası yerine oruç tutamaz ve namaz kılamaz. Fakat, onun orucu ve namazı için fakiri doyurur” buyuruldu.”

“Nezr yapmanın câiz olduğu âyet-i kerîmeden ve hadîs-i şerîfdeıı anlaşılmaktadır. Nezr yapmak, istenilen bir- şeyin hâsıl olmasına talik edilirse (bağlanırsa), şart etdiği şey hâsıl olunca, nezr etdiği şeyi yapmak lâzım olur. Hâsıl olmasım istemediği bir şeyi şart ederse istemediği şey hâsıl olunca, hac, oruç, sadaka, nâfile namaz gibi nezrlerini, isterse yapar. İstemezse, yapmayıp, yemîn keffâreti verir. Meselâ; “Ali ile konuşursam, Allah için yüz lira sadaka nezrim olsun” deyip, Ali ile konuşursa, isterse, sadakayı verir, isterse vermeyip, yemîn keffâreti verir. Fakat, zevcem boş olsun dedi ise, Ali ile konuşunca zevcesi boş olur. Yemîn keffâreti vermesi câiz olmaz. Şarta bağlı olan nezri, şart hâsıl olmadan önce yapmak câiz değildir. Meselâ, hastam iyi olursa, Allah için şu kadar sadaka vermek ve sevâ- bım Seyyid Ahmed Bedevi hazretlerine bağışlamak nezrim olsun deyip, hasta y iyi olmadan önce nezrini yapması câiz z olmaz. Hasta iyi olduktan sonra yapması lâzım olur. Şarta bağlı olan nezri yaparken de, yeri, fakirin şahsını ve fakirlerin adedlerini ve paranın cinsini de söylediği gibi yapmak lâzım değildir. Şarta mu’allak olan nezr, şart edilen şeye karşılık olarak yapılmamalıdır. Allahü teâlâya şükür olarak yapılmalıdır. Şükür secdesi yapmak gibidir.” “Başta ve gövdedeki yaraya konulan ilâcın, sıvı olsun, katı olsun, beyne ve hazm yoluna gitdiği bilinirse, oruç bozulur. İçeri gitdiği iyi bilinmezse, ilâç sıvı ise, İmâm-ı a’zam bozulur dedi. İki imâm ise, içeri gitdiği iyi bilinmeyince bozulmaz dedi. İçeri Bızdığı iyi bilinmeyen ilâç katı ise, üç imâm da, bozulmaz dedi.”

“ Sabah namazının farzından sonra, güneş doğuncaya kadar nâfile namaz kılmak, tahrîmen mekrûhtur. Sabah namazımn sünnetini önceden kılmamış ise, bunu kılmak da bu yasağın içindedir. Çünkü bu vakit, yalnız farz kılmak için aynlmışdır. Ya’nî farzdan sonra güneş doğuncaya kadar, namaz kılmayan, hep farz kılmış sayılmaktadır. Bu ise, sabah sünneti bile olsa, nâfile kılmakdan daha efdaldir. Fakat, bu zaman içinde kazâ kılmak mekrûh olmaz. Çünkü hükmen farz kılmış sayılmak, sünnetden efdaldir. Kazâ kılmak ise, hakîki farz kılmak olup, bundan daha çok efdaldir.” Tahtâvî’nin yazmış olduğu eserlerinden ba’zılan şunlardır 1- Hâşiye ale’d-Dürr-ül-Muhtâr şerhu Tenvîr-ul- ebsân Dört cild hâlindedir. Hâşiyeyi, Ayntablı Abdürrahîm Efendi, Arabî- den Türkçeye tercüme etmiş ve basılmıştır. 2- Hâşiye alâ Merâk-ıl-Felâh şerhu Nûr-ül-îzâh.

İslam
258

Kategoriler
ALLAH DOSTLARI

TAHA’İ HAKKÂRİ

TAHA’İ HAKKÂRİ: Osmanlılar zamâmnda Anadolu’da yaşayan evliyâmn en büyüklerinden. İnsanlan Hakka da’vet eden, onlara doğru yolu gösterip hakîkî saâdete kavuşturan ve kendilerine “Silsile-i aliyye” denilen büyük âlim ve velîlerin otuzbirincisi- dir. Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin on birinci torunudur. Ya’nî Peygamber efendimizin (s.a.v.) soyundan olup, seyyiddir. Hâlid-i Bağdâdî’nin talebelerinin büyüklerindendir. Rûh bilgilerinin mütehassısı, Rabbânî ilimlerin hazînesidir. Mevlânâ Hâlid’in talebesi olan Seyyid Abdullah’ın kardeşi Molla Ahmed’in oğludur. Lakabı; Şihâbüddîn, İmâdüddîn ve Kutb-ül irşâd vel-medâr’dır. Hocası tarafından Şemdinân’da Nehri kasabasında ders vermeğe me’mûr edildi. Bütün Islâm âlimleri gibi, gecelerini gündüzlerine katarak Islâmın güzel ahlâkım yaymış, herkesi iyilik yapmağa teşvik eylemiştir. 1269 (m. 1853) senesinde Nehri’de vefât eyledi. Seyyid Tâhâ, çocukluğundan i’ti– bâren büyük bir istidâd, vekar ve heybet sâhibi idi. Onu her gören ilerde pek büyük bir zât olacağım söylerdi. Küçük yaşta Kur’ân-ı kerîmi hatmetti ve ezberledi. Sonra ilim tahsîline başladı. Süleymâniye, Kerkük, Irak, Erbîl, Bağdat gibi ilim merkezlerine giderek şöhretli âlimlerden; tefsîr, hadîs, filah gibi zâhirî ilimleri, zamâmn fen veede- biyât bilgilerini öğrendi. Seyyid Tâhâ, daha ilim talebesi iken, birgün Bağdat’a yakın bir yerde, çok küçük bir akarsudan abdest alıyordu. Arkadaşları; “Bu su çok azdır, bununla abdest olmaz” deyince; “Bu, mâ-i câridir, ya’nî akar sudur. Dînimizde bununla abdeste izin vardır. Siz ilim talebesisiniz, bunlan bilirsiniz. Sonra bu suda balık bile yaşar” buyurdu ve elini orada biriken su birikintisine sokup çıkardı. Arkadaşlarına uzatarak; “Bakın bu suda kocaman balıklar yaşamaktadır” deyip elindeki balığı gösterdi. Bu büyük kerâmeti gören arkadaşları; “Bundan sonra sen ne yaparsan yap, bir daha sana i’tirâz etmiyeceğiz” dediler. Onüçüncü asnn kutbu olan Mevlânâ Hâlid, Hindistan’a giderek, Gulâm Ali Abdullah Dehlevî’nin huzûru ile şereflenip, lâyık ve müste- hak olduklan fazîlet ve kemâlâü aldı. Sonra, Allahü teâlânın kullanna doğru yolu gösterip Hakka kavuşturmak için vatanına döndü. Her taraf, Mevlânâ’mn kalbinden saçılan nûrlar ile aydınlanmağa başladı. Bu sırada arkadaşı olan Seyyid Abdullah da,
Süleymâniye’de bulunan Mevlânâ’yı ziyârete gitti. Onun da sohbetinde bulunarak, kemâle geldi ve halîfe-i ekmeli ya’nî en olgun halîfesi oldu. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’ye, birâderi oğlu Seyyid Tâhâ’nın, hârikulâde ve yüksek istidâdım anlattı. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri de, bir daha gelişinde, onu berâber getirmesini emir buyurdu. Seyyid Abdullah, bir dahaki ziyâretlerinde yeğeni Seyyid Tâhâ’yı da götürdü. Mevlânâ hazretleri, Bağdat’ta Seyyid Tâhâ’yı görür görmez, hemen Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin kabr-i şerifine gidip, isti- hâre etmesini emr eyledi. Seyyid Tâhâ da kabre gidip istihâre eyledi. Ceddi Abülkâdir Geylânî hazretleri, Allahü teâlâmn izniyle kabr-i şerifinden kalktı ve onu çok iyi karşıladı. Sonra; “Benim yolum büyük ise de, şimdi ehli kalmadı. Mevlânâ Hâlid ise, zamânının âlimi, evliyâmn en büyüğüdür. Hemen ona git, teslim ol, onun emrine gir” buyurdu. S ey y id Tâhâ, büyük dedesi Seyyid Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin ma’ nevî emri ve izni üzerine, Mevlânâ’nın huzûruna geldi. Bu öyle bir gelişdi ki, pek az kimselere nasîb olmuş, nasıl ve neler elde ederek gideceği, bu başlangıç ve gelişden belli oluyordu. Mevlânâ, Seyyid Tâhâ’nın yetişmesine, gözlerin görmediği, kulaklann duymadığı, kalblerin düşünemediği makamlara erişmesine himmet gösterip yardım etti. İleride zamâmn en büyük âlim ve velîsi olacak tarzda, ihtimâm ve ciddiyetle onu terbiye etti. Riyâzet ve mücâhedesinde hiç eksiklik etmedi. Nefsin istediklerini yaptırmayıp, istemediklerini yaptırdı.
Mevlânâ Hâlid hazretleri, yetiştirme ve terbiye esnâsmda, Seyyid Tâhâ’ya dağdan istincâ taşlan getirttirdi. Bu hâl, talebeleri arasında, taac- cüble karşılanır; “Hocamız Mevlânâ, Resûl-i ekremin (s.a.v.) Ehl-i beytine çok fazla bağlı olduğu hâlde, Seyyid hazretlerini dağa göndermesindeki hikmet nedir?” derlerdi. Hazret-i Mevlânâ ise, bu hususda konuşmaz sükût ederdi.
Seyyid Tâhâ hazretleri, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’nin yamnda seksen gün kaldıktan sonra, evliyâlıkta pek yüksek derecelere kavuştu. Keşf ve kerâmet sâhibi olarak hilâfet-i mutlaka ile şereflendi. Seyyid Tâhâ hazretleri, hilâfetle müşerref olup Berdesûr’a hareket edeceği zaman, hazret-i Mevlânâ onu büyük bir cemâatle teşyî’ etti, uğurladı. Vedâdan sonra, Seyyid Tâhâ, Mevlânâ’mn ayrılmış olduğunu hissedip, atma binmek istediğinde, üzenginin bir kimse tarafından tutulduğunu anladı. Baktığında, üzengiye yapışan ve onu tutanın hocası Mevlânâ’mn olduğunu gördü. “ Estagfirullah” deyip, geri çekildi. Hazret-i Mevlânâ, Seyyid Tâhâ hazretlerine hitâben; “Bir zaman nefsinin terbiyesi için size dağdan taş getirtiyordum. Şimdi Resûl-i e kremin Ehl-i beytine olan bağlılığım hasebiyle, üzengini benden başka kimse tutamaz. Siz de bundan kaçınamazsınız” buyurdu. O da sıkılarak, “Emir edebden üstündür” sözü gereğince ata bindi. Bir müddet binlerce âlim, sâlih, talebe ve halkın katıldığı uğurlama merâsimi ile yürüdü. Sonra, Mevlânâ durdu. Elindeki dizginleri, Seyyid Tâhâ’ya verip; “Bundan sonra dizginlerin senin elindedir. Terbiye ve yetişmende kusur etmedim. Cenâb-ı Hak yardımcın, büyüklerin rûhlan sığınağın olsun” buyurdu. Tâhâ-i Hakkâri hazretleri Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’nin halîfesi olarak Berdesûr’a geldi. Seyyid Abdullah, Nehrî’de talebe yetiştirmek ile meşgûl iken, oraya çok yakın olan Berdesûr’a Seyyid Tâhâ’ mn da gönderilmiş olmasımn hikmetini anlayamayan birçoklan; “Böyle iki büyük halîfenin bir yere gönderilmesinin sebebi nedir?” dediler. Fakat bunu, kısa bir süre sonra Seyyid Abdullah vefât ettiğinde anladılar. Bunun üzerine, oranın halkı tarafından Seyyid-i Büzürk (Büyük Efendi) diye bilinen Seyyid Tâhâ hazretleri, Nehri kasabasına gelip talebe yetiştirmeğe başladı. Burada kırkiki sene, ilim talebesine, Hak âşıklannâ ve Hakkı arayanlara feyz ve nûr saçtı. Âşıklar, uzaktan yakından pervâne gibi bu irşâd ve nûr kaynağının etrâ- fına toplandılar. Nehri, Cennet bahçelerinin gıbta edeceği bir gülistan oldu ki, Allahı arayanlann arzusu verûhla- nmn mıknatısı hâline geldi.

Şimdi birkaç harab evin bulunduğu Nehri’de, o zaman nüfus onaltıbine yükseldi. Nehri, birkaç câmi, mescid, medreseler, çarşı ve diğer dükkân, han, hamam ve benzeri binâlarla o civânn merkezi idi. Seyyid Tâhâ hazretleri, vefâ ve sadâkatte Hz. Ebû Bekr-i Sıddîk’ı,şecâatte ve adâlette Hz. imâm Ömer’i, hayâ ve hilmde Hz. Osman’ı, vilâyet-i ktibrâda Hz. îmâm Ali’yi (r.anhüm) temsil ederdi. Tıpkı Resülullaha yakın Eshâb-ı kirâmdan birisi gibi idi. Seyyid Tâhâ hazretlerinin, murâkabe etmesinin çokluğundan, boynundaki kemik, dışarıya doğru eğilmiş gibi görünürdü. Vekâr ve heybetinden mübârek yüzüne bakılmazdı. Yüzündeki heybet şuâsı, ondördüncü gecedeki ay gibi gözleri kamaştınrdı. Aim geniş, kaşları kesif (sık), iki kaşları arası açık, mübârek gözleri siyah, yüzleri yuvarlak, sakalı top, orta boylu bir nûr parçası idi. Gönül sâhibleri görünce, rûhen âşık olurlardı. Hülâsa, ilâhî nûrun tecellîsi idi. Sohbetlerinin ehli olanlar, aşkla kendilerinden geçerlerdi. Nehri hudûduna girildiğinde, feyz ve muhabbet kokulan, akıllı olanlan ve gönül sâhiplerini istilâ ederdi. Ziyâretçiler, abdestsiz olarak Nehrî’ye giremezdi. En büyük halîfelerinden meşhûr Molla Tâhâ ki, “Halîfe Köse” lakabıyla tanınır, o buyurdu ki: “îki yerinden başka Nehri’nin bütün taşlan, ağaçlan, herşeyi nûrdur. Biri, yahudi mahallesi, öbürü Mûsâ Bey ismindeki bir münâfi- ğın kalesidir.” Seyyid Tâhâ hazretleri, teheccüd namazını ekseriyâ saâdetli hâne- sinde, ba’zan kendi mescidlerinde edâ ederlerdi. Kuşluk namazım dâimâ câmide kılardı. Her gün medreseleri kontrol eder, müderris ve talebelerin tahsillerini tedkik buyururdu.

Müderrislerin müşkil mes’elelerini hâlle- derdi. Nehri, kannca yuvası gibi, dâimâ sâlih kişiler ve talebelerle dolu idi. Binlerce gönül sâhibleri feyz almak için boyunlannı büküp, o dergâha akın ederlerdi. Gece-gündüz o makâmın, zikr, fikr, ibâdet ve tâatsız bir ânı bulunmazdı. Seyyid Tâhâ hazretleri dergâha teşriflerinde, herkesin gönülleri, inci saçılan dillerinden çıkacak sözlere bağlanırdı. Nehri kasabası binyediyüz hâne iken, hiçbir evde yemek söz konusu değildi. Hepsi tekkeden yer, içerdi, ikindi namazından sonra “Hatm-i hâcegân-ı kebîr”, sonra Imâm-ı Rabbânî hazretlerinin “Mektûbât”ı okunurdu, Seyyid Fehîm hazretleri Nehrî’de ise ona, yok ise, muhterem dâmâdlan ve halîfeleri Seyyid Abdülehad hazretlerine okuturlardı. Bu arada ba’zı kelime veya cümle üzerinde geniş bir îzâh, sohbetlerinin mevzu’unun esâsı olurdu. Nehrî’de misâfirlerden, farazâ sadrâzam olsa dahî, akşamla yatsı arasında yemek fâsılası yoktu. Bu müddet zikr, fikr ve ibâdetle geçirilirdi. Akşam yemeği, akşam üzeri yenirdi. Talebelere teveccüh edip makamlannı yükseltme vakitleri, Seyyid hazretleri tarafından ta’yin buyurulur, gün, saat ve şartlannı îlân ederlerdi. Ba’zan bu teveccühü halîfelerinden birisine yaptmrlardı, Kendisini sevenlerden ve talebelerinden kimseyi unutmazlar, herkesin hâlini genişçe suâl buyururlardı. Kimin bir sıkıntısı olursa, hemen gidermeğe çalışırlardı. Sıla-i rahme ehemmiyet verir, muhtaç olanlann ihtiyaçlannı karşılardı. Hocasının tavsiyelerine binâen devlet ricâli ile temas buyurmazlar, ancak ba’zı müslümanlann zarannı önlemek üzere mektup yazarlardı. Hâlbuki başta Sultan Abdülmecîd Hân olmak üzere, bütün devlet ricâli her emirlerine âmâde idi.

