Oops! It appears that you have disabled your Javascript. In order for you to see this page as it is meant to appear, we ask that you please re-enable your Javascript!

BÜYÜCÜLÜK

BÜYÜCÜLÜK

büyü bozma

büyü bozma

Gizemli güçler kullanarak insana ve doğaya ilişkin birtakım sonuçlar yaratmaya, bu güçler aracılığıyla iyilik sağlamaya veya kötülüğü kovmaya dayanan inançların ve törensel eylemlerin tümü anlamına gelen büyücülük, her insanda buna inanmaya yatkın bir düşünce tarzı bulunduğu sürece evrensel bir olgudur. Psikiyatri, psikanaliz ve antropoloji büyüye dayanan bu uygulamanın mahiyetini, etkilerini ve işlevlerini ortaya çıkarmaya ve açıklamaya çalışır.

«Büyü» kelimesi eskiTürkçe bögü/bügi (gizliyi bilen, bilici) kelimesinden gelir. Eski Türk inançlannda bögüler genellikle tapınaklarda görevli olan ve dinsel törenleri yöneten kimselerdi. Onların olağanüstü güçle donatılmış kişiler olduklarına ve gaipten haber verdiklerine inanılırdı. Sonraları onların yaptıklarına, adlarından dolayı büyücülük denir oldu.

EVRİMCİ YORUMLAR

Pozitivistlere ve çağdaş yorumcuların çoğuna göre büyü, saçma veya akla aykın inançlara dayanır. XIX. yy’m sonunda, Ed-ward Tylor ve James Frazer gibi evrimci akıma bağlı antropologlar, büyüyü insanlık tarihinin arkaik çağlarına kadar götürürler: henüz hiçbir teknik kullanmayan insanoğlu, karşısında ezildiği doğa güçlerinin canlı olduğuna, bir «ruh» (animaj taşıdığına inanır. Bu akıma göre, insan-doğa ilişkisi üç çağdan, daha doğrusu üç evreden geçerek gelişmiştir: büyü evresinde insan animist (ruhçu) bir davranışla, dünyaya doğrudan tapmıştır; din evresinde aşkın (transandantal) bir ruhtan dolaylı olarak şefaat dilenmiştir. Nihayet, bilim evresinde insan, her türlü spiritüel (tinsel) nedenselliği reddetmiş ve niyetlerle bağlı olmayan, bir maddî nedenselliğin varlığını ortaya çıkarmıştır. Bütün insan topluluklan, insanoğlunu «medeniyetse götüren tarihî gelişmede bu üç evreden geçmiş olmakla birlikte, çağımız «vahşiler»! diğer toplumlardan daha yavaş gelişmiş ve bir «ilkel bilim» işlevi gören büyüyü sürdürmüş-
lerdir. Frazer, büyünün, nesnelerin birbirlerini uzaktan, bir çeşi gizli simpati ile etkilediği inancına dayandığını ve büyü törenleri nin iki yoldan yapıldığını söyler. Taklit yoluyla yapılan büyü tören lerine en iyi örnek, homeopati esasına dayanan büyülerdir. «Ay nı nedenin aynı sonucu doğuracağı» şeklindeki inançtan hareke eden büyücü, bundan, parçaya yapılan etkinin bütüne de aynı el kiyi yapacağı sonucunu çıkarır. Mesela fetiş büyüsünde büyü el kişini uzaktan gösterir; fetişe ne yapılırsa, temsil ettiği kişi veyi eşyaya da aynı şey olacağına inanılır.

Bulaştırma yoluyla yapılan büyü törenleriyse, dağılmış bir bü tünün parçalarının kendiliğinden birbirini cezbettiği ve bu parçi lardan birine etki ederek bütünü etkilemenin mümkün olduğu i nancına dayanır. Bir kimseyi hedef alan (iyileştirmek veya aksi ne, kötülük etmek, bağlamak vb için) bir büyü yapmak üzere, ı kimsenin vücudundan, en azından elbisesinden bir parçaya si hip olmak gerekir. Aynı inanca dayanarak, etkilerini ortadan ka dırmak için, bazı tehlikeli hayvanlardan parçalarla (aslan dişi v« ya tırnağı, goril eli, yırtıcı kuşların gagalan vb) muska veya nj zarlık yapılır; bir tutam saç, bir parça tırnak, süt dişi, göbek bı ğı, sahibine zarar vermek veya aksine, düşmanlarından koruma için kullanılır; sahibine simgesel olarak bağlı olan silahlar veyı mücevher gibi eşyalar da, sahipleri üzerinde etkide bulunmak l maçıyla kullanılır.

Evrimciliğin sınırlan

Evrimci kuram, ilkel toplumlarda, etkili bir nedensellik ilke* ne dayalı güvenilir bazı tekniklerin varlığıyla bir çelişki oluştu maktadır. Yeni Gine’nin doğusunda yaşayan Trobriand yerlileı ni uzun yıllar incelemiş olan ve Taylor ile Frazer’i eleştiren Bn nislaw Malinowski (1884-1942), bu yerlilerin kafa yapısının te nik düşünceye tamamen yatkın olduğunu ileri sürer. Bağdaşın olmak bir yana, tersine büyü ve pragmatik zekânın çok yerde bi likte kullanıldığını; pratik zekânın etki gücü rastlantısal veya l nırlı kaldığı durumlarda büyüyle tamamlandığını söyler.

Malinowski’nin kuramını daha da geliştiren