Seyyid Tâhâ hazretleri, bütün cihâna hükmeden bir hükümdâr olsa, dünyâyı en güzel şekilde idâre edebilirdi. Aklı, idrâki, idâre ve intizâmı akıllara hayret verirdi. Dünyâ ve âhı- rete âid ilimlerdeki mahâret ve ihti- sâsı, herkesten üstün idi. Hülâsa, madden ve ma’nen, îslâm âlemine bahşedilen ilâhı lütuflardan bir büyük ni’ met idi. Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretlerinin babasının dedesi olan Seyyid Muhammed, o zaman Van’dan gelip, bu kaynakdan feyz aldı. Seyyid Tâhâ, Van’ı şereflendirince, Seyyid Muhammed’in evinde misâfîr olurdu. Seyyid Muhammed’in birâderi Molla Lütfî’nin oğlu Seyyid Sıbgatullah Efendi de, Hizân’dan Van’a gelince, Seyyid Tâhâ’ya talebe oldu. Çok feyz ve bereketlere kavuştu. Sonra Hizân’a babasının yanına gitti. Bundan sonra, yüzlerce talebesi ile, her yıl Nehrî’ye Seyyid Tâhâ hazretlerini ziyârete giderdi; Seyyid Tâhâ hazretleri zamânında, İran Şâhı, Şemdinan’a yakın 145 pâre köyü, her şeyi ile berâber Seyyid Tâhâ’ya bağışladı. Bu haberi kendisine getirdiklerinde, bir an başını eğip kaldırdıktan sonra; “Elhamdülillah” dedi. İran şâhı ölünce, oğlu bu köyleri geri a idi. Haberi Seyyid Tâhâ’ya getirdiklerinde, yine başını eğip bir an sonra kaldırdı ve; “Elhamdülillah” buyurdu. Köse Halîfe; “Efendim! Köyleri size hediye ettikleri zaman da hamd ettiniz. Geri aldıklarında da hamd ettiniz. Hikmeti nedir?” diye arzedince; “Hediye ettikleri zaman kalbimi yokladım. Dünyâ malına sevinmediğimi gördüm, bunun için hamd ettim. Şimdi geri aldıklarında, yine kalbime baktım. Hiç üzüntü bulunmadığını gördüm. Yine hamd ettim” buyurdu. Seyyid Tâhâ hazretlerinin, Köse Halîfe nâmıyla ma’ruf, âlim, âmil ve veliy-yi kâmil bir talebesi var idi. Sey- yit Tâhâ’nın halîfelerinden olup, ismi Tâhâ idi. Edebinden, “İsmim Tâhâ’ dır” demeğe hayâ ederdi. Üstâdmdan kendisine bir isim vermesini düşünür, fakat arzedemezdi. Sakalı biraz seyrek idi. Birgün, bu düşüncesini ve utancını keşfeden hocası, bir talebesine; Bizim Köse buraya gelsin” buyurdu. Buna çok sevinip, bu ismi üzerine aldı ve hilâfetle şereflendikten sonra da ismi, “Köse Halîfe” kaldı. Seyyid Tâhâ-i Hakkâri’nin kerâ- metleri pekçoktur. Bunlardan ba’ zılan: Musul taraflarında şeyhlik iddiâ- sında bulunan bir kimse, talebesinden birini Seyyid Tâhâ hazretlerinin yanına gönderdi ve; “Seyyid Tâhâ’ya, sünnete uymayan bir iş işletmeden, buraya dönme” dedi. O da kalkıp Nehrî’ye geldi. Bir ikindi namazından sonra, Seyyid Tâhâ hazretlerinin mescidin kapısında duran ayakkabılarından soî ayağımnkıni uzağa koydu. Bununla mescidden sağ ayakla çıkmasını ve sünnete uygun olmayan bir iş yapmasını düşünmüştü. Fakat Seyyid Tâhâ hazretleri, kalabalık içerisinde, o kişiye hitâb edip; “Aldığın ayakkabıyı yerine koy! Senin aradığın şey, bu kapıda yoktur” buyurdu. Bir gece hırsızın biri, Seyyid Tâhâ hazretlerinin anbanna girip bir çuval un almak istemişti. Çuvalı doldurdu, fakat kaldıramadı. Yanya kadar boşalttı, yine kaldıramadı. Biraz daha boşalttı. Yine kaldırıp götüremedi. O sırada, Seyyid Tâhâ hazretleri anbara geldi ve; “Ne o, çuvalı kaldıramıyor musun? Yardım edeyim” deyince hırsız, donakalıp birşey diyemedi. Seyyid hazretleri çuvalı kaldırıp, hırsızın sırtına verdikten sonra; “Bunu al git, bizim adamlarımız görmesin, belki canını yakarlar. Bir daha ihtiyâcın olursa, anbara değil, bize gel” buyurduğunda hırsız tövbe edip, sâdık talebelerinden oldu. Seyyid Tâhâ hazretlerinin kayınpederi, Nehri kadısı idi. Bu mübârek dâmâdını o kadar çok severdi ki, kabrinin, onun kabrine girişte yapılmasını ve; “Seyyid Tâhâ hazretlerinin kabrini ziyâret etmek isteyen Hak âşıktan, benim mezânma uğrayıp da geçsinler. Belki o mübârek zâtı ziyâret edenlerin hürmetine Allahü teâlâ beni affeder. Yâhut onu ziyârete gelenlerin ayaklanna mezânmın toprağı değmekle teberrük ederim” buyurdu. (Gerçekten o mezâr, Seyyid Tâhâ hazretlerinin mübârek kabirlerinin tam girişindedir.) Bir ermeni, Seyyid Tâhâ hazretlerine gelip; “Çocuğum olmuyor, sizin büyük bir zât olduğunuza inanıyorum. Duâ edin de, çocuğum olsun” dedi. Seyyid Tâhâ hazretleri, talebesinden birine; “Git bir beze iki tâne koyun kılı koy, sar, getir!” buyurdu. Talebesi emri yerine getirdi. Seyyid Tâhâ, ermeniye; “Bu bezi beline sar, hiç çıkarma” buyurdu. Aynı ermeni beş sene sonra gelip; “Efendim, her bâtında iki çocuk olmak üzere, beş senede on tâne çocuğum oldu. Artık yeter” dedi. Seyyid Tâhâ da; “ Belindekini artık çıkarabilirsin” buyurdu. Seyyid Sıbgatullah, Arvas’dan Hizân’a halîfe olarak gönderilmeden önce, Van’a gitmişti. Van vâlisi, VanlIlara nasihat etmek için Van’da kalmasını çok ricâ etti. O da; “Hocam Seyyid Tâhâ hazretleri müsâade ederlerse kalırım” dedi. Nehrî’ye vannca, vâli- nin ricâsını ve ilâveten; “Van halkı nasîhata çok muhtaçdır” diyerek arzetti. Seyyid Tâhâ: “Molla Sıbgatul- lah! Van halkı âsîdir. Ne sen onlan ıslah edebilirsin, ne de ben. Ancak bana ma’lûm olduğuna göre, hânedândan büyük âlim ve fâzıl Seyyid Fehîm isminde bir zâtın gizli te’ himmetleri ile Van halkı muvakkaten ıslâh edilecektir. O zâtın şu anda hayatta olup olmadığını bilmiyorum” buyurunca, *bu hikmetli beyânlarına karşılık Seyyid Sıbgatullah; “Evet efendim, o zât benim amcazâdemdir. Cezîre’de Şeyh Hâlid Cezîrî’nin yamnda, ilim tahsiline devâm etmektedir. Gerçekten buyurduğunuz gibi ilim ve fazileti ile meşhûrdur” dedi. Hazret-i Seyyid Tâhâ, bu îzâha çok memnûn olup; “İkinci gelişinizde onu mutlakâ bana getireceksiniz” buyurdu.
Bir müddet sonra, Seyyid Muhammed, oğlu Seyyid Fehîm’in Seyyid Tâhâ hazretlerinden ilim tahsil etmesi için o- nunla Nehrî’ye doğru yola çıktılar. Yolda; “Yavrum Fehîm! Huzûruna çıkacağın Seyyid Tâhâ, çok büyük zâtdır. Vilâyet derecelerinin en yükseğindedir. Feyz almadıkça, kemâle ermedikçe, ondan sakın aynlma” dedi. Nehrî’de Seyyid Tâhâ hazretlerinin elini öptüler. Seyyid Fehîm-i Arvâsî ayakta iken, Tâhâ-i Hakkâri hazretleri bir vazife verip, talim buyurdu. Sıcak bir günde anlattıklarını tekrar ettirdi. Seyyid Fehîm, hepsini olduğu gibi söyleyip, yalnız “Hatt-ı tûlânî” yerine “Hatt-ı tûlî” dedi. Seyyid Tâhâ, onu henien düzeltti. O zaman Seyyid Fehîm pek genç idi. Medrese derişlerini henüz bitirmemişti. Seyyid Tâhâ hazretleri, birgün talebeleriyle birlikte, Ahmed-i Cüzeyfî hazretlerinin ‘‘Dîvânımdan okuyordu. Bir beytin ma’nâsmı talebelerine sordu. Herkes birşeyler söyledi. O zaman, Seyyid Fehîm çok genç idi ve oraya yeni gitmişti, “Sen ne dersin Molla Fehîm?” buyurdu. Seyyid Fehîm hazretleri de, anladığını söyledi. Nihâyet Seyyid Tâhâ; “Söyleyenler içerisinde, Cüzeyrî’nin murâdına en yakın olanı Seyyid Fehîm’in söylediğidir. Bununla berâber, onunla, Cüzeyrî’nin m ur âdi arasında yerle gök kadar mesâfe vardır” buyurdu. (Cüzeyrî büyük velîlerden ve Hak âşıklarından olup, yaslandığı taş, kalbinin harâretinden, aşkının ateşinden ısınırdı. Oradan ayrılınca, ihtiyâr bir kadın o taşa hamurunu koyar, biraz sonra hamur pişerek ekmek olurdu. Çok garib kerâmetleri, çok ince ve yanık ma nâîı şiirleri vardır. “Dîvân”ı, doğu illerimizde asırlardır okunmaktadır.)
Tâhâ-i Hakkâri hazretleri, Seyyid Fehîm’i öyle yetiştirmişti ki, oğlu Habib vefât edince, Seyyid Fehım hazretlerine; “Bir bak bakalım, bizim evlâd nasıldır, ne ile meşgûl oluyor?” buyurdu. Seyyid Fehîm hazretleri, kabrinde murâkabe edip geldi ve; “Oğlunuzu, rahat ve dağılmış inci teşbih tânelerini toplayıp, bir ipliğe dizmeğe uğraşır gördüm” dedi. Bunun üzerine Seyyid Tâhâ; “Ben de öyle gördüm, onlan ancak kıyâmete kadar dizer” buyurdu. (Bu oğullannın kabri, kendi kabirlerinin bitişiğiııdedir.) Seyyid Tâhâ, birgün, câmi duva- nna dayanarak otururken, oraya Seyyid Fehîm geldi. Seyyid Tâhâ hazretleri mübârek eli ile işâret ederek, onu yanına çağırdı ve buyurdu ki; “Sen zekî bir talebesin. Mutavvel’i okumalısın!” O da; “Efendim kitabım yok. Hem de, memleketimizde okunan bir kitap değildir” deyince, Seyyid Tâhâ kendi kitabım verdi. Seyyid Fehîm tahsilini bitirmek için, Muş un Bulanık kazâsı, Âbirî köyünde, Molla Resûl-i Sübkî’nin yanına gitti. M uta well bunun huzûrunda okuyup, bitirdi. Vilâyet derecelerinde yükselmek için de her yıl iki kerre Nehrî’ye ya’nî Şemdinân’a geliyordu. Her gelişinde, Seyyid Tâhâ’nm çeşitli iltifâtla- nyla şerefleniyordu. Meselâ birgün, câmi sofasında “Mektûbât” okunuyordu. Dinleyenler çok kalabalıktı. Seyyid Fehîm ise Uzakta ayakta dinliyordu. Seyyid Tâhâ, kitapdan başını kaldırarak; “Molla Fehîm! Acabâ şimdi hiç üstâd yok mu?” buyurunca, Seyyid Fehîm cevap vererek; “Şimdi bulunan üstâd gibi, hiç gelmemiştir” deyiverdi. Seyyid Tâhâ hazretleri, Seyyid Fehîm’in kemâle gelip olgunlaştığını görünce ona, talebe yetiştirmek üzere mutlak icâzet verdi. Seyyid Fehîm ise, bu işi görmeğe lâyık olmadığını bildirdi. Seyyid Tâhâ ise, ısrarla bu vazifeyi alması için uğraştı ve kabûl ettirdi. Memleketi olan Arvâs’a gitmesiniemir buyurdu. Seyyid Fehîm, Nehri’ deki dağın tepesine çıkıp giderken, tekrar çağırdı. Kitapların içindeki mektuplannı kendisine göstererek; “Bu ihlâs ve sevgi, sizin değil midir? Niçin bu vazifeden kaçmıyorsun” buyurdu. Seyyid Tâhâ hazretleri, bir gece rü’ yâsında Resûl-i ekrem efendimizi (s.a.v.) uçsuz-bucaksız bir sahrâda ilerlerken gördü. Önlerinde, yanlannda ve arkalannda, şefâat isteyen pekçok insan vardı. Kimi eteklerine tutunmuş, kimi önlerine geçip dize gelmiş ve başını eğmişti. Seyyid Tâhâ hazretleri bir kenarda bekliyordu. Allahın Resûlü (s.a.v.) onu görünce, ona doğru yöneldiler. Ona iltifâtlarda bulundular. Yine bir gece rü’yâsında, dağdan bol bir suyun aktığını ve herkesin ondan içmeğe koştuğunu gördü. Kendisi ise o gün, suyu kaynağından içmek için dağın tepesine tırmanıyordu. Bir de gördü ki, suyun kaynağında Allahın Resûlü (s.a.v.) var. Ve bütün sahrâyı kol kol dolaşan sular, O’nun mukaddes parmaklanndan akmaktadır… Seyyid Tâhâ, suyu o mübârek parmaklardan ve fişkınş noktasından içmek saâdetine erişmek için yaklaştı ve içti. Hocası Mevlânâ Hâlid hazretleri, kendisine yazdığı Fârisî mektuplann- dan birinde şöyle buyurdular: “Kıymetli Seyyid Tâhâ! Allahü teâlânın emânında olunuz! Âfet olan şöhretten dâimâ çok sakınınız! Kişi için, talebelerin çokluğu büyük belâ olabilir. Allahü teâlâ sizi o âfetten korusun! Âmîn. Kalbin acem beldelerine meylini, öldürücü, rûhu kurutucu zehir biliniz! Nerede kaldı ki, onlann yanına gidilsin. Onlara yakın olmaktan, tatlı, idâ- reli dil kullanmaktan çok uzak olmalıdır. înşâallah bir araya gelmezsiniz. Eğer şah bile bizzat da’vet ederse, gitmemelidir. Nerede kaldı ki, başkalannın daVetine gidilsin. Böyle da’vete verilecek cevap şudur: “Biz derviş kimseleriz. Bizim işimiz, dünyâdan kesilmek ve Islâm pâdişâhına duâ etmek, insanlann dînine hizmettir. Devlet reislerinin meclisinin edeblerini bilmeyiz.” Sana emrettiğim üzere ol, muhâlefet etme! Molla Mustafa Eşnevî’ye’de fakirin selâmını söyle ve bu yazdıklarım aynı zamanda onun içindir. Fitne olan yerden çok uzak olup, dîne hizmet edecek yerde bulun- pıak ve yerleşmek zarûrîdir. Bizden birşey gizli tutulmasın ki, helâke sebep olur. Kullann en za’îfi Hâlid-i Nakşibendî Müceddidî/’ Seyyid Tâhâ hazretleri, halîfesi Seyyid Sıbgatullah Arvâsî’ye yazdıkları Fârisî bir mektupda şöyle buyuruyor: “Adı güzel, feyz ve fâide menbâı Molla Sıbgatullah! Selâm eder, duâla- nmı bildiririm. Gönderdiğiniz güzel mektubunuz geldi. Bizi sevindirdi. Allahü teâlâya hamd ve şükürler olsun ki, dünyâ ve âhıret saâdetinin sermâyesi olan fukarâya (evliyâya) muhabbetiniz hiç sönmemiş, kızıl kor gibi durmaktadır ve aynlık günleri onu hiç etkilememiş, iki şeyi muhâfaza etmek lâzımdır: Bu dînin sâhibine son derece bağlılık ve hocasına ihlâs ve muhabbet üzere olmak. Bu iki şey olunca, ne verilirse ni’mettir. Bu ikisi kuvvetli olup, başka birşey verilmezse, hiç üzül- memelidir. Sonunda verilecektir. Eğer, Allah korusun, bu iki şeyden birinde halel (ânza, sakatlık) olursa, bununla birlikte hâller ve zevkler bulunsa da, bunlan istidrâc bilmeli, kendinin harablığı görmelidir. Doğru yol budur. Allahü teâlâ muvaffak eylesin!” İkinci mektuplannda da; “Duâcını- zın hâllerini sorarsanız, Allahü teâlâya hamd olsun ki, sevdiklerimizin istediği şekildedir. “Kardeşimin oğlu, birkaç kimse ile birlikte huzûrunuzla şereflenmek isterler. İzin var mıdır?” diyorsunuz. Buyursunlar! Fakat kendinizi onlara karşı yetersiz göstermemek şartıyla. Her zaman geliniz. Canınız istediği kadar kalınız. Ne zaman gitmek isterseniz gidersiniz. Vesselâm ved-duâ! Kullann en za’îfi Seyyit Tâhâ Hâlid-i Nakşibendî.” Birgün Seyyid Tâhâ hazretlerine; “Amcanız Seyyid Abdullah hazretlerinin üzerinde türbe vardır. Başkala- nnda ise yoktur. Acabâ hikmeti nedir?” diye sordular. Seyyid Tâhâ hazretleri de şöyle buyurdu: “Biz Berdesûr’dan Nehrî’ye gelmeden önce, basit bir şekilde örtmüşler. Amcam sağ olsaydı, babasının üstünü dahî örtmezdi. Mâdem ki, siz örttünüz, biz birşey demiyoruz. Ama bizim üzerimiz örtülmeyecektir.” (Gerçekten bu emir devâm etmektedir. Başkale’de, Gayda’ da, Arvas’da, Van’da, Ankara’da ve diğer yerlerdeki ona bağlı seyyidlerin hiçbirinin üstü örtülü ya’nî türbe içinde değildir.) Seyyid Tâhâ hazretleri Şehîdân dağını her yıl iki kere ziyâret ederdi. (Bu dağ, Şemdinli’nin doğusunda, hattâ babalannın medfûn bulunduğu Meleyân köyünün de doğusundadır. İran hudûduna yakındır. Hazret-i Ömer (r.a.) zamâmnda, Eshâb-ı kirâm, o belde ve ülkeleri feth için buraya gelmişler ve bu dağda şehîd olmuşlardır. O zamandan beri bu dağın ismi Şehîdân (şehîdler) dağıdır. Irak’m Revândız havâlisinde, Berzend kabilesi ile Hayderî kabilesi arasında bir husûmet meydana gelip, birbirlerine harb îlân ettiler. Irak ta, sözleri geçen bütün halk araya girdiği hâlde, bu fitne Ve kavgayı önleyemediler. önemli mesele olduğundan, Seyyid Tâhâ hazretlerine; “Bunu siz hâlledersiniz” dediler. Sulh ve banş- tırma dînî bir emir olduğundan, hemen Irak’a, ya’nî Revândız’a hareket eyledi. Her iki taraf Seyyid Tâhâ hazretlerini görünce, birlikte karşılayıp ellerini öperek emirlerine uydular. Bunlan banştınp, Nehrî’ye geldiklerinde, âdetleri olduğu üzere, Nehri yolunda bulunan nehir kenânndaki Zî Tûvâ Çeşmesi başınta istirahat ettiler. Berâberlerinde bulunan bin kişiye öyle bir teveccüh ettiler ki, bunlardan beş- yüz kişi derhal, o anda hâl ve kerâmet sâhibi oldu. ( Bu büyük kerâmet, irşâd târihinde ender zevâta nasîb olmuştur. Zî Tûvâ Çeşmesi, bugünkü kazâ merkezi ile, Nehrî arasındaki dere kenânndadır.) Irak’tan iki seyyid genç, altı katın hediyelerle yükleyip, Nehrî’ye, Seyyid Tâhâ hazretlerine getirmek için yola çıktılar. Hârunân köyünden geçerken, Seyyid Tâhâ hazretlerinin büyüklüğünü inkâr eden Mûsâ Bey adındaki bey, katırlan yükleri ile birlikte gas- betti. Gençler ağlayarak Nehrî’ye gelip Seyyid Tâhâ hazretlerini haberdâr ettiler. Seyyid Tâhâ, Mûsâ Bey’e haber gönderip; “Bu katırlann yükleri bana âit olduğundan, yükler senin olsun. Bu gençler seyyiddirler, Onlara merhamet et, katırlanm teslim et” buyurdu. Mûsâ Bey emirlerini dinlemedi, katırlan vermedi. İkinci defâ haber gönderip; “Benim nâmıma ve hatınma versin” buyurdu. Buna da karşıçıkınca, Seyyid Tâhâ büyük hiddetle; “Cum’a gecesi gelsin de o vermesin görelim” buyurdu. Cum’a gecesi, Nehrî’den, talebeler gidip, neticeyi öğrenmek için nöbet beklediler. Meğer Bey, divânhânesinde kendine inananlarla oturmuş, Seyyid Tâhâ’nın evliyâ- lığını inkâr husûsunda konuşuyormuş. Bu fısk meclisinin bitişinden sonra, yatak odasına girip yatağına uzanırken, mi’desine bir ağn girdi. “Karnım!.. kamım!..” diye bağırarak can verdi. Vaziyeti anlayan dokuz oğlu hemen Nehrî’ye gelip, katırları yükleri ile birlikte teslim ederek Seyyid Tâhâ’ ya sığındılar. “Lütfen, merhameten babamızın defin merâsiminde bulunup, duâ buyurunuz” dediler. Onlara cevaben; “Benim bulunmam, ona bir menfaat sağlamaz buyurdu. Çocukları çok İsrar ettiler. Hazret-i Seyyid nihâ- yet kalkıp, cenâzeye gitti. Cenâzenin kapkara kömür gibi olduğu görüldü. Definden sonra, Seyyid Tâhâ; “Benim gelişimden zerre kadar menfaatlen- medi” buyurdu. Cenâb-ı Hak, bir sey- yide hakâret etmenin onu üzmenin cezâsmı verdi. Bunu herkes açıkça gördü. Herkî aşiretinden Molla Abdullah isminde bir müderris, iki talebesi ile birlikte ziyâret için Nehrî’ye giderken, çayın başında oturdular. Molla Abdullah, talebelerine; “Herkes abdest alarak Nehrî’ye gider. Abdestsiz kimse gitmez. Ben bu âdeti bozup, abdest almadan gideceğim” dedi. Talebeleri; “Hocam, biz bu âdeti bozmayalım, abdest alıp da gidelim” dedilerse de Hoca Efendi: “Sanki bu dînî bir hüküm müdür? Ben yapmam!” dedi. Bu arada elini yüzünü yıkarken, koltuğundan bastonu suya düşdü. Elini uzatıp, bastonu almak isterken, hikmet-i İlâhî baston, onun başına, yüzüne vurarak yüzünü gözünü kan içinde bıraktı. Sonra baston gayb oldu. O da, böyle söylediğine pişmân oldu. Yaralarını sarıp, abdest aldı. Nehrî’ye gitti. Seyyid hazretlerinin dergâhına girince, bastonu duvarda asılı gördü. Gözleri bastona takılıp kalınca, Seyyid Tâhâ hazretleri; “Herhâlde bu bastondan dayak yemişsiniz” buyurdu. Molla Abdullah yaptıklarına pişmân olup, tövbe etti, talebelerinden olmakla şereflendi. Berzencî seyyidlerinden Seyyid Mûsâ, kervanabaşı olarak İran’a gidiyordu. Gâyet sarp bir yerde, ayağı kayan katın uçuruma yuvarlanırken; “îmdâd yâ Seyyid Tâhâ!’ diye bağırdı. O anda bir el, hayvanı olduğu yerde durdurdu. Çekip yola çıkardılar. Seyyid Mûsâ, bir müddet sonra ziyâret için Nehrî’ye gitti. Seyyid Tâhâ hazretleri; “Yâ Seyyid Mûsâ! Bir katır için bizi İran’a çekiyorsunuz” buyurdu.
Van’ın Gürpınar kazasından bir zât, Nehrî’ye gidip, Seyyid Tâhâ’ya talebe olmak istedi. Kabûl edilince de geri dönüp evine geldi. Talebe olduktan birkaç gün sonra, hayvanlannın bir kısmını kurt kaparak telef etti. Şeytan; “Bu hocaya bağlanmak sana yaramadı, uğursuz geldi” diye vesvese verdi. O talebe nihâyet Seyyid Tâhâ hazretlerinin daha önce kendisine hediye ettiği teşbihi iâde etti. Maksadı hocasından ayrılmaktı. Teşbih, Seyyid Tâhâ’ya takdim edildiğinde, tebessüm buyurdu. Aradan günler geçmişti. Birgün öğle vakti namaza kalkarken, birden mübârek ellerini uzatıp; “Def ol, yâ la’în” buyurup namaza başladılar. Namazdan sonra Köse Halîfe; “Efendim, mübârek ellerinizi uzatmadaki hikmet ne idi?” diye suâl etti. O da: “Gürpınar’da bir müslüman sekerâtta iken, şeytan aleyhilla’ ne îmânsız gitmesine çalışıyordu. Büyüklerin bereketiyle defedildi. Adam îmânla vefât etti” buyurdu. Köse Halîfe; “Teşbihi iâde eden olmasın?” dedi. “Evet, odur” buyurdu. “Efendim, o edebsizlik ve terbiyesizlik etmişti” deyince de; “Bir zaman bize muhabbeti var idi” buyurdular.
Seyyid Tâhâ hazretleri, birgün câ- mide büyük bir cemâate namaz kıldırmak için ayağa kalkmıştı. Niyetten önce, mübârek sağ elini birden ileri uzattı. Geri çektiğinde bir miktar su, mübârek cübbelerinin kolundan döküldü. Canlı bir balık da yere düştü ve çırpınmağa başladı. Cemâat hayrette kaldı. Namaz kılındıktan sonra Köse Halîfe cesâret edip; “Efendim, bu su ve balık nereden geldi?” diye arz etti. Seyyid Tâhâ hazretleri cevâben; “Kızıldeniz’de bir gemi batıyordu. Talebelerimizden birinin “Imdât yâ mübârek hocam” diye çağırması üzerine, yardım edip, gemiyi düzelttik. Büyük âlimlerimizin himmeti, bereketiyle kurtuldular. Bu su ve balık oradandır” buyurdu, Sultan Abdülmecîd Hân zamâ- nında, Miiks kaymakamı Derviş Bey, yaptığı bir hatâ sebebiyle kaymakamlıktan çıkarılmış, aynca yakalandı* ğmda hapse atılması için emir verilmişti. Bu sebeple Derviş Bey, gece gündüz saklanıyor dışan çıkamı- yordu. Kaymakam Derviş Beyin hatırına, Arvas’ta Seyyid Fehîm hazretleri geldi. Hemen huzuruna gidip, tövbe ettiğini vazifesine yeniden iâde edilmesini, kendisinin affedilmesi için Şark bölgesinin askeri idâre âmiri olan Erzincan müşirine şefaatçi olmasını yalvardı. Seyyid Fehîm hazretleri kendisine sığınan kaymakama; “Allahü teâlâya hamd ve şükür olsun ki, seyyidi- miz ve mürşidimiz hayattadır. Böyle mühim mes’elelere karışmam doğru olmaz. Seni bir mektupla ona göndereyim. Inşâallah tefsirini muhakkak görürsünüz” diye müjde verdi. Kaymakam Derviş Bey, Seyyid Tâhâ hazretlerinin huzûruna vannca, takdim olunan mektubu okudu. Sonra, Seyyid Tâhâ, hemen Erzincan müşirine şu meâlde bir emi mâ rn e yazdı: “Derviş Beyi sana gönderiyorum, İşini mutlaka yap. Senin de bana bir işin düşerse ya pan m, vesselam.” Mektubu Derviş Bey’e verdi. Derviş Bey mektubu okudu, tatmin olmadı. Fakat; “Bundan başka çâre yoktur” deyip, Erzincan’a yollandı. Bir gece yansı Erzincan’a ulaştı; “Şimdi bir otele ineyim, yann müşirle görüşürüm” deyip, bir oteİe gitti. Hemen karşısında polisleri gördü. Meğer bütün otellerin kapısındaki polisler, Derviş Bey’i bekliyormuş. İsmini sordular. Derviş olduğunu anlayınca, hürnıet gösterip; “Hemen müşîr Bev’e gidelim” dediler. Derviş Bey; “Gecedir, yatıyor, rahatsız etmiyelim” dediyse de, polisler; “Bize verilen emir ve talimat şudur: “Müks’lü Den/iş Bey hangi saatte gelirse, derhal bana getirin, uykuda isem uyandmn.” Derviş Bey’i hemen götürüp, müşire haber verdiler. Müşîr derhal kalkıp, Derviş Bey’ in boynuna sarıldı ve; “Bu sekizinci gecedir. Hazret-i Seyyid Tâhâ bir an bile uyku ve istirahatime müsâade buyurmadılar; “Derviş Bey’i gönderiyorum, işini mutlaka yap, serbest olsun, aksi takdirde helak olursun” buyuruyor” dedi. Hemen telgrafla Derviş Bey’in tahliye edilmesini, affedildiğini, vazifesine iâde edildiğini bildirdi. Serbest olarak eski yerine gönderdi. Derviş Bey, dönüşünde teşekkür için Nehri’ye Seyyid Tâhâ hazretlerine gidip, elini öptü; Sizin yolunuza girip talebeniz olmak istiyorum” deyince, Seyyid hazretleri; “Arvas a git, Seyyid Fehîm Efendi, yapacağın vazifeyi söylesin” buyurdu. Misâfirlerin hizmetlerine me’mûr îevâzım âmiri, bir akşam üzeri Seyyid Tâhâ hazretlerinin huzûruna gelerek; ‘ Efendim! Bu fakîr, bu akşam üzeri, bin erkek ve beşyüz kadın misâfirlerin yemeklerini çıkartıp yedirdim. Şu anda beşyüz kişi Nehrî’ye girmektedir. Anbarlarda un kalmadı, ne yapayım?” diye arzedince, Seyyid Tâhâ; “Anbarlarda olması lâzım” buyurdu. “Efendim, süpürdüm, birşey kalmadı” deyince; “Bir daha bak” diye emretti. Bunun üzerine âmir gidip baktığında, anbarlann unla dolu olduğunu hayretle gördü. Seyyid Tâhâ, Nehrî’nin alt tarafında bir değirmen yapmayı düşündü. Bu değirmenin plânı ve projesini bizzat kendisi hazırlayıp, yapılışı esnâ- smda talebeleriyle berâber sırtında taş taşıdı, Günlerce çalıştıktan sonra nihâyet değirmenin inşâsı tamamlandı. Değirmen öyle san’atlı, öyle muntazam yapılmıştı ki, hazne kısmına buğday konulduğunda kendiliğinden çalışmaya başlar, haznede buğday bittiğinde de dururdu. Bunu görenler, Sey yid Tâhâ hazretlerinin aklının çokluğuna hayran kalırlardı. Nitekim halîfelerinden Seyyid Sıbgatullah şu beyti söylemiştir:
“ Gözümüz revak gibi sizin eşiğinizdedir, Kerem et, kalbime gir; evim sizin evinizdir.”
Seyyid hazretleri beyti işitip, iltifatla yanlarına teşrif buyurdu. Bir kimse şehîd olmuş ve büyük bir velînin yanma defnedilmiş ti. Seyyid Tâhâ onun şehîdlik mertebesini görüp; “Bu kimsenin, şu büyük velîden aşağı olduğu söylenemez” buyurdu. Seyyid Tâhâ hazretleri, kendisini Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’ye götüren velı-ni’meti amcası Seyyid Abdullah hazretlerine, bu büyük ni’metin şükrü olarak, hep hürmet ve hizmet etti. Onu hep iyilikle andı ve rûhuna pekçok sevâblar hediye etti. Ayrıca buyurdu ki: “Vefât ettiğimde benim kabrimi kabristanın en üst tarafına yapınız ki, sırf beni ziyârete gelenler, amcam Abdullah hazretlerinin kabrine uğramak mecbûriyetinde kalsınlar.
Onu da ziyâret ederek mübârek rûhuna sevâblar hediye etsinler.” (O kabristanın bir yolu vardı. Seyyid Abdullah’ın kabri girişte idi. Seyyid Tâhâ hazretlerinin kabrine gitmek isteyen Seyyid Abdullah’ın kabrinin yanından geçmesi lâzımdı.) Seyyid Tâhâ hazretleri, öyle yüksek dereceli bir âlim idi ki, onu gören müslim veya gayr-i müslim, o anda Allahü teâlâyı hatırlarlardı. Mevlânâ Hâlid hazretleri; “Beni, Seyyid Abdullah ve Seyyid Tâhâ’dan üstün zannetmeyin” buyurunca, meclisinde olanlar; “Efendim! Siz ikisinin de hocasısınız” dediler. “Benim onlar yarımdaki yerim, bir sultanın çocuklarını yetiştiren bir hoca gibidir. Onlar sultanın çocukları olduğu içirt, bu hocadan üstündürler” buyurdu. Seyyid Tâhâ hazretleri Seyyid Sıbgatullah’a buyurdular ki: “Molla Sıbgatullah! Üstâdma muhabbet ve onunla sohbet, her şeyden üstündür. Çünkü üstâd, kemâl mertebelerinin en yükseğine kavuşturmak ve ona ma’ rifetleri vermekle, talebesinin hastalıklarım izâle eder, giderir” buyurdu. Yine şöyle buyurdu: “Şâh-ı Nakşibend hazretleri, yolunun esâsım Eshâb-ı kirârmn (aleyhi- mümdvân) yolu üzere kurdu. Onlar Resûlullahın (s.a.v.) muhabbeti ile yetindikleri gibi, bize de üstâda muhabbet yeter.” “Bana Cennet ve Cehennemden bahsetmek işi verilmedi. Bu kapıda olanlara bu ikisi te’sir etmez.” Bu sözü açıklarken halîfesi Seyyid Sıbgatullah Arvâsî şöyle buyurdu: “Ebrâr, ya’nî iyi mü’minler âhıretleri için amel ederler, mukarrebler, ya’nı Allahü teâlâya yakın olan ve hep O’nunla bulunmaktan zevk alan seçkinler, sâdece Allahü teâiâ için amel ederler.” “Zikr yapılmaksızın yalnız râbıta ile Hakka kavuşmak mümkündür. Zikr ise, râbıtasız kavuşturucu değildir,” Seyyid Sıbgatullah Arvâsî hazretleri, Seyyid Tâhâ hazretlerine; “Nefehât gibi ba’zı kitaplarda, ba’zı evliyâ için (kuddise sirruh) ba’zıları için (r.aleyh) deniyor; hikmeti nedir?” diye suâl edince, şöyle buyurdu: “Birincisi, nefsinden tamâmen kurtulanlar, İkincisi kendinde, nefsinden birşeyler kalanlar içindir. Nefsden tamâmen kurtulmak,irşâdın şartı değildir. (R.aleyh) denenlerden de bir çoğu, irşâd makâmına oturmuşlar, büyüklerin yolunda olup, fâideli olmuşlardır.” Halîfesine şöyle buyurdu: “Halka önce işâretle muâmele et, bu fâide vermezse ibâre ile (söz ile) söyle. Bu da fâide vermezse, ondan yüz çevir. Sen birinden yüzünü çevirirsen, Resûlullaha (s.a.v.) kadar bütün “Silsile-i aliyye” büyükleri ondan yüz çevirir.” “Münkirden (inkârcıdan) aslandan kaçar gibi kaçın! Münkirin ekmeğini yiyenin kalbi, zikre karşı kırk gün ölür. Bu münkirler, Resûlullahın (s.a.v.) zamânında olsaydı, ona îmân etmezlerdi.” Seyyid Tâhâ hazretleri ba’zan; “M isvâkla kılınan bir rekat namaz, nüsvâksız kılınan yetmiş rek’attan hayırlıdır” hadîs-i şerifini okurdu. “Hadîsdeki sivâk, “misvâklamak” ma’nâsına geldiği gibi “sensiz”’ manâsma da gelir. O zaman hadîs-i şerifin ma’nâsı; “Sensiz, ya’nî kendini düşünmeden Rabbinle olduğun bir rek’at, kendinle olduğun yetmiş rek’ attan fâidelidir” buyururdu.

Birgün, kendilerine; “Nehrî’de sâdık talebeniz kimdir?” dediler. “Molla Muhammed Münhanî’dir” buyurdu. “O, katı tabiatlıdır” dediler. Bunun üzerine Mevlânâ Ahmed Cüzeyrî’nin Dîvân’ındaki şu beyti okudu:

“Ehl-i tarîk, makamları seyr ederken renk renktir,

Bir kısmı İlâhî cemâl, bir kısmı celâldedir.”

“Amellerinizi ucb (kendini beğenmek, ibâdeti kendinden bilmek) ile örtmeyiniz,

yok etmeyiniz.” “Bizim yolumuzda ucb ve riyâ yoktur.

Riyâ ve ucba helâl diyen, yolumuzda değildir.”

“Bizim yolumuzun yolcularının fâideleri, ana ve babalarına dahî ulaşır.”

Evliyâmn vefâtmdan sonra istifâde hakkında; “Kılıç kınından çıkmadıkça, (rûh, bedenden çıkmadıkça) kesmez” buyurdu.

Seyyid Tâhâ hazretleri, 1269 (m. 1852) senesinde bir ikindi vakti, Haram Çeşmesi denilen ağaçlık bir mevkide talebeleri ile sohbet ediyordu. Sohbet âmnda kendisine iki mektup arzedildi. Bunlan kıymetli dâmâdı Abdülehad Efendi’ye okuttuktan sonra; ‘Abdülehad! Şöhret âfettir. Artık bizim dünyâdan gitmemizin zamânı geldi” buyurdu. Abdülehad da; “Aman Efendim, Şam’dan gelen bu iki mektup nedir ki?” dedi. O gün sohbetten sonra hâne-i saâdetlerine gitti ve orada hastalandı. Onbir gün hasta yattı. Hastalığının ağır olmasına rağmen namazlarını mümkün olduğu kadar ayakta kılmağa çalıştı. Hastalığının onikinci, Cumartesi günü talebeleri ve yalanları ile helâl- laşü, vedâlaşü, vasiyetini bildirdi. Kardeşi Seyyid Sâlih hazretlerini çağırttı. Onun için; “Birâderim Sâlih, kâmil, olgun bir velîdir. Herkesin başı onun eteği altındadır” buyurdu. Yerine kardeşi Sâlih hazretlerini halîfe bıraktı. İkindi vaktinde, talebelerinin Yâsîn-i şerif tilâvetleri arasında, mübârek rûh unu Kelim e-i tevhîd getirerek teslim eyledi. Mübârek mezân Nehrî’dedir. Onu seven âşıklan, uzak yerlerden gelerek, mübârek kabrinden fışkıran nârlardan, feyzlerden istifâde etmekte, bereketlenmektedirler. Seyyid Tâhâ hazretlerinin iki oğlu vardı. Biri genç yaşta vefât etti, ismi Habîbullah idi. Bu oğlunu çok severdi. Diğer oğlu Seyyid Ubeydullah hazretleri olup, babasından istifâde ettikten sonra, amcası Seyyid Muhammed Sâlih hazretlerinden hilâfet aldı. Amcasından sonra, büyük bir metânet ve adâletle Nehri makâmını, irşâd ve hükümdarlıkla idâre etmişti. Daha sonra Mekke-i mükerremeye gönderilmiş, Tâifde kendisine konak verilmişti. Mekke-i mükerreme de hazret-i Îbrâhim aleyhisselâmm makâmmda, tavâf sünnetinin son secdesinde, büyüklere yakışan bir tarzda vefât edip, Cennet-i Mu’allâ kabristanında defn edilmiştir.

:

2

Kategoriler
ALLAH DOSTLARI

ŞİHÂBÜDDİH ARUSİ (Ahmed bin Müsa)

ŞİHÂBÜDDİH ARUSİ (Ahmed bin Müsa): Şâfiî mezhebi fikıh âlimi. İsmi, Ahmed bin Mûsâ bin Dâvûd Arûsî’dir. Künyesi Ebü’s-Salâh olup, lakabı Şihâ- büddîn’dir. 1133 (m 1721) senesinde Mısır’da doğdu. 1208 (m 1793) senesinde Mısır’da vefât etti. Câmi-ul-Ezher’de büyük bir kalabalık tarafından cenâze namazı kılındı. Şeyh Uryân’m kabri yanma defnedildi. ‘ Arûsî, Ezher’de tahsil yaptı. Zamâ- mn büyük âlimlerinden olan Şeyh Ahmed Melevî’den Buhârî’yi, Şeyh Abdullah Şibrâvî’den Buhârî’yi, Bey- dâvi ve Celâleyn tefsirini, Seyyid Belîdî’den Beydâvî’yi, Şemsüddîn Hafhî’den Kastalânî şerhi ile birlikte Sahîh-i Buhâri’yi, îbn-i Ebî Cemre Muhtasan’m, Şemâil’i, Erba’în üzerine tbn-i Hacer şerhini ve Câmi-üs- sagîr’i okudu. Fıkıh ilmini; Şibrâvî, Azizi, Hafili, Şeyh Ali Kayıtbây, Şeyh Hasen Müdâbigi, Şeyh Sâbık, Şeyh îsâ Berâvî ve Şeyh Atıyye Echuri’den öğrendi. Şeyh Ali Sa’dî’nin derslerine uzun zaman devâm ederek diğer ilimleri de öğrendi. Hocasının muidi olup, onun okuttuğu dersleri talebelere tek
rar edeıdi. Kendisinden, Bulak’taki Merze Câmii’nde Sahîh-i Buhârî’vi dinledi. Şeyh îbn-üt-Tayyib’den Şemâil’i dinledi. Aynca Şeyh Yûsuf Hafnî, Şeyh îbrâhim Halebî, îbrâhim bin Muhammed Deld’nin derslerinde bulundu. “Acâib-ül-âsâr” müellifi Cebertî; Arûsî’nin, babasımn derslerine de devâm ettiğini ve kendisinden Matematik, geometri, cebir öğrenip, Kitâb-ür-rakâik, Kifâyet-ül-Kanû’, Hidâye, Kâdı-zâde ve başka eserleri okuduğunu bildirdi. Arûsî tasavvuf ilminde de üstün bir derecede idi. Seyyid Mustafa Bekri’nin sohbetlerinde feyz ve kemâl buldu. Uzun zaman yanından ayrılmadı. Bundan sonra asrının bir başka büyük velîsi olan Şeyh Ahmed Urban ile karşılaşıp gönülden bağlandı. Sohbetlerini dinledi. Ahmed Urban, Arûsî’deki edebi görüp, onu çok sevdi. Kızlarından biri ile onu evlendirdi. Arûsî’ye müjde verip ileride Câmi-ul-Ezher’e reis olacağım bildirdi. Ahmed Urban vefât ettikden bir müddet sonra, Arûsî reîs seçildi. Reis olması şöyle oldu. O esnâda Ezher’in reîsi Şeyh Ahmed Demenhûri vefât etmişti. Seçme yetkisine hâiz olanlar İmâm-ı Şâfiî hazretlerinin makâmında toplandılar. Orada duâ edip, bu büyük makâma Arûsî’yi seçtiler. Hulâsat-ül-eser sâhibi, Arûsî’nin derslerini dinleyip ba’zı kitaplan kendisinden okumakla çok istifâde ettiğini bildirdi. Arûsî’nin dört evlâdından biri olan Şemsüddîn Seyyid Muhammed, Ezher’de müderrislik yaptı. Şihâbüddîn Seyyid Ahmed, Seyyid Abdürrahmân ve Seyyid Mustafa da âlim, sâlih ve fazilet sâhibi kimselerdi Arûsî hassas, yumuşak huylu, konuşması düzgün idi. Vefatına kadar çok talebe yetiştirdi, eser yazdı. Eserlerinden ba’zılan şunlardır: 1- Şerhu alâ nazm-it-tenvîr fî iskât-it-tedbîr, 2- Hâşi- yetün alel Melevî ales-Semerkandiyye.

Kategoriler
ALLAH DOSTLARI

ŞEYH ŞÂMİL

ŞEYH ŞÂMİL: Meşhûr Kafkas kahramânı, âlim ve velî. Rusların, Kafkasya’da ortadan kaldmnak istediği îslâmiyeti, tekrar ihyâ etmek, yaymak için uğraşan, Kafkas-Rus mücâdelesinin en unutulmaz simâsı ve düzenli Rus orduların dize getiren büyük mücâhid. 1212 (m. 1797) senesinde Dağıstan’ın Gimri köyünde doğdu. Babası Muhammed, ona Ali ismini verdi. Küçük yaşta ağır bir hastalığa yakalanan Ali’ye, âdetlerine uyarak, Şâmil ismini de verdiler ve o isimle çağırmaya başladılar.

Küçük yaşından i’tibâren ilim tahsîl edip âlim olması için, zamânın ulemâsında okuttular. Şâmil, otuz yaşına kadar; tefsir, hadîs, fikıh gibi zâhirî ilimleri, edebiyât, târih ve fen bilgilerini öğrenerek, büyük bir âlim, gönül sâhibi bir velî oldu, Rusların, Kafkasya’daki müslüman Türkleri esâret altına almak, kalblerindeki îmânı söküp atmak ve îslâmiyeti yok etmek için maddî ve ma’nevî bütün güçleri ile uğraştığım görünce, gönlündeki îmâmn tezâhürü olarak cihâd aşkıyla ortaya atıldı. Kafkasya’da yaşayan Türkler, onu başlarına imâm, rehber seçtiler. İmâm Şâmil, Daha önce Rusların esâretini kabûl etmiş kabileleri de saflarına katarak, düzenli küçük bir ordu kurdu. Bu küçük ordusuyla yirmibeş sene, Îslâmiyeti yok etmek, müslümanlan kahretmek isteyen Ruslara kan kusturdu. Nice generallerini harp meydanlarında öldürüp, nicelerini de çarlarına karşı küçük düşürdü, onlan âciz bıraktı. Eşsiz bir mücâdele ile hayâtım geçiren Şeyh Şâmil, 1287 (m. 1878) senesinde Medîne-i münevverede vefât etti. “Şems-üş-şümûs” isimli kitapda bildirildiğine göre; Şeyh Şâmil, arkadaşları ile ilim öğrenmek üzere Bağdat’a gidip, Mevlânâ Hâlid hazretlerinden ders aldı. Ondan; tefsir, hadîs, fıkıh, edebiyât, târih, fen gibi zâhirî ilimleri öğrenerek, büyük bir âlim, aynca tasavvuf ilmini öğrenerek, hocasının eşsiz teveccühleri ile de büyük bîr velî oldu. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri, bu kıymetli talebesine halifelik de vererek, Allahü teâlâya kavuşmak arzusuyla yanan âşıklann kalblerine bir kıvılcım sunması için memleketi olan Kafkasya’ya gönderdi. Ba’zı kaynaklara göre de, zâhirî ilimleri Sa’îd Herekânî’den, kalb ilimlerini de Cemâ- leddîn Kumûkî hazretlerinden öğrendi. Şeyh Şâmil, otuz yaşlanna geldiği zaman, iki metreyi aşkın boyu, geniş omuzu, levent endâmı, ilmi kudreti, sarsılmaz îmânı ve keskin bakışlan ile muhteşem bir şahsiyet idi. Onyedi sene önce Şeyh Mansûr ile başlatılan hürriyet mücâdelesinde yerini aldı. Mansûr’dan sonra, Gâzi Muhammed, Kafkaslılann başına geçerek imâm oldu. O da gönül sâhibi bir velî idi. Şeyh Şâmil’in çocukluk arkadaşı olan Gâzi Muhammed, Ruslarla yaptığı Gimri muhârebesinde şehîd olmadan
önce; “Kardeşim Şâmil! Bu savaşta şehîd olsam gerektir. Benden sonra Hamzat İmâm olacak. Onun kısa süren imâmlığından sonra sen başa geçecek, senelerce Kafkasya’ya hükmedeceksin. Nâmın cihânı tutacak. Çar ordulannı perişân edeceksin. Bu savaştan sonra Gimri’den gitsen bile yine kurtanp, mezânmı düşman çizmeleri altında bırakmazsın inşâallah” demişti. Çarpışmanın şiddetlendiği bir an, Gâzi Muhammed şehîd düştü. Bu hâle çok üzülen Şeyh Şâmil, sol eline aldığı enli kılıcı ile düşmamn ortasına girdi. Kılıç tutan eli makina gibi işliyor, her vuruşta bir kâfiri saf dışı ediyordu. Kalabalık dehşet içinde gerilerken, O; “Allah Allah” nidâlanyla hücum üzerine hücum tâzeli- yordu. Bir ara bir süngünün, Şeyh Şâmilin mübârek göğsüne saplanıp, arkasından çıktığı görüldü. Şeyh Şâmil süngüyü eliyle çekip atarken, önüne çıkan düşmanlan yaralı hâliyle öldüre öldüre karanlıklara kanştı. Şeyh Şâmil’in yaralandığım gören Gimri Câmii’nin müezzini Mehmed Ali, onu ta’kib ederek, savaş alanı dışındaki bir mağaraya sakladı. Şeyh Şâmil pekçok yerinden yaralanmış, kaburga kemiklerinden ba’zılan ve köprücük kemiği de kmlmıştı. Asıl yara, göğsünde ve sırtında olup, kan her tarafını kıpkırmızı etmişti.

Müezzin, oraya iki saat mesâfede bir köyde oturan Dağıstan’ın meşhûr cerrâhı, aynı zamanda Şeyh Şâmil’in kayınpederi olan Abdülazîz Efendi’ye koştu. Abdülazîz, şifâlı otlarla yaptığı ilâçlan Şeyh Şâmil’e tatbik ederek tedâviye başladı. Birkaç gün mağarada, daha sonra Unsokul köyünde tedâvi edilen Şeyh Şâmil yirmibeş gün baygın hâlde yattı. Kendine geldiğinde annesini baş ucunda görünce, güçlükle; “Anacığım! Namazımın vakti geçti mi?” diye sordu. Namazlarını imâ ile kılarak, aylarca yatakta yatan Şeyh Şâmil’in yaralan kapandı, kınlan kemikleri birbirine kaynadı, sıhhate kavuştu.

1248 (m. 1832) senesi şehîd düşen Gâzi Muhammed’in yerine, Hamzat Bey imâmlığa seçildi. Üç sene kadar faaliyet gösteren Hamzat Bey, 1251 (m. 1835) senesinde Hunzah Câmii’nde bir Curn’a günü şehîd edildi. Onun şehâdetinden sonra imamlık, ya’nîiîderlik vazifesi Şeyh Şâmil’e teklif edildi. îri yapılı, hudutsuz cesâreti ile bilgisi, sevk, idâre ve silâh kullanmadaki mahâretiyle şöhreti vatan sınırlarını aşan Şâmil ise, tevâzu göstererek daha ehliyetli birinin seçilmesini istedi. Hattâ namzetler dahi gösterdi. Gohlok’ta toplanan âlimler ve milletin ileri gelen temsilcileri, hertürlü yetkiye hâiz olarak, Şeyh Şâmil’e imâmlığı kabûl ettirdiler.

Otuzdokuz yaşındaki Şeyh Şâmil, bu büyük yetkiye dayanarak meşhûr iki silâhına sarıldı. Bunlar hitâbet kudreti ve sol eliyle kullandığı kılıcı idi. Kafkasya’da ayn ayrı hânlıklar hâlinde olan müslümanlan bir bayrak altında toplamak, hattâ Rusiann esâretini kabûl eden müslümanlann kendi saflanna katılması için, köy köy, kasaba kasaba dolaşmağa başladı. Dağlan, yaylalan ve baş döndürücü uçurumlar: bir hamlede aşarak hedefine ulaşıyor, kabileleri bir araya toplayarak, onlara düşman esâretinin kötülüğünü, Rus çizmesi ve dipçikleri altında bulunmanın felâketini; îslâmiyeti ortadan kaldırmayı, müslümanın nâmusunu kirletmeyi, hasta, yaşlı, kadın, çocuk demeden kılıçtan geçirmeyi kendilerince şeref sa3’an bu hâinlerin alçaklığım anlatıyordu. Aynca, onlan dize getirmenin ancak düzenli bir orduyla mümkün olacağım, teşkilâtlanılırsa çar ordulanyla baş edilebilecek durumda olduklanm, dışardan hiçbir yardımın gelmeyeceğini, bu sebeple iş başa düştüğünü her gittiği yerde îzâh ediyordu. Te’sirli hitabetiyle halkı cezbediyor, müslüman olarak yaşamak aşkıyla yanan bu insanlann kalbierine birer kıvılcım salıyordu. Bu uğurda şehîd olmanın mükâfatının Cennet olduğunu bildiriyor, dinin emirlerine uymanın, yasaklanndan kaçınmanın ancak hürriyet ile mümkün olabileceğini herkesin kalbine nakşediyordu, Şeyh Şâmil, bu şekilde, gecelerini gündüzlerine katıp, istirahatlannı terk ederek çalıştı. Kısa zamanda kısmen de olsa nizamlı bir ardu ve mülkî teşkilâtı te’sîse muvaffak oldu. Tecrübeli ve değerli nâibleri (yardımcılan, vekilleri), ordunun ve mülkî idârenin başına getirdi. Bu nâib- ierin en meşhûrlan şunlar idi: Şuayb Molla, Taşof Hacı, Duba, Hâa Sadu, Ahverdili Muhammed, Kabet Muhammed, Hitinav Mûsâ, Nûr Muhammed, Muhammed Emîn, Hâcı Murâd. Yararlık gösterenlere altın ve gümüşten yapılmış nişanlar veriyor ve bu nişanlara; “Sonunu düşünen hiçbir zaman cesur olamaz”, “Kuvvet ve yardım ancak Allahü teâlâdandır” , “Cesûr ve yüksek rûhîu olana…” şeklinde cümleler yazdırıyordu. Şeyh Şâmil m seçtiği bu nâibler, memleketin olduğu kadar, askerî birliklerin de sevk ve idâresinde üstâd idiler. Güney Kafkasya ve Gürcistan işgâl edilmiş olduğundan, Kafkas Türkleri mahsur vaziyette kendi yağlan ile kavrulmak zorunda idiler. Şeyh Şâmil, sâdece bir ilim adamı değil, mâlî, mülkî, askerî teşkilât ve savaş ekonomisi alanlarındaki büyük başarılarım, dünyâya parmak ısırtan yiğitlik, sevk ve idâre kâbiliyetini üzerinde taşıyordu. Onun kudretli elinde, devlet; adâlet ve ahlâk temelleri üzerinde bir makine intizâmıyla çalışmağa başladı.

Şeyh Şâmil, akıncı birlikleriyle zaman zaman Rus ordularına baskınlar yaparak, onlan Kafkasya’dan çıka- np atma teşebbüsünü başlattı. Yaptığı baskınlarda ve karşılıklı yaptığı harplerde hep gâlip geldi. Düşmandan aldığı silâhlan, ganimetleri askerine dağıttı. Kısa zamanda ismi her tarafta duyulmaya başladı. Çar Birinci Nikola, yıllardır Kafkasya’da yapılan savaşlarda baş anlı olamadığım ve Şeyh ŞâmiFin düzenli ordu kurarak hücumlanm sıklaştırdığım görünce, bu memleketi bir de sulh yoluyla elde etmeyi denemek istedi. Şâyet Şeyh ŞâmiTi elde edebilirse, bu işin burada biteceğine kesin olarak inanıyordu. Kafkasya’daki müslümanlan bir bayrak altında toplama sevdâsmdan vazgeçerse, kendisine en büyük makamlann, rütbelerin verileceğini, başına krallık tâa giydirileceğim, Çarlık hazînelerinin ayaklan altına serileceğini bildiren göz kam aş tına şeytânı bir teklif hazırlatıp, en güvendiği generallerinden Viyanalı Kluk Von Klugenav’a verdi ve Şâmil’i sarayına da’vet etti. General, Şeyh Şâmil’in huzûruna çıkmak için aracılar koydu. General, güçlükle Şeyh Şâmil ile görüşmeye muvaffak oldu. 1253 (m. 1837) senesinde Çar’m gönderdiği elçiyi, mâiyetiyle berâber, Sulak Nehri civârında kabûl etti. İmâm, Generale yere serdiği Kafkas yaygısında yer gösterdiği zaman, bir bacağı bir müslüman güllesiyle sakat kalan topal General, Şeyh Şâmil’i büyük bir tazimle selâmladı ve istemeyerek bu yamalı yaygıya oturdu. Çar’m sonsuz va’d ve pek parlak teklifleriyle dolu mektubunu okuyan General susar susmaz, İmâm hızla ayağa kalkarak: “Namazım geçiyor” diye heybetle geri çekildi. Namazım kıldıktan sonra gelen Şeyh Şâmil, sapsan kesilen Generale kesin cevâbım şöyle bildirdi: “General! O Nikola’ya git ve de ki: Senin yerinde şuanda kendisi olsa ve bu alçakça teklifleri bana bizzat yapmak cesâretinde bulunsaydı, ona ilk ve son cevâbı şu kırbacım verirdi.” iyice hiddetlenen Şeyh Şâmil şöyle devâm etti: ‘Ona söyle! Kahraman teb’amın kaîblerinde kök salan bu eşsiz zafer inananı kökünden kazımadıkça, bu mübârek vatan topraklarım en son kaya parçasına kadar karış karış müdâfaa etmekten bizi men edemeyeceksiniz. Dînim ve vatanım uğrunda, bütün çocuklanmı ve âilemi kılıçtan geçirseniz, zürriyetimi kurutsanız, en son teb’amı öldürseniz, yek başıma son nefesimi verinceye kadar sizinle savaş edeceğim. Nikola yı tanımıyorum. Son cevâbım budur.” Daha sonra ayağa kalktı.Hiçbir şey söylemeye cesâret edemeyen General, huzurdan ayrılıp, Çar’a durumu bildirdi. Çar, hazır bu yol açılmışken, ikinci bir teşebbüs olma üzere Kafkas orduları başkumandanı General Feze’yi, îmâm Şâmil’e tekrar gönderdi. Onun da aldığı târihî cevap şudur:
“Ben, Kafkas müslümanlarının hürriyete kavuşmaları için silâha sarılan gâzilerin en aşağısı Şâmil! Allahü teâlânın himâyesini Çar’ın efendiliğine fedâ etmemeye yemin eden, özü sözü doğru bir müslümanım. Daha önce Çar Birinci Nikoia’yı tanımadığımı, emirlerinin bu dağlarda geçersiz olduğunu General Klugenav’a anlayacağı şekilde tekrar tekrar söylemiştim.Bu sözleri sanki taşa söylemiştim gibi Çar, hâlâ görüşmek için beni Tiflis’e da’vet ediyor. Bu da’veteicâbet etmeyeceğimi bu mektubumla son defâ size bildiriyorum. Bu yüzden fânî vücûdumun parça parça kıyılacağım ve sırtımı verdiğim şu vatan topraklarında taş üstünde taş bırakılmayacağını bilsem, bu kesin karârımı hiçbir zaman deriştirmeyeceğim. Cevâbım bundan ibârettir. Nıkola’ya ve onun kölelerine böylece ma’lûm ola! ’

Çar Nikola, gönderdiği elçilere lâyık olduklan cevâbı veren ve kendisine hiç kıymet vermeyen Şeyh Şâmil’i ortadan kaldırmak üzere bir ordu kurup, General Grabe ismindeki komutanın emrine verdi. 1255 (m. 1839)senesinde üç koldan ilerleyen Rus ordusunun geldiğini haber alan Şeyh Şâmil, Ahulgoh kalesini merkez yaptı.Ahulgoh, iki yalçın tepeden ibâret olup, ortasından Koysu nehri geçmekteydi. Bu nehrin üzerinde iki tepeyi birleştiren bir köprü bulunmakta idi.Şeyh Şâmil, otuzbinin üzerinde askeri olan Rus ordusuna karşı, onbin kişilik bir ordu ile karşı koyacaktı. General Grabe, geçtiği yerleri yakıp yıkarak,buğday tarlalarım atlarına çiğneterek geliyordu. Şeyh Şâmil, Rus ordusunu kalede bekliyerek değil, gelinceye kadar onları yıpratmak için askerini  üç gruba ayırdı. Üçbin kişilik bir akıcı birliğini Ali Bey kumandasına verdi. Kendisi de beşbin kişi iie düşmana baskın yapmak üzere harekete geçti. îkibin kişi de kalede bekleyecekti,

Şeyh Şâmil’in iki süvâri birliği ayrı kollara ayrılarak, yıldırım gibi kanatlanıp, yürüyüş hâlinde yakaladığı düşmanın üzerine atıldı. Bir anda “Allah Allah’ sesleri ile at kişnemeleri ortalığı çınlatmaya başladı, önce tüfek atışlarıyla başlayan muhârebe, bir müddet sonra göğüs göğüse kılıçla çarpışma hâline dönüştü. Şeyh Şâmil, sol eline aldığı kılıcını makina gibi işletiyor, her kılıç çalışta bir baş düşürüyordu. Bir taraftan da, darda kalan askerlerine yardıma koşuyordu“Koman yiğitlerim!”, “Vurun aslan yürekli gâzilerim!” dedikçe, yiğit süvârilerin herbiri birer arslan kesiliyor Rus askerlerini darmadağın ediyordu General Grabe, otuzbinden ziyâde askerinin kötü vaziyetini görünce, bütün ihtiyat kuvvetlerini devreye soktu ve etraftaki kalelerden acele imdât istedi. Şeyh Şâmil bu baskının neticesini almak için geceleri bile çarpumaya devam ediyordu. Ali Bey’in üçbin kişilik fedâisi, yardıma gelen bir düşman ordusuyla kuşatılınca, Ali Bey çarpışa çarpışa orman içine çekilmeğe mecbur kaldı. Ormanı çepeçevre kuşatan düşman, ormanı ateşe verdi, Aynca ağır top ateşleriyle de Ali Bey’ ün akmalarına zâyiat verdiriyordu.Aman dilemektense ölmeyi tercih eden yiğit akmalar, zaman zaman çemberi dan buna muvaffak olamıyorlardı. Bu şekilde azala azala birkaçyüz süvarisi  kalan Ali Bey, son bir gayretle çemberi yanp, Ahulgoh kalesine ulaştı. Bu sırada Şeyh Şâmil de, düşmana ağır zâyiat vererek geri çekildi. Fakat ikibin yiğidini kaybetmiş olduğu hâlde o da Ahulgoh’a gitti.

îmâm Şâmil, yaşlı, kadın ve çocuklarla berâber alübin kişiyi bulan kuvvetleriyle kaleyi müdâfaaya başladı General Grabe, kaybettiği askerlerden birkaç misli daha fazla yardım aldıktan sonra, top atışlarıyla kaleyi döğ- meye başladı. Kalenin etrafı, kırkbine yükselen Rus askeriyle karınca gibi kaynıyordu. Günlerce devâm eden top ateşi neticeyi değiştiriyor, muhâsara uzadıkça Şeyh Şâmil’in aleyhine oluyordu. Çünkü su ve yiyecek sıkıntısı da başgöstermişti. Bu top ateşleri ile, başta Ali Bey olmak üzere, ikibin yiğit şehâdet şerbetini içerek mübârek rûh- lan Cennete uçtu. Artık kalede atacak bir mermi kalmadı. Fakat düşman askeri cesâret edip kaleye giremiyor- lardı. General Grabe, silâhla başede- mediği Şeyh Şâmil’i, hîle ile teslim almanın yolunu aradı. Bunun için de beyaz bir bayrak taşıyan bir heyeti kaleye gönderdi. Heyet daha fazla kan dökülmeden Şeyh Şâmil’in teslim olmasını istedi. Buna kadınlar, hattâ çocuklar bile i’tirâz ederken, Şâmil, gelen heyete; “ölüme sevgili gibi kucak açan ve şehîdliği hasretle bekleyen bu insanlara esirliği teklif etmek boş şeydir. Generalinizle, eğer insanlıktan. birazcık nasibi varsa, aylardır toplarına hedef yaptığı bu müdâfaasız kadın ve çocukları kaleden çıkarmak, fırsat bulup defnedemediğimiz şehîdle- rimize son vazifemizi yapmak için hiç olmazsa onbeş günlük bir mütâreke yapalım. Teslim ile ilgili şeyleri ondan sonra görüşelim” dedi. Bu teklif General’e iletildiğinde, Grabe; “Şeyh Şâmil oğlunu rehin olarak teslim ederse bu teklifi kabûl ederim. Aksi hâlde top ateşiyle kaleyi yıkıp, beşikteki çocukları dahî öldürmedikçe böyle bir teklife yanaşmam” dedi. Elçi tekrar gelip, durumu bildirdi. Bu şart ölümden de acı idi ve esâretten farkı yoktu. Çünkü müslüman Türkler ölüme severek giderler, esâreti cam pahasına da olsa kabûl edemezlerdi. Fakat ortada bir rehinin karşılığında, binlerce ma’ sûm çocuk ve^ İcadının hayâtı, selâmetle buradan uzaklaşması vardı. Bunian düşününce, Şeyh Şâmil’in babalık şefkâtiyle dolu merhametli kalbi derhal susmuş ve sarsılmaz bir kaya gibi katılaşmıştı. Kat’î birkararla; “ Cemâleddîn’i götürün!” emrini verdi. Oniki yaşındaki Cemâleddîn’i alıp götürdüler.

Şeyh Şâmil, derhal kadınların, çocukların, ağır yaralıların hazırlanarak dağ geçitlerinin birinden uzaklaştırılmasını ve şehîd olan yiğitlerin defnedilmesini emretti. Bu işi bir an önce yapmalıydı. Çünkü Rusların sözüne güvenilmezdi. Hakîkaten onbeş günlük mütâreke için verdikleri nâmus sözünü unutan General Grabe, ertesi gün sabahtan i’tibâren bütün toplarım, tüfeklerini kaleye çevirerek ateşe başlattı. Verdiği sözü cam pahasına yerine getirmeyi şeref bilen Şeyh Şâmil ve yiğit askerleri, Rusların bu nâmertliği karşısında yeniden savunmaya geçtiler. Atılacak bir avuç barut ve mermi kalmamıştı. Açlık ve susuzluktan, yorgunluk ve aldıkları yaralarla bitkin hâle gelmişlerdi. Buna rağmen şehîdlik şerbetini içinceye kadar çarpışmağa hazırlandılar. İmâmlan Şeyh Şâmil; “Ey şehâdete susamış yiğit askerlerim! Şu sözünden dönen nâmertlere yol veriniz. Tâ ki kale duvarlarına kadar sokulsunlar, kılıç menziline girsinler de onlara son sözümüzü söyleyelim” diye emretti. Rus topçuları en büyük güllelerini ardı ardına savuruyor, silâhlan mermi kusuyordu. Her düşen gülle, kaleyi harâbeye döndermişti. Kaleden hiçbir karşılık görmeyen General, kırkbinlik ordusuna hücum emrini verdi. Topla- nn ve tüfeklerin koruması altındaki piyâdeler harekete geçti. Kale duvan- mn önüne gelmeleri için Koysu ırmağım geçmeye çalışıyorlardı. Bu sırada ölüm sessizliği içindeki kaleden bir anda kocaman kayalar yuvarlanmağa başladı. Koysu ırmağım geçmeye çalışan alçak Ruslann üzerine taşlar, kayalar yerlerinden kopanla- rak atılıyordu. Bir süre bu şekilde kınlan düşmanın üzerine, eli kılıç tutan bütün mücâhidler, kadınlar da dâhil olmak üzere, “Allah Allah” diye tekbir getirerek hücum ettiler. Artık çarpışma göğüs göğüse olduğu için, top ve tüfekler susmuş, süngü ve kılıçlar işlemeye başlamıştı. Yıldınm gibi saldıran Şeyh Şâmil ve yiğit mücâhidlerin ellerindeki kılıçlar şimşek gibi inip kalkıyor, bir gâzi en az on düşman öldürme azmi içinde çarpışıyordu. General Grabe, ava birliğinin erimeye başladığım görünce, arkadaki ihtiyat birliklerini derhal bu ölüm-kalım savaşma soktu. Kale duvarlarının etrafına karınca gibi binlerce düşman askeri yetişti. Yıkılan duvarlardan içeri girdiler. Mücâhidler, aldıkları yaralara aldınş etmeden, son nefeslerine kadar düşmana zâyiat vermeye çalışıyor, kadınlar ellerine ne geçirirlerse onunla amansız bir mücâdele veriyorlardı. Yaşlılar, hastalar ve çocuklar bile esir düşmemek için bütün gayretleriyle mücâhid gâzilerin yanında yer almışlardı. Şeyh Şâmil’in sol elindeki kılıcı, görülmemiş bir sür’at ve mahâretle inip kalkıyor, çifte su verilmiş uzun kılıcından şimşekler çakıyordu. Biraz önce gözleri önünde şehîd edilen iki yaşındaki yavrusu Muhammed Sa’îd ile amcasımn dayamlmaz acısını kalbine gömmüştü. Akşam olmuş, karanlıkta çarpışma devâm ediyordu. Yiğit askerlerinin pekçoğu şehîd olmuştu. Artık karşı koyacak bir engel bulamayan düşman, çocuk ve yaralıları katletmeye başladılar. Bu arada Şeyh Şâmil, herşeyin bittiğini görerek, bir köşede ağlayan iki yaşındaki oğlu Gâzî Muhammed’i sırtına bağlayıp, çarpışa çarpışa geçit vermez dağ yoluna yürüdü.

General Grabe, Mayıs ayında başlayıp ancak Ağustos’un sonunda alçakça teslim alabildiği bu bir avuç kaya yığınında, gülümser hâlde yerde yatan mübârek şehîdleri ve vahşice katledilerek şehâdete kavuşan kadın ve çocukları görebildi. Asıl görmek istediği Şeyh Şâmil’di. Gece karanlığında onu ölü veya diri hâliyle bulmaya çalıştı. Ertesi günü, sarp kayaların eteğinde yakalanan Dağıstanlı bir çobanı General’e getirdiler. Çoban bir mektup çıkararak Grabe’ye uzattı. Şeyh Şâmil’ in gönderdiği bu mektupda şunlar yazılıydı:

“Ey General Grabe! Kafkasya’nın bağrında bu Ahulgoh gibi binlerce kale var. Herbirinin, eceline susamış düşmanı, Allahü teâlâya duâ ederek beklediğini çanna haber ver. Silâhlarınızın vücûdumda açtığı üç yarayı, şifâ kaynağı Dağıstan otlarından yaptığım ilâçlarla sararak, şimdiden yeni bir harbe hazırlandım. Gönlümde açtığınız evlât, eş ve hemşireme âit olan yaraların ise hiçbir ehemmiyeti yoktur. Geri kalan çocuklarımı şimdiden,Allahü teâlâya bu vatanım için nezrettim. Çannıza ve size, herşeyi bol bol verebiliriz, fakat vatanın hürriyet ve şerefini aslâ! Eğer Ahulgoh’da aldığınız kanlı ders kâfi gelmediyse çarınızın bütün hazînelerini ortaya dökerek tekrar geliniz. Hem de burada olduğu gibi, askerlik şerefini lekeleyerek yalan söyleyiniz. Verdiğiniz sözleri inkâr ediniz, ormanlarımızı, ekinlerimizi yakıp, meyva ağaçlarımızı, bahçelerimizi kavurunuz. Bütün bu yaptıklarınız bizim hürriyet aşkımızı körüklemekten ileri geçmeyecektir. Petro’lannız, Katerina’lannız gibi Nikola da ölecek, fakat gözleri arkada olacaktır. Çünkü Kafkasya birgün hürriyetine kavuşacaktır. Allahü teâlâ, hak ve vatan uğrunda çalışanların yardımcısı olsun.” Şeyh Şâmil, başı bulutlar arasında kalan dağın, aşılmaz sarp kayaların binbir tehlike dolu uçurumlanndan, yaralanndan akan kanlara aldınş etmeden büyük bir metânetle tırmandı. Sırtındaki küçük oğlu ile Çeçenistan’a geldi. Çeçenistan halkı çok muhârip olup, bulunduktan yer dünyânın en sarp bölgelerinden idi. Halk, Şeyh Şâmil’in geldiğini duyunca, bu mübârek kahraman âlimi görmek, duâsını almak ve hizmetiyle şereflenmek için sel gibi yanına koştular. Şeyh Şâmil, beyaz elbisesi al kan içinde kalmış, sırtındaki yavrusu ve uzun kılıcı ile, ağır ağır, heybetli adımlarla kendilerine doğru geliyordu. Müslüman Çeçen kabilesi, Şeyh Şâmil’in o hâlini görünce; “Allahü ekber! Allahü ekber!” diyerek tekbîr getirmeye başladılar. Şeyh Şâmil ve oğlu Gâzî Muhammed’ in yaralarını sardılar. Kahraman Imâm’ın arkasında saf bağlayıp namazlannı kıldılar ve ona son nefeslerini verinceye kadar vatanlannı müdâfaa edip, Ruslarla savaşacaklarını söz verdiler. Şeyh Şâmil, Çeçenistan’ın en sarp ve gür ormanla- nnın kapladığı Dargo avulunu karargâh olarak seçti. Dargo’yu geçilmez bir müstahkem kale hâline getirdi. Her tarafı derin uçurumlarla ve baş döndürücü yarlarla aynlıp, taştan yapılmış mazgallı kulelerle donatıldı. Bunun yanısıra, Şeyh Şâmil, çevrede bulunan dağ köylerine gidip, eli silâh tutan yiğitleri teşkilâtlandırdı.

Şeyh Şâmil, teşkilâtlandırdığı yiğit leri hem din bilgilerinde yetiştirir, hem de askeri eğitimden geçirirdi. Köylerde bulunan bütün çocukların Kuranı kerîm okumasını sağlar, büyüklerin; tefsir, hadîs, fıkıh gibi zâhirî ilimlerin yanısıra, zamânın fen bilgilerinde de yetişmesi için uğraşırdı. Din bilgisi olmayan câhillerin Ruslara aldanacağını, vatanını koruyamayacağını, böylece hem dünyâda esâret altında kalacağını, hem de âhırette acı azâb- lara dûçâr olacağını buyururdu. Bu sebeple, emri altında olan her köy, kasaba ve şehirde medreseler açtırır, hem din, hem de fen ilimlerinin okutulması için uğraşırdı. Kendisi bizzat bu derslere katılır, talebelerine ders veridi. Başarılı olan talebelerine mükâfatlar dağıtırdı. Medresede okutulan dersler yanında, silâh kullanmak, kılıç çekmek, ok atmak, ata binmek gibi konularda eğitimler yaptırır, savaş ânında herbiri birer komutan olacak şekilde yetiştirirdi. Bundan dolayı Şeyh Şâmil, hem milletinin, askerinin devlet reîsi, kumandanı, hem de hocası, imâmı idi. Bu sebeple KafkasyalI müslümanlar, onu canlan gibi çok severler, her emrine şartsız itâat ederlerdi. Vatanlanm Ruslara karşı müdâfaa etmek ve bu uğurda şehîd olup Allahü teâlânın nzâsmı kazanmak, her KafkasyalI mü’minin yegâne arzusu idi. Çocuklannı, Allahü teâlânın dostla- nnı sevecek, düşmanlanndan da nefret edecek şekilde yetiştirirlerdi. Onlar için Ruslan sevmek, onlara boyun eğip emirlerine girmek kadar tehlikeli birşey olamazdı. Her çocuğa, İmâm Şâmil’in ve diğer âlimlerin muhabbeti, Ruslara olan düşmanlık anlatılırdı. “Hubb-i fillah ve buğd-ı fîllah”ın (Allahü teâlânın dostlannı sevmek, düşmanlarından nefret etmek), îmânın asıl sebebi, şartı olduğu, bu olmadıkça hiçbir ibâdetin cenâb-ı Hakkın katında makbûl olmadığı öğretilirdi.

General Grabe, Çar Birinci Nikola’ ya gönderdiği bir raporda, Şeyh Şâmil’ in maddî ve m a’nevî bütün kuvvetlerini kaybettiğini bildirip, onu yakalamak için kendisine yeni bir şans daha tanınmasını arzetti. Çar’ın olur kararıyla, onbin piyâde, bin süvâri, altışar toplu iki batarya sahra ve iki batarya cebel topu, bir istihkâm bölüğü alarak, 1259 (m. 1843) ilkbaharında, Çeçenistan’da bulunan Şeyh Şâmil’in üzerine yürüdü. Yaptığı plân çok müthişti. Bütün Çeçenistan’ı bir hamlede târumâr edip, Şeyh Şâmil’i yakalayarak Çar’ına ikram edecekti. Bütün ikmal hazırlıklarını bitirip, bu hayâl ile Çeçenistan yolunu tuttu. Çeçenistan bölgesine girdiği ilk günü, bütün zorlamalarına rağmen, sık ormanların arasında ancak üç kilometrelik yol alabildi. Nereden atıldığı belli olmayan tüfek atışlarıyla pek çok zâyiât verdi. İkinci gün ise beş kilometrelik gittiği yol boyunca, yine pekçok askeri telef olmuştu. Şeyh Şâmil, bu orduyu karşılamak üzere, nâiblerinden Şuayb Molla’yı vazifelendirmişti. O da, askerlerini, merkezi Içkeri ormanı olmak üzere, küçük çetelere ayırmış, düşmana, merkeze gelinceye kadar kayıp verdirmek üzere emir vermişti. Üç gün içinde aldığı yirmi kilometrelik yolun neticesinde Içkeri ormanlarına ulaşabilen General Grabe, burada sükût-u hayâle uğradı. Çünkü dört bir tarafı Çeçen yiğitleriyle sarılmıştı. Bu arada yağan şiddetli yağmurlar da, düşman ordusunun hareket kâbiliyetini azaltmıştı. General, toplannı dahî kullanamıyordu. Şuayb Molla, düşmana iyice yaklaştıktan sonra, ağaçların arkalarından çıkıp göğüs göğüse kılıç harbine başlamalarını askerine emretti. Kendisi de dalkılıç düşmanın ortasmfö atılarak bütün gücü ile saldırdı. Kırk koldan saldıran müslüman Çeçenler, bir hamlede Rus ordusunu şaşkına çevirdiler. General, hâdisenin felâketini sezince, atıyla kaçmaya başladı. Başsız kalan ordu ne yapacağını bilemiyor, onlarda rastgele sağa sola kaçıyordu. Şuayb Molla, askeriyle kaçanlan kovalıyor, yakladıklannı öldürüyordu. General Grabe, bu savaşta askerinin yansından fazlasını kaybetti. Bütün toplan, mühimmat, cephâne ve erzaklan müslümanlann eline geçti. Böy- lece büyük bir hezimete uğrayarak, Ahulgoh’ta yaptığı katliamı fazlasıyla ödedi. Bu zaferle, Kafkas müslümanla- nmn yüzleri güldü. Imâm’lanna olan i’timâd ve rağbetleri arttı, moralleri düzeldi.
Çar Birinci Nikola, bu hezimetten sonra, bütün Kafkasya’yı fethetmek, Şeyh Şâmil’i ele geçirip bütün müslü- manlara gereken dersi vermek maksadıyla, ordulannın en seçkin generallerini bu işde vazifelendirdi. Napolyon’u mağlub eden bu meşhûr generaller; Fraytag, Svarts, Klugenav, Argutinski idi. Kalelere bıraktıklan ihtiyat kuvvetleriyle birlikte ellibini bulan bu seçme ordu, dört koldan harekete geçti. Şeyh Şâmil, düşmanın asker gücünün beşte biri, silâh gücüne göre de yirmide biri olan ordusunu gruplara ayırdı. Bu akına birliklerinin başla- nna Ahverdili Muhammed, Şuayb Molla, Hâcı Murâd, Murtazâ Ali, Nûr Muhammed, Kabet Muhammed gibi kahraman nâiblerini geçirdi. Süvâri ve piyâde olarak toplam yedibinbeşyüz civânnda olan askerini ve mevcut top- lannı bu kumandanlanna paylaştırdı. Kendisi de, binbeşyüz kadar süvârisiyle, başı darda kalan her yere yardım etmek üzere, sayıca ve silâhça bu baş- döndürücü kuvvete karşı hazırlandı. Şeyh Şâmil ve nâibleri, müslümanlan Kafkasya’dan silip süpürmek, böyleee Islâmiyetin bu bölgede yaşanmasını önlemek için üzerine gelen bu güçlü Rus ordusuna karşı bir yerde bekleyip, müdâfaa savaşı yapmak yerine, onlan parça parça ayınp en z,ayıf yerlerinden vurmak, en” uygun hareket olduğuna karar verdiler. Düşmanın hiç beklemediği ve ehemmiyet vermediği noktalara karşı sür’atle, habersiz baskınlar yapıp, Ruslann o noktalara yığınak yapmalanna sebep olacaklar, asıl hedefleri zayıf bıraktınp, bütün güçleri ile o bölgeye şimşek gibi atılacaklardı. Karargâhın merkezi Dargo idi.

Şeyh Şâmil, önce etrâfa, ordusunun terhis edildiği haberini yaydırdı. Sonra yıldı- nm gibi, tesbit edilen noktalara hücûma geçtiler. Ortalığı altüst edip hedeflerine ulaştılar. Generaller, terhis haberlerine inanıp, gevşediği ve tahmin etmedikleri bir anda ve istikâmette baş gösteren, sür’atle gelişen bu taarruzlann önünde, isâbetli bir karar almaktan âciz kaldılar. Şuayb Molla ve IJlubi Molla, General Fraytag ve Svarts’ın üzerine hücum ederken; Şeyh Şâmil, binbeşyüz askeri ve iki topu ile bir günde yetmişbeş kilometrelik bir mesâfeyi a$arak, Unsokul’daki düşman istihkâmlanna geldi. Aynı gün Karata köprüsünden, Avaristan’dan vazifelerini başanyla yapıp sanki kanatlanarak gelen Hâcı Murâd ve Kabet Muhammed, Şeyh Şâmil ile Unsokul’da birleştiler. Mûsâ Hâcı’nın da yardıma yetişmesiyle, Şeyh Şâmil önce, kaleyi muhâsara esnâsında düşmandan yardıma gelebilecek yollar üzerine küçük birlikler koyarak, arkadan gelecek tehlikeyi önledi. Sonra “Allah Allah” nidâlanyla hücûma geçtiler. Hâcı Murâd’ın ve Kabet Muhammed’in çok üstün gayretleriyle kaleyi fethedip, toplan ve cephânele- rini aldılar. Düşmanın bu kaleden tekrar yararlanmasını önlemek için, dinamitle havaya uçurdular. Bu hâdiseyi Rus kaynaklan şöyle rapor ediyorlar:

“Unsokul kalesi komutanı Albay Veseliteski, toplannı yüksek ve hâkim bir tepeye yerleştirdikten sonra, kale civânndaki sık ağaçlı derin bahçelere doğru hücûma geçti. Fakat bahçenin her tarafından ateş yağmuru ile karşılaştı. Aynca yanlardan ve gerilerden de müthiş bir süvâri hücûmuna uğradı, öyle ki, hiçbiri kaçmaya bile muktedir olamadı. Bu görülmemiş felâket esnâsında, Şeyh ŞâmiHn talebeleri âdetâ yıldınm gibi arkadan dolaşarak, ateş etmekte olan Rus bataryasını bastılar ve bütün top- lannı ele geçirdiler. Bu üzüntü verici baskından suya atlayan birkaç kişi kendisini kurtarabildi.” O sırada Unsokul’a düşman tarafından bir yardım geleceğini önceden tahmin eden Şeyh Şâmil, Haraçi köyü civânna îbrâhim Hâcı’yi göndermişti. Hakîkaten Binbaşı Passek ismindeki Rus komutanı, kuvvetli bir imdat müfrezesiyle yardıma koşmuş, fakat Îbrâhim Hâcı’nın karşısına dikilmesiyle Unsokul’daki kanlı hâdiseye cesâret edemediği için, sâdece seyirci olmuş, sonunda da elindeki iki topu bırakarak kaçmak mecbûriyetinde kalmıştı.

Şeyh Şâmil, ikinci mühim nokta olarak Balakan kalesindeki büyük düşman topluluğunu parçalamak için Hâcı Murâd’ı Hunzah, Mûsâ Hâcı’yı da Haraçi istihkamlanna gönderdi. Vurduğu yerden ses getiren bu akıncılar, vazifelerini başanyla yaptılar. Haberi alan Rus generalleri, imdât kuvveti olarak asker ve topları,Balakan’dan Haraçi’ye gönderdiler. Şeyh Şâmil, Haraçi’ye gelen yardım kuvvetlerine yıldınm gibi saldınp ortadan kaldırdı ve Balakan kalesini mukâvemet göstermesine fırsat bırakmadan fethetti. Buradaki pekçok yiyecek, giyecek, silâh, cephâne ve toplan ele geçirdi. Sonra üçüncü olarak Sa- tanah’daki istihkamlann üzerine saldırdı. Bu kaleyi de fethedip, bütün cep- hâneleri ve mühimmâtı ele geçirdi. Bu sırada Hunzah kalesine imdâda gelen General Klugenav ve Argutinski, Şeyh Şâmilin üzerlerine geleceği haberini aldılar. Fakat Şeyh Şâmil, asker ve silâh bakımından birkaç misli fazla olan bu güçlü kaleyi muhâsara etmeyip, içerdekileri dışan çekmenin, sonra hücum etmenin daha uygun olacağını düşündü. Bu sebepten Tanus avulu ve etrafında siperler yaptanp bir kısım askerini ve toplan gizledi. Câsuslan vâsıtasıyla; “Şeyh Şâmil, Ruslarla çarpışmayı göze alamadığı için buralan terkediyor” şâyiasını yaydı. Bu haberlere aldanan bu iki meşhûr general, kaleden bütün kuvvetlerini çıkararak Tanus’a doğru hücûma geçtiler. Tanus önlerinde, önce şiddetli bir çarpışma yapan Şeyh Şâmil, sahte bir geriye çekilme ile, düşmanı önceden hazırladığı gizli toplann olduğu yere çekti. Düşman, oraya son sür’at koşarken bütün toplann ateşe başlamasıyla, büyük bir zâyiat verdiler. Arkadan getirdikleri toplanyla onlar da cevap vermeye başladılar. Bu sırada Şeyh Şâmil, Hâcı Murâd ve Mûsâ Hâcı’mn düşmanın arkasına dolanmalannı emretti. Arkaya dolanan bu yiğit süvâ- riler, müthiş bir hücumla Ruslan şaşkına çevirdiler. Ne yapacaklannı şaşıran generaller, birbirlerini çiğneyerek Hunzah kalesine kaçıp, tekrar kapandılar. Şeyh Şâmil, Ruslann artık Hunzah kalesinden başlannı çıkanmayacak- lannı anladığından, kalenin etrafına küçük bir birlik bıraktı. Sonra* Avaristan’da kendisine başkaldıran ne kadar isyana varsa, hepsini sür’atle temizlemek için harekete geçti.

Şeyh Şâmil’in Avaristan’da yaptığı bu meşhûr yıldınm harekâtını, General Gurko başkunnmdanlığa verdiği raporda şöyle bildirmektedir: “Şeyh Şâmil’in böyle büyük muzafferiyetlere kavuşmasının tek sebebi, havsalaya sığmaz şahsî bir güce, zekâya ve atılganlığa sâhip olmasıdır. Askerî bir tahsîli olmayan bu zâtın, pek büyük bir dehâ olduğunu kabûl etmek âzım gelir. Şeyh Şâmilin bu üstünüğü, bizim en meşhûr ve tecrübeli kumandanlarımızı pek çok defâlar içinden çıkılmaz hâllere düşürmüştür.

Bu mütâlaa ve kanâatin en açık misâlini bize Delim’den Unsokul kalesine yaptığı yıldınm yürüyüşüyle vermiştir. Akıl ve muhâkemeye sığmayan bu yürüyüş, sür at bakımından fevkalâde olduğu kadar, askerlik san’atı, güç, isâbet ve âni karar verme bakımından kıymetlerle doludur. Şeyh Şâmil, karar verdiği hedefe tereddüt etmeden yürür, en güç durumlarda bile ma’nevî kuvvetin sarsılmasına meydan vermeden, şiddetli darbelerini her büyük kumandana nasîb olmayacak bir şekilde birbiri ardına indirir. Avaristan’da elde ettiği muvaffakiyetlerinin yanısıra, en kuvvetli istihkamlanmızı yepyeni ve çeşit çeşit tâbiye hünerleriyle üst üste zap- tetmiştir. Daha da ileri giderek, Avanstan dâhilinde faaliyette bulunan en büyük harp birliklerimizi her taraftan sıkıştırarak, Hunzah kalesine sığınmaya mecbur etmiştir. Böylece Dağıstan’ın bu mühim bölgesi îmâm’ m eline geçti, imâm Şâmil’in hakîkaten dâhiyâne olan bu plânını kendisinden daha mükemmel ve daha başarılı tatbik etmek her büyük kumandanın kân değildir. Onun pek yüksek askerî kudretini, kumanda kâbiliye- tini, sevk ve idâre dehâsını takdir etmemek elde değildir. Bilhassa para, silâh, cephâne ve mühimmat bakımından sayısız mahrûmiyetler içinde bulunan Şâmil’in güçlü ve teşkilâtçı şahsiyetini tanımak ve takdir etmek ve Dağıstan’a yapacağımız askerî harekâtın ölçüsünü buna göre ayarlamak lâzımdır.” Bu rapor üzerine Çar, General Gurko’ya pek büyük yetkiler ve imdat kuvvetleri vererek, Şeyh Şâmil’in üzerine gönderdi. General Gurko, Klugenav ve Argutinski’nin Hunzah’ta hapsedildiğini, Fraytag’ın Şuayb Molla’nın karşısında, Şvarts’ın ise, Nûr Muhammed, Murtazâ Ali ve Şahmerdân Hâcı kuvvetleri karşısında mıhlanıp kalmış, ateşten çemberi yanp çıkamadık- lannı gördü. Yirmi Eylül’de büyük bir kuvvetin başına geçerek, ordu merkezi Temirhan Şûra’dan, Hunzah kalesinde hapsedilmiş bulunan generallerin yardımına koştu. Fakat Şeyh Şâmil, âni baskınlarla General Gurko’nun plânını alt-üst etti. Hunzah’a kadar gidemeyen General, Hunzah’daki generallerin Temirhan Şûra’ya gelmesini emretti. Şâmil, düşman birliklerinin çeşitli yerlerde değil, bir noktada yığılmasını, böylece Avaristan’da serbest kalarak, Ruslara aldanan ba’zı Türk kabilelerine nasihat etmek istiyordu. Bunun için de Hunzah’ı muhâsara eden nâiblerine, Temirhan Şûra yolunu açmalannı emretti. Mahsûr generaller, Temirhan Şûra’ya binbir korku içinde gelip kapandılar.

Şeyh Şâmil; Akuşa Tsudahar ,ve Şamhal gibi Ruslarla işbirliği yapan kabilelere gitti. Onlara yaptığı nasihatlerden sonra; “Allahü teâlâ birdir ve herşeyin yaratıcısıdır. Hürriyet, O’nun, sevdiği kullanna lâyık gördüğü en büyük ihsândır. Hürriyetini kaybedenlerin mevkii köleliktir. Kahraman müslüman Türk milletini bırakıp, Rus çanna ve generallerine itâat edenler, dînine ve vatanına hâinlik etmiş olurlar. Din kardeşlerinden aynlan bu hâinlerin cezâlan şu belimizdeki kılıçlardır. Ancak tövbe edenler kurtulacaklardır. Allahü teâlâ ve O’nun Resûlüne inananlar bize itâat etsin ki, onlan affedelim. Allahü teâlâmn düşmanlanna dost olmak gibi büyük bir günaha tövbe edenleri, yalvaralım da Rabbi- miz de affeylesin” buyurdu. Gittiği her kabîle onu kabûl edip, tövbe ettiler. Ruslarla elbirliği yapmayıp, Şeyh Şâmil’e y ardım edeceklerine söz verdiler. Aynca bir yazı hazırlayıp, General Gurko’ya gönderdiler. Gönderdikleri bu yazıda şöyle diyorlardı: “Dağıstan’ ın ova kısmında yaşayan âlimlerden, beylerden, beşikteki çocuklara kadar bütün müslüman Türk halkından General Gurko’ya! Beylerimiz ve reislerimiz arasında başgösteren ihtilaflar yüzünden, sizi Dağıstan’a da’vet etmiştik. O gündenberi idâreniz altında yaşadık. Siz, Çar’ımzın kimseyi aldatmayacağını, baskı yapmadığını, hakların ve hürriyetlerin koruyucusu olduğunu söylediniz. Tatlı dilinize kapılarak pekçok defâlar aldandığımızı anladık, fakat iş işten geçmişti. Başımıza en azılı Islâm düş- manlannı getirerek bize zulmettirdiniz, işkencelere tâbi tutturdunuz. Senelerdir Çar’ınıza ve hükümetinize hiçbir menfaat ve mükâfât beklemeden bütün gücümüzle hizmet ettik. Bu uğurda kanımızdan ve canımızdan bile olduk Buna rağmen elimizdeki mallan ve mülkleri zorla aldınız. Siz ve idârecileriniz, memleketimizde hiçbir vicdanın ve insafın kabûl edemeyeceği baskı ve işkenceler yaptınız. Gündüzlerimizi gece ettiniz. Büyük bir elem ve keder içinde, bu günleri görmek için bekledik. Nihâyet Allahü teâlâya şükürler olsun ki, senelerdir gökte aradığımızı yerde bulduk. Daldığımız gaflet uykusundan kurtularak, Allahü teâlânın gönderdiği kahraman îmâniın mübârek ellerine sarılmağa karar verdik. Bu yazımız elinize geçtiği andan i’tibâren, hiç düşünmeğe bile lüzum görmeden ülkemizden defolup gidiniz. Yoksa Allahü teâlâya yemin ederiz ki, sizinle son nefesimize kadar çarpışacağız. Cenâb-ı Hak büyüktür ve kendi yolunda harb edenlere yardım eder.”
Şeyh Şâmil, kabilelere nasihat edip tarafına çektikten sonra, bir plân dâhilinde Rus kuvvetlerine saldırmayı uygun gördü. Düşmanın dikkatini çekmek için Hasayurt, Yenkiyurt ve Une- zapni kalesi üzerine saldırdı. General Gurko bu haberleri alınca, oralara derhal imdat kuvvetleri gönderdi. Temir- han Şûra’dan büyük bir kuvvetin gittiğini gören Şeyh Şâmil, Gergebil kalesine hücum etti. Bu kaleyi, düşman takviyeleri yetişmeden ve etraftaki Rus askerlerinin müdâhale etmesine fırsat vermeden zaptetmek istiyordu. Fakat kale çok sağlam yapılmıştı ve coğrafî durumu fevkalâde güzeldi. Etrâfina ateş etme sahası ve mesâfesi mükemmeldi. Kalenin etrâfi açıktı. Düşmanın ateş sahasına fazla yaklaşılamıyor, yapılan hücumlarla da bir neticeye vanlamıyordu. Kısa zamanda neticeye varmak lâzımdı. Şeyh Şâmil, bunun için bir gecede kalenin burçlan yüksekliğinde ağaçtan kalecikler yaptırdı. Sabahleyin kale komutanı etraflarının ağaçtan yapılmış hareketli kalelerle çevrili olduğunu hayretle gördü. Şeyh Şâmilin yiğit ser- dengeçtileri, “Allah Allah” sedâlanyla Gergebil kalesinin burçlarına yanaştılar. Göğüs göğüse yapılan mücâdele neticesinde Ruslar mağlup olup aman dilediler. Bu savaş esnâsında kaleyi kurtarmak için beş tabur asker ve dört top ile yardıma gelen General Gurko, Aymakin tepesi önünde Kabet Muhammed’in bin kahraman süvâri- siyle karşılaşınca yenilmekten zor kurtulmuş, çâreyi kaçmakta bulmuştu. Bu hâdiseyi Rus târihçileri şöyle anlatmaktadır: “General Gurko, Kasım ayının beşinci günü öğleden sonra Gergebil civânna yetişti. Aymakin tepelerinde Rus süngülerinin parladığını gören kaledeki muhafızlar çok sevinmişler, bir anda mâneviyatlan yükselmişti. Bu heyecanla ve yeni bir cesaretle siperleri müdâfaaya devâm ettiler. Fakat zavallıların sevinçleri çok kısa sürdü. Çünkü ertesi günü bu büyük imdat kuvveti çirkin bir karar ile geri dönüp, Gergebil mahsurlarım kendi hâllerine terketti.” Şeyh Şâmil, Gergebil Kalesi’ni havaya uçurduktan sonra, Temirhan Şûra üzerine yürüme hazırlığına başladı. Temirhan Şûra, o zamânın en güçlü, korunması kolay, sağlam yapılmış bir kalesi idi. İç içe örülmüş kalın mazgallı duvarlar vardı. Sıra hâlinde yapılmış siperler ve engeller, betondan mükemmel olarak yapılmıştı. Otuzbin asker, altmışa yakın top, binlerce tüfek ve bol cephâne ile savunuluyordu.

Şeyh Şâmilin ise oniki topu ve yedibiıî civânnda askeri vardı. Ruslara göre sayılan çok az idi. Fakat îmân dolu göğüsleri, Ruslann çelik zırhlannı eritecek kadar güçlü idi. Onlar, Allahü teâlânın dînini yaymak, memleketlerinde cenâb-ı Hakkın mübârek ismini serbestçe söyleyebilmek, çocuklanna Kur’ân-ı kerîmi öğreterek, orada bildirilen emir ve yasaklara uygun yaşayabilmek, nâmuslarını Ruslardan korumak, vatanlarını düşman çizmelerinin çiğnemesine engel olmak için, Allah nzâsı için çarpışıyorlardı. Bu uğurda ölürlerse şehîd olacaklar, Rablerinin, onlar için hazırladığı Cennete gideceklerdi. Allahü teâlânın dînini korumak uğrunda ölmeyi en büyük şeref bilirler, gözlerini kırpmadan düşman üzerine atılırlardı. Bu sebeple sayı ve silâh farkı hiç önemli değildi. Peygamber efendimiz (s.a.v.) Bedr’de, Uhud’da ve diğer gazâlannda sayıca müşriklerden çok az değil miydi? Namazlannı kılan ve başlanndaki âmirlerine tam olarak uyanlara gâlibiyet va’d edilmemiş miydi? îşte Şeyh Şâmil ve bir avuç yiğit ordusu, î’lâhi kelimetullah (Allahü teâlânın ism-i şerifini yüceltmek) için Ruslann üzerine yürüyorlardı. Askerler, kahraman îmâmlarının en küçük arzusunu, en önemli emir olarak kabûl ediyor, bunu yapmayı kendileri için en büyük şeref sayıyorlardı. Dillerinde, kalblerinden kopup gelen “Allah Allah” nidâlan ile ilerleyerek Temirhan Şûra önlerine geldiler. Şeyh Şâmil’in kale önlerine geldiğini gören General Gurko, o kadar üstün kuvvetlerine rağmen etraftan imdat istemeye başladı. Kısa bir süre içinde Tiflis’ten ve diğer mıntıkalardan mühim miktarda takviye kıtalarıyla bol cephâne gönderildi. Bu sırada, Ziran istihkamlarında altı tabur asker ve onsekiz top ile mühim bir tugaya kumanda eden Yarbay Passek, Hâcı Murâd ile Kabet Muhammed’in iki topu ve binyediyüz süvârisi karşısında adım atmağa cesâ- ret edememiş, kalede kapanıp kalmıştı. Temirhan Şûra’da bu kadar çok Rus askeri ve cephânesi bulunduğundan, hücum ederek başa çıkılamayacağını, hücum edilirse çok zâyiat vereceklerini hesâb eden Şeyh Şâmil, General Gurko’nun Ziran kalesinde mahsur kalan Passek’e yardıma gideceğini tahmin etti. Düşmanın maksadını Allahü teâlâmn izniyle dâimâ vaktinden evvel keşfeden kahraman imâm, Idris Hâcı kumandasında bir kuvveti Hâcı Murâd’a yardıma gönderdi. Nûr Muhammed ve Abdürrahmân isimli nâiblerini de, düşmanın geçeceği yollar üzerinde, yeri geldikçe taarruz etmek üzere gönderdi. Bu sırada kış aylan başlamış, Aralık ayının ortasına gelinmişti. General Gurko, Şeyh Şâmilin muhâsarayı bıraktığını görünce, onbeşbin kişilik bir kuvvetin başında oniki topla, Ziran kalesine Yarbay Passek’i kurtarmak üzere yürüdü. General Gurko’ya gelebilecek bir taarruza karşı General Fray- tag sekiz top ve mühim bir kuvvet ile arkadan geliyordu. Şeyh $âmil, Idris Hâcı ile Hâcı Murâd’a; “Passek’in ordusuyla kaleden çıkmasına kolaylık gösterip yol açın. Bütün birlikler çıktıktan sonra arkadan hücum ediniz” emrini vermişti. Bu emri derhal uygulayan Hâcı Murâd, süvârilerini kale önünden geriye çekip, Irganay mevkiini açık bıraktı. Bu sırada General Gurko’nun imdâda gelmekte olduğunu öğrenen Passek, ordusuna hareket emrini verip, Irganay istikâmetinde yola çıktı, önce hiçbir engele rastlanmadı, fakat bir anda arkalanndan Hâcı Murâd’m hücûma geçtiğini, artçı kuvvetlerinin tamâmen kılıçtan geçirildiğini Hayretle gördü. Bu kanlı baskını dehşetle seyreden Passek ve öncü kuvvetleri paniğe kapıldılar. Bozgun hâlinde kaçarken, ağırlık yapan topla- nnı çalışmaz duruma getirdiler. General Gurko kuvvetlerine kavuştuklann- da, askerinin büyük bir kısmı zâyi olmuştu. Bu arada kış bastırmış, şiddetli kar yağışlan ve fırtınalar başlamıştı. General Gurko, ordusunun bu hava şartlarında hareket kabiliyetlerini kaybetmiş olduğunu acıyarak gördü. Hiçbir iş beceremeden tekrar Temirhan Şûra’ya perişân bir hâlde dönüşe başladı. Yirmi topu ve yirmibinden ziyâde askeri ile dönüşe geçen iki gene- ralli orduyu, Şeyh Şâmil çok az bir kuv- vetle Temirhan Şûra’ya kadar kovalamış, yıldınm sür’atiyle yetiştikleri yerde ortalarına dalarak pekçok zâyiatlar verdirmişlerdi. Şeyh Şâmil’in, bu kadar kısa sürede, harp târihinde ender rastlanan bir zaferi kazanması ile, Avanstan baştanbaşa düşman çizmelerinden temizlendi. Ruslann yirmibeş müstahkem mevkii zapt ve tahrib edildi. Iki- binden ziyâde Rus askeri esir alınıp, binlercesi öldürüldü. En mühimi, yenilmez sanılan Rus ordulannı çok az bir müslüman Türk’ün îmân gücü ile nasıl perişân ettiğine Rus Çan dahî hayretle şâhid oldu. Rus kaynaklan 1259 (m. 1843) senesinde yapılan bu harplerin neticesi hakkında şöyle demektedir: “Şâmil, Avaristan’da taş üstünde taş bırakmadı. Unsokul, Balakan, Moksok, Ahalçi, Tsanah, Hassat, Ger- gebil, Burunduk, Hunzah, Nizovaye, Ziran, Gimri gibi en önemli üslerimizi, mevzilerimizi kâmilen ele geçirip temelinden tahrib etti. Rusya’ya çok pahalıya mal olan bu Avaristan muhârebelerinde yaptığımız müthiş masraflan, verdiğimiz korkunç insan ve malzeme zâyiatını hesâb edecek olursak, bu savaşın Kafkasya’da yaptıklanmızın en kanlı. ve zararlısı olduğu meydana çıkar.” Bu savaşlar neticesinde Kafkasya’ da yaşayan müslüman Türklerin maneviyatı” yükseldi. Ruslara karşı mütiş bir direniş başladı. Şeyh Şâmi’le karşı olan güvenleri çoğaldı. Canla başla ona yardıma karar verdiler. Bu savaş, Çar Birinci Nikola’nın gururunu kırdığı gibi, plânlannı da alt üst etti. Napolyon’a karşı gâlip gelen meşhûr Rus generalleri, iki kolorduya yakın büyük bir kuvvet ile Avaristan’a saldırdıkları hâlde, Şeyh Şâmilin bir avuç ordusu karşısında tutunamamışlar, felce uğramışlardı. Çar Nikola, bu hezimetten sonra da, Şeyh Şâmil’in karşısına Genaral Vorontsof u çıkardı. Onu Kafkas Orduları Başkumandanlığına getirerek; “Bütün ordulanm bu uğurda fedâ olsun. Hazînelerimin bütün kapılan Kafkasya için ardına kadar açıktır. İstediğin herşeyi bol bol alabilirsin. Bunun karşılığında sizden Şeyh Şâmil’i ölü veyâ diri olarak ele geçirmenizi ve Dargo denilen yuvasını kasıp kavurarak çiğnemenizi istiyorum” dedi. General Vorontsof, Kafkasya’yı bir uçtan bir uca fethetmek için altmış- bin kişilik bir kuvvetle harekete geçti. Şeyh Şâmil’in yok denecek kadar az bir askeri karşısında perişân olup şaşkına döndü. Birbuçuk ay içinde elindeki bütün cephânelerini, güllelerini İmâm Şâmil’in yaptırdığı sahte istihkamlara, boş siperlere günlerce atarak bitirdi. Hakîkî muhârebelere daha giri- şemeden cephânesiz kaldı. Geriden gelen mühimmat ve askerin yiyeceğini, erzakları Şeyh Şâmil’in yaptığı baskınla kaybetti. Meşhûr Dargo’da, Isayurt’da ve diğer yerlerde hep mağlup oldu. Şeyh Şâmil’in iki ay süren çok mahâretli ve kanlı yıpratma muhâre- beleri karşısında mevcûdunun büyük bir kısmını kaybetmiş, üç generalinin ölümüne sebep olmuştu. Sonunda da Şeyh Şâmil karşısında dize gelmişti. Dargo’da taş üstünde taş bırakmamak, Avanstan ve Çeçenistan’ı hattâ Kafkasya’yı bir uçtan bir uca çiğnemek ve Şeyh Şâmil’i diri diri yakalayıp Çar’ına mükemmel bir zafer armağanı vermek için yola çıkan kibirli General Vorontsof, çok kısa sürede müthiş bir hezimete uğrayınca; “Koskoca Rus İmparatorluğu’nun ezici kuvveti ve büyüklüğü karşısında, bir tek adamın (Şeyh Şâmil’in), bir avuç insanla nasıl olup da mücâdeleye devâm ettiğini ve her defâsında saldın hâlinde olduğunu havsalama sığdıramıyorum” demekten kendini alamadı. General Vorontsof un yenilgi haberini alan Çar Nikola, bu generallerinin moralini yıkmamak için prenslik pâyesi vererek mükâfâtlandırdı.” Ruslar, Şeyh Şâmil’i ele geçireme- menin verdiği hınç ile, uzak ova köylerine baskınlar yaparak, müdâfaasız köylülere işkenceler ediyorlardı. Her geçen gün artan bu baskılar karşısında, köylüler korkuya kapılarak bir toplantı yaptılar. Bu mühim toplantıda çok ciddî, fakat oldukça da tehlikeli bir karar aldılar. Bu da, daha önce kanlarının son damlasına kadar Şeyh Şâmil’e yardım edeceklerine, dinleri için, vatanlan için, Ruslarla harp edeceklerine söz verip yemîn ettikleri hâlde, şimdi onlarla anlaşma yapalım, karân idi. Bu aldıkları karân da Şeyh Şam il’e bildirmeleri lâzımdı. Bunun için iki kimse vazifelenmesi ıcâb ediyor, fakat buna kimseyanaşamıyordu. Böyle bir teklifi Imâm’a nasıl, hangi dil ile söyleyebileceklerdi? Bu ağır ve korkunç karân bildirmeyi gönül nzâsı ile hiçkimse kabül etmedi. Sonunda kurâ çekilerek iki kimse, Dargo’ya gidip Şeyh ŞâmiTe durumu bildirmek üzere vazifelendirildi. Bu iki elçi, Dargo’ya yaklaştıkça aldıklan karân nasıl bildireceklerini düşünüp duruyorlardı, bir türlü söyleme şeklini kestiremiyorlar dı. Nihâyet birinin aklına İmâm’ın annesi geldi. Arkadaşına; “Köylülerimizin aldığı bu karârı Şeyh Şâmile söyleyebilecek en güzel aracıyı buldum. înşâallah arzu ettiğimiz gibi olur. Kafkasya’da yedisinden yetmişine herkes bilir ki, İmâm Şâmil, annesinin bir dediğini iki etmez. Ona aşın bir muhabbeti ve saygısı vardır. Onun hayr duâsını almadan yola çıkmaz. Oraya vanr varmaz bu mübârek hanıma, köylülerimizin üzerinde dolaşan ve başına gelen bu müthiş tehlikeyi ağlayıp sızlayarak anlatırız. Onun merhametli müşfik kalbini yumuşatıp, gönlünü yapanz” dedi. İki elçi bu karar ile Dargo’ya geldiklerinde,
Şeyh Şâmil; yeni bir gazâ için hazırlanıyor, Ruslann müslümanlara yaptık- lan katliamları, ettikleri işkenceleri, müdâfaasız çocuk, kadın ve ihtiyâr- lara yaptıklan zulümleri anlatıyor, harpten yüz çevirmenin Ruslara gönül vermenin çok büyük günah olduğunu bildiriyordu. Dînini yaşayabilmek için, vatanlannı korumanın en büyük ibâdetlerden olduğunu, bu uğurda şehîd olanların Cennetteki en yüksek derecelerinden haber veriyordu, Peygamber efendimizden (s.a.v.) ve Eshâb-ı kirâm- dan (r. anhüm) misâller getiriyor, onların hiç rahat yüzü görmediklerini, hayatîanmn sonuna kadar İslâmî yaymak için diyar diyar dolaştıklannı, çok az bir kuvvetle pek büyük düşman sürülerine gâlip geldiklerini anlatıyordu. Halk heyaeanîa dinliyor, o anlattıkça Allahü teâlânın düşmanı olan Ruslara karşı nefretleri artıyordu. Bu hâlde iken annesi, Şeyh Şâmil.’i yanma çağırdı. Annesinin en küçük arzusunu kendisine büyük bir emir telakki eden muhterem imâm, annesinin yanma gitti. Biraz önce dinlediği vahşetten gözleri yaşla dolan heybetli ana, oğluna; “Evlâdım! Uzak Çeçen köylerinde Ruslann yaptığı anlatılmaz işkenceleri ve öldürülen yiğitlerin haberini öğrendim. Kendilerini müdâfaa edemeyen bu köylüleri boş yere kırdırmasan ve Ruslarla belirli bir müddet için mütâreke yapsan olmaz mı?” deyiverdi. Bu sözleri anasından işiten kahraman îmâm, beyninden vurulmuşa döndü. Şeyh Şâmil, bir tarafta vatanın selâmeti ve bu uğurda Ruslarla kanının son damlasına kadar mücâdeleye karar vermiş insanlar, bir tarafta da incitilmesi büyük günahlar- dan olan ana gibi iki müthiş ateş arasında kaldı. Senelerdir, İslâm düşmanı olan Ruslarla mücâdele etmişti. Hattâ vücûdunda yara almadık yeri kalmamış gibiydi.Bu uğurda; eşi, hemşiresi, oğlu, amcası ve binlerce müslüman Türk şehîd olmamış mıydı? Bu sebeple düşmanla anlaşmaya kalkanlar için kânunlar konulmuş, onlara şiddetli cezâlar verileceği bildirilmişti. Şeyh Şâmilin bu istek karşısında bir anda saranp gül gibi solduğunu gören ana, oğlunun kalbine fecî bir hançer sapladığını anlayarak yaptığına pişmân oldu ve; “Dilim tutulsaydı da oğluma böyle bir şefâatte bulunmasaydım Müslümanların kâfirlere boyun eğmesi gibi büyük bir günâhı işletmeye sebep olmak ne kötü. Elbette oğlum bunu kabûl etmeyecektir. Yâ Rabbî! Bu işin hâlledilmesi için oğluma yardım eyle, beni de affettiklerinin arasına al” dedi. Sonra kimsenin yüzüne bakamadan evine girdi. İmâm Şâmil ise güç durumlarda namaza durur, günlerce yemeden içmeden o işin hâlledilmesi için Allahü teâlâya duâ ederek yalvarırdı. Yine öyle yaparak mescidde halvete çekilen Şeyh Şâmil, gözyaşları arasında namaza durdu, Kur’ân-ı kerîm okudu, Allahü teâlâmn sevgili kullarından, başta hocası Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî ve diğer büyüklerden yardım diledi. Onları vesile ederek cenâb-ı Hakka niyâzlarda bulundu.

İmâm’ın korktuğu tek şey, nıüslümanlarm kalblerindeki düşmanla mücâdele azminin kaybedimesi, îmânlarının sarsılması idi. Halkın Ruslarla anlaşmaya meyletmeleri demek, esareti kabûl edip, Îslâmın emirlerini yapa mamak, yasaklarından kaçınamamak, en mühimi i’tikâdlarının bozulması demekti, üstelik bu korkunç isteğe şefâatçı olan anasıydı. Din ve vatan için, bir değil binlerce ana, oğul fedâ olmalıydı. Şeyh Şâmil, günlerce mescidde Allahü teâlâya yalvarıp, nefs muhâsebesi yaptıktan sonra karârını verdi. Sabırla kendisini kapıda bekleyen halkın huzûruna çıktı. Onlara; “Muhterem anam cezâsmı çekecektir!,..” emrini bildirdi. Emir büyüktü. Şimdiye kadar İmâmlannm bir istediğini iki etmeyen nâibler, ananın huzûruna çıktılar ve durumu bildirdiler. Yaralı ana, adâlet dîvânının önüne geldi. Halk toplanmış, nefes almadan bekliyordu. Mahkûm mevkiinde, şimdiye kadar Kafkasya’da yetişen âlimlerin, velîlerin en büyüklerinden olan Şeyh Şâmil’in anası vardı. Omuzlan çökmüş, yaptığı hatânın üzüntüsü ile rengi solmuş bir hâlde oğluna baktı. Sonra yürekleri parçalayan bir sesle; “Oğlum! Allahü teâlâmn emrinden kıl ucu kadar aynlırsan, emzirdiğim sütü helâl etmem! Verilecek cezâyı şimdiden kabûl ediyor, adâletten zerre kadar şaşmamanı istiyorum” dedi. Dargolular, Şeyh Şâmil gibi mübârek bir zâtın anasından böyle bir cevâbı bekledikleri için hiç  şaşırmadılar.

Herkes pür dikkat, îmâm’ın vere ceği karân heyecanla bekliyordu. Ana ise; “Yâ Rabbî! Oğlum, merhamet duygusu sebebiyle doğru yoldan aynlmasm” diye duâ ediyordu. Şeyh Şâmil nâibleriyle istişâre ederek neticeyi bildirdi: “Yüz sopa!… ” Metânetle ortaya yürüyen ana, acabâ bu cezâya dayanabilecek miydi? Herkes bunu düşünürken, senelerce ünlü Rus generallerine diz çöktürmüş kahraman imâm ın, anasının yanına vanp diz çöktüğünü sonra da ellerine sanlıp öptüğünü gördüler. Anasıyla helâllaşan Şeyh Şâmil, Dargolular’a dönerek; “Anamın bu mes’elede, merhametinin çokluğu sebebiyle başkalarına şefâat etmesinden başka hiçbir hatâsı yoktur. Bu yaptığı hatânın cezâsmı da ma’ nevî olarak şu âna kadar çektiği ızdıraplarla ödemiştir. Maddî cezâyı da onun herşeyine vâris olan oğlu çekecektir” buyurduğunda, herkes yerinde dona kaldı. Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Çünkü, İmâm’ın verdiği karardan döndüğü görülmemişti. Şeyh Şâmil, sopayı vuracak kimselerin yanlanna vanp, belden üst tarafını soyunduktan sonra; “Emri yerine getirmekte bir an bile tereddüt edip elleri titreyenlere yazıklar olsun. Bütün gücünüzle vurmanızı emrediyorum” diyerek sırtını döndü. Vazifeliler ilk sopaları vurdukları zaman herkesin gözleri yuvalanndan fırlamış, bağırmamak için kendilerini güç zaptetmişlerdi. Her sopa indikçe îmâm’ın mübârek vücûdunda derin izler meydana geliyor, sopa yerlerine kan oturuyordu. Aynı yere ikinci üçüncü sopalar isâbet ettiğinde de, oralardan kan fişkınyordu. Şeyh Şâmil ise vazifelilerin önünde dimdik duruyor, en küçük bir inleme ve sopadan sakınmaya teşebbüs etmiyordu. Nefsin istemediği bu hareket ile pek güzel bir mücâhede hâsıl olup nefsi inliyor, bu sebeple rûhu yükselip, vilâyet makâmlannda üstün derecelere kavuşuyordu. Bu görülmemiş manzara karşısında, ba’zı nâibler ileri atılarak sopanın kendilerine vurulmasını istemişlerse de, Şeyh Şâmil’in kararlı bakışlarından korkup geri çekilmişlerdi. Nihâyet yüz sopa vuruldu. Şeyh Şâmil vücûdundan sızan kanlara bakarak, Allahü teâlânın, kendisine verdiği metânet ve sabır için şükür secdesine kapandı. Sonra ayağa kalkıp ellerini açtı ve Rus zulmünden müslümanlann muhâfazası için cenâb-ı Hakka duâ etti. Hâdiseyi ibretle seyreden halk, bir taraftan ağlayıp gözyaşlan döküyor, bir taraftan da Allahü teâlânın, böyle adâletli mübârek bir zâtı başlarına İmâm yaptığına şükrediyorlardı. Artık halk iyice şahlanmış, Ruslarla anlaşma yapmanın ne büyük bir tehlike olduğunu iyi anlamıştı. Onlarla mücâdele etmenin din ve vatan borcu olduğuna yakînen inanmışlardı.

Şeyh Şâmil, anasının cezâlanmasına sebep olanlann kim olduğunu sordu. Herkes; “Kim?” diye birbirine bakarken, iki elçi huzûra geldi. Halk, onlann üzerine yürümek istiyor, fakat edebe aykm bir hareketten de çekiniyorlardı. İmâm onlara; “Köylerinize dönünüz. Sizi gönderenlere gördüklerinizi anlatınız. Dînimizi yıkmak isteyen Islâm düşmanlanna verilecek cevâbımız budur” buyurdu.

Bundan sonraki günlerde Şeyh Şâmil, Kafkasya’ya musallat olan Rus ordulanna sık sık baskınlar yaptı, akınlar düzenledi. Onlan memleketlerinden çıkarmak için geceli gündüzlü çalıştı. Fırsat buldukça, Çar Birinci Nikola’yı can evinden vuruyor, hiç beklemediği yerlere saldınyordu. Hiçbir devletten yardım görmeden, tam yirmibeş sene Ruslarla mücâdele ederek vatanını savundu.

Yeni Rus çan İkinci Aleksandr başa geçtikten sonra, Şeyh Şâmil mes’ elesini hâlledip Kafkasya’yı baştanbaşa feth etmek için, Prens Baryatinski kumandanlığında beş ordu hazırlattı. Bunlardan biri Şeyh Şâmil’in karargâhını, ikinci Lezgi, ücüncü Hazer Denizi civânnı, dördüncü ve beşinci ordu da Çerkezistan’ı hedef aldı. Fakat asıl hedef Şeyh Şâmil idi. îcâbederse beş ordu birleşip hep birden dahî hücum edebileceklerdi. Bu sebeple, birinci orduyu bizzat Başkumandan Prens Baryatinski idâre ediyordu. Onun ordusunda ellibine yakın seçme asker ve elli civânnda ağır top mevcut idi. Bu muazzam kuvvete karşı, Şeyh Şâmil de beşbine yakın süvârisiyle Ruslarla çarpışmaya başladı. Uzun ve kanlı çarpışmalardan sonra, Şeyh Şâmil, Gunip dağına çekildi. Bu dağda beşyüz kadar fedâisi ile birbuçuk ay süreyle koskoca ordu ile savaştı. Ellerinde atacak barutları, yiyecek birşey kalmadı. Etrâfındaki yiğit askerlerinin dörtyüz kadan da şehîd olmuştu. Yiyecek yerine karınlarına taş bağlayarak düşmanla mücâdeleye devâm ediyorlardı. Başkomutan Baryatinski, Şeyh Şâmili canlı olarak ele geçirmek istiyordu. Bu sebeple Şeyh Şâmil’e beyaz bayraklı elçiler göndererek teslim olmasını teklif etti. Şeyh Şâmilin çocuklan ve askerleri bu ümitsiz mücâdelede İmâm Şâmil’in de şehîd olacağını, sonunda Kafkas Türklerinin başsız kalacağını düşündüler. Şimdi bir anlaşma ile teslim olurlarsa, ilerde, Allahü teâlânın yaratacağı yeni imkânlara göre hareket edebileceklerini Şeyh Şâmil’e bildirdiler. Şeyh Şâmil, dîni, vatanı için canını seve seve vermeğe hazırdı. Fakat, müslümanlara yardım etmek zâhiren sağ kalmakla mümkündü. Bu sebeple gelen elçilerle anlaşma yapıldı. Bu anlaşmaya göre; “Türklerin dinlerine kanşılmıyacak, onlardan asker alınmayacak, vergi toplanmıyacak, Türkler iç işlerinde serbest bir devlet olup, idârecilerini kendileri seçecekler. Şeyh Şâmil, âile efrâdı ve mevcut kırk kadar askeri ile, silâhlan dahî ellerinden alınmadan Türkiye’ye gidebileceklerdi.” 1276 (m. 1859) senesinde yapılan bu anlaşmadan sonra silâhlar sustu. Başta Başkomutan Baryatinski, diğer generaller ve bütün Rus askerleri, yirmibeş senedir bir avuç fedâisi ile koskoca Rus ordulannı peri- şân eden, akla havsalaya sığmayan menkıbeler sâhibi olan kahraman Şeyh Şâmili bir an önce yakından görmek istiyordu. Şeyh Şâmil, kendisine hayranlıkla bakan Rus askerlerinin aralarından geçerek, Başkomutan Baryatinski’nin çadırına gitti. Baryatinski, anlaşma şartlarının geçersiz olduğuna, kendisinin ve âile efrâdımn Çar tkinci Aleksandrin esîri olup, misâfır muamelesi yapılacağını bildirdi. Artık iş işten geçmişti. Sözünden dönen bu alçak Ruslara karşı yapılacak birşey yoktu. Altmışdört yaşında bulunan Şeyh Şâmil, oğullan Gâzî Muhammed, Muhammed Şefi ve âile efrâdıyla askerlerini Çar Aleksandrin bulunduğu Moskova’ya gönderdiler. Rus Çar’ı, Şeyh Şâmile çok hürmet gösterdi ve Kaluga şehrinde emrine büyük bir konak ve hizmetçiler verdi. Şeyh Şâmil Kaluga’da kaldığı on sene zarfında kendini kitaplara verdi. Ancak bu şekilde teselli bulabiliyordu. Artık oldukça yaşlanmış, esâret hayâtı onu iyice çökertmişti. Bir defâsında, ziyâ- rete gelen Rus Çar’ına Hacca gitmek istediğini bildirdi. Rus Çar’ı bunu kabûl etti. Fakat oğullannın rehin olarak kalması gerektiğini bildirdi. Bunu kabûl eden Şeyh Şâmil, 1287 (m. 1870) senesinde İstanbul’a hareket etti. Bu haberi işiten İstanbullular heyecanla îmâm’ın gelmesini beklediler. Sultan Abdülazîz Hân, sarayında hazırlıklar yaparak, senelerdir Ruslara kan kusturan îmâm Şâmil hazretlerini beklemeğe başladı. Kafkasya’da, îslâmiyeti yok etmeğe uğraşan Ruslara karşı verdiği amansız mücadeleyi iftihar gözyaş- lanyla ta’kib eden müslüman Türk milleti, Şeyh Şâmil’e hayran idi. Onun esâretten kurtulup İstanbul’a geldiği gün, yer yerinden oynamış, halk sâhile dökülmüştü. Rus vapuru Dolmabahçe Sarayı önüne demirlediğinde, Sultan Abdülazîz’in saltanat kayıklan, îmâm Şâmil ve âile efrâdım saraya getirdiler. Abdülazîz Hân, onu sarayın kapısında karşılayıp, büyük bir hürmetle; “Babam kabrinden kalksaydı ancak bu kadar sevinebilirdim” diyerek, çok iltifâtlarda bulundu. Sarayda hâl hatır sohbetleri arasında Sultan Abdtilazîz, her türlü emrine hazır olduğunu bildirdi. Bunun üzerine Şeyh Şâmil; “Pâdişâhım! Hayâtımın şu son günlerini aşkıyla yandığım sevgili Peygamberimin huzûr-u şeriflerinde geçirmek istiyorum. Bunun te’minini zât-ı âlinizden istirham ediyorum” dedi. Bu arzuyu büyük bir i’tinâ ile yerine getirmek için Rus sefirini saraya çağırttı. Durumu anlatıp, Çar’a bildirmesini emretti. Rus Çar’ı ikinci Aleksandr kabûl edip, Şeyh Şâmil’in Rusya’ya geri dönmemesini bildirdi. Buna ziyâde memnun olan Şeyh Şâmil, İstanbul’da kısa bir müddet kaldı. Başta Sultan Abdülazîz’in ve İstanbulluların gösterdiği yakın alâkaya, misâfirperverliğe hayran oldu. Bu kadar ilgiye rağmen bir an önce Hicaz’a gitmek istediğini Pâdişâh’a bildirdi. Abdülazîz Hân da onun için en mükemmel vapurunu hazırlatıp teşyî eyledi.

Vapurun her uğradığı yerde, halk görülmemiş bir heyecanla Şeyh Şâmil’i karşılıyor, onun duâsını almak yarışına giriyorlardı. Mısır’a geldiklerinde, Hidiv îsmâil Paşa, onu şânına lâyık karşıladı. O sırada Îsmâil Paşa’ mn yanında, Cezâyir’i Fransız istilâsından kurtarmak için çok gayret gösteren büyük âlim, mücâhid, gâzî, Abdülkâdir Efendi de misâfir olarak bulunuyordu. İki kahraman âlimin sohbetleriyle şereflenen Îsmâil Paşa, onları Kâhire’de bir ay kadar misâfir etmek bahtiyarlığına kavuşabildi. Daha sonra tskenderiyye’ye kadar giderek Cidde’ye uğurladı. Peygamberimizin ve Kâ’be’nin hasretiyle yanan Şeyh Şâmil’in heyecânı, oralara yaklaştıkça artıyordu. O sırada Mekke emîri olan Şerîf Abdullah da, Şeyh Şâmil’i çok seviyordu. Onu büyük bir i’tibarla karşıladı. Hicaz’da, onun büyük bir âlim ve kahraman olduğunu işiten herkes, onu görmeye can atıyor, ilgi ve hürmet gösteriyordu. Şeyh Şâmil, büyük bir i’tinâ ile bütün şartlarına azamî titizliği göstererek haccını yaptıktan sonra, ömrünü O* nun sünnet-i seniyyesini yaymak için uğraştığı, bu uğurda ölümü göze aldığı, sevgili, muhterem, mübârek Peygamberi, iki cihâmn efendisi Muhammed aleyhisselâmın huzûr-u şeriflerine gitmek için, nûrlu Medîne yollarına düştü. Her an aşkıyla yandığı efendisine yaklaşıyor, şimdiye kadar içinde kopan fırtınalar hergeçen sâniye daha da şiddetleniyordu. Medîne-i münevvere görünmeye başladığında oldukça heyecanlanan Şeyh Şâmil, toprağa kapanarak, hocası Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin şu şiirini terennüm etmeye başladı.

“Server-i âlem sana âşık olup da, yanarım!

Her nerede olsam o güzel cemâlin ararım.

“Kûbe kavseyn” tahtının sultânı sen, ben bir hiçim.

Misâfirinim demeni saygısızlık sayarım.

Herşey cihânda, senin şerefine yaratıldı,

Rahmetin bana da yağsa, o ân olur bahânm.
Acıyıp bir bakınca, ölü kalbler dirilttin,

Sonsuz merhametine, sığınıp, kapın çaldım.
İyilik kaynağısın dermanlar deryâsısın!

Bir damla lütfet bana, derde devâsız kaldım.
Herkes gelir Mekke’ye» Kâ’be, Safâ,

Merve’ye, Ben ise senin için, dağlar tepeler aştım.
Saâdet tâa giydirildi, rü’yâda başıma,

Ayağın toprağı serpildi yüzüme sananm.
Ey Câmî hazretleri, sevgilimin bülbülü!

Şiirlerin arasından, şu beyti seçtim aldım:
“Dili aşağı sarkık, uyuz köpekler gibi,

Bir damlacık umarak, ihsân deryâna vardım.”

Ey günahlılar sığınağı, sana sığınmağa geldim!

Çok kabahatler işledim, sana yalvarmağa geldim!
Karanlık yerlere saptım, bataklıklara saplandım,

Doğru yolu aydınlatan, ışık kaynağına geldim.
Çıkacak bir canım kaldı, ey bütün canların cânı!

Uygun olur mu söylemek, cânımı fedâya geldim.
Derdlilere tabîbsin, ben ise gönül hastası,

Kalb yarama devâ için, kapını çalmağa geldim.
Cömerdlerin kapısına, birşey götürmek hatâdır.

Basmakla şeref verdiğin, toprağı öpmeğe geldim.
Günahlanm çok, dağ gibi, yüzüm kara, katran gibi,

Bu yükden ve siyâhhkdan, tamâm kurtulmağa geldim.
Temizler elbet hepsini, ihsân deryân- dan bir damla,

Gerçi yüzüm gibi kara, amel defterimle geldim.
Kapma yüz sürebilsem, ey cânımdan azîz cânân

Su ile olmayan işler, hâsıl olur o topraktan.”

Peygamber efendimize (s.a.v.) olan aşkının çokluğundan ve O’na kavuşmanın heyecâmndan gözünden sel gibi gözyaşı akıtan Şeyh Şâmil, sürünerek Resûlullahın (s.a.v.) huzûr-u şeriflerine geldi. Başta Medîne muhâfızı Hâfiz Paşa, seyyidler, dünyâmn dört bucağından gelmiş olan hacılar, onu heye- canla ta’kib ediyordu. Kabr-i saâdetlerinin kıble tarafına geçip, mübârek ayak uçlarından Resfılul- laha, gönlünün en derin köşelerinden coşup gelen vecd ile:

“Essalât-ü ves-selâm-ü aleyke yâ Resûlallah!

Essalât-ü ves-selâm-ü aleyke yâ Habîballah!’

Essalât-ü ves-selâm-ü aleyke yâ
Seyyid-el evveline vel-âhirîn!” diyerek selâm verince, Resûlullahın (s.a.v.) selâmına mukâbelesi ile şereflendi. Orada bulunanların şâhit olduğu bu hâdiseden sonra Şeyh Şâmil, uzun müddet duâ edip gözyaşı dökerek hasretini giderdi, gönlündeki fırtmalan dindirdi. Şeyh Şâmil, Medîne-i münevvereye geldiğinde hastalandı. Kısa süren bu hastalığında âile efrâdı, berâberinde gelip kendisine hizmet edenlerle ve ziyâretine gelenlerle vedâlaşü. Sultan Abdülazîz’e, Rus Çan’nda rehin bıraktığı çocuklarının kurtarılmasını, Devlet-i aliyye-i Osmâniye’de vazife verilmesini bildiren bir mektup yazdırdı. Sonra başında okunan Kur’ân-ı kerim tilâvetleri arasında, 1287 (m. 1871) senesi Zilka’de ayının yirmibe- şinci gününde Kelime-i şehâdet söyleyerek vefât edip, sevdiklerine kavuştu. Cennet-ül-Bakî’ kabristanlığına defnedildi.

Kategoriler
ALLAH DOSTLARI

ŞEYH MUHAMMED İHSÂN

ŞEYH MUHAMMED İHSÂN; Hindistan evliyâsından. îsmi Muhammed îhsân’dır. Hâfiz Muhammed Muhsîn’ in oğludur. Abdülhak-ı Dehlevî’nin Boyundandır. Silsile-i aliyyeden olan Mazhar-ı Câıı-ı Cânân hazretlerinin olgun halîfelerindendir. Doğum ve vefât târihleri kat’î olarak bilinmemekte ise de, onüçüncü asnn ortala- nnda vefât ettiği bilinmektedir. Muhammed îhsân, gençliğinde tahsil görmemiş, yetişmemişti. Bu sebeple, lüzumsuz ve uygunsuz işlerle meşgûl oluyordu. Bir gece rü’yâsında Mazhar-ı Cân-ı Cânân’ı gördü. Süt ile pirinç pilavı yiyordu. Yemeğinden artanı Muhammed îhsân’a verdi. O da yeyip çok lezzet aldı. Heyecanla uyandı. Bu rü’yânın te’sirinin devâm ettiği günlerde, Muhammed îhsân, Mazhar-ı Cân-ı Cânân’ın talebeleri arasına girdi. Tam bir tövbe ile eski hâlini terketti. Artık bu büyükler yolunda istikâmete kavuşup çok ilerledi. Müceddidiyye yolunda çok yüksek makamlara kavuştu. Kalbi, Alîahü teâlâmn muhabbetiyle nûrlandıı. öyle ki, cenâb-ı Hakkın muhabbetinden kendinden geçmiş bir hâlde bulunur, dünyâyı unuturdu. Bu hâle o kadar çok kapılırdı ki, kendinden geçme ve gönülden yanma, onun husû- siyeti hâline geldi. Birgün Şeyh Muhammed îhsân’ın yamnda birisi, Senâuliah-ı Sebnehlî’ nin şu sözünü nakletmişti: “Senâullah buyurdu ki: Hazret-i îmâm-ı Rabbânî Müceddîd-i elf-i sânî’nin mübârek kalbinden, büyükler yolunun feyz ve nârları, coşkun bir sel misâli öyle akmakta idi ki, kalbde bulunan bütün karartı ve lekeleri silip götürürdü.” Sohbette bulunan bir talebe bu sözü işitince, öyle derinden bir iç çekti ki, kendinden geçip bayıldı.

Şiir:

“Meşgalemiz hep, aşk-ı İlâhîdir.

Derdimiz hep aşk-ı İlâhidir.

Kısacası şu ki:Ömrümüz ve de,

Zamâmmız hep aşk-ı İlâhîdir.”

Şeyh Muhammed îhsân’m kerâ- metleri pek çoktur. Kendisi şöyle anlatır “Bir defâsında bulunduğumuz bölgeyi düşman istilâ etmişti. Ben kendi küçük hücremde (odamda) tam bir tevekkül ile oturmuş, Allahü teâlâmn zikri ile meşgûl oluyordum. Her tarafı istilâ edip, yağmalayan fitnecilerin rahatsız etmesinden Allahü teâlâya sığındım. O gün akşama kadar, fitneci ve yağmacılar her tarafı peri- şân ettikleri hâlde, Allahü teâlâmn izni ile onlardan hiçbiri benim bulunduğum yere gelmedi.”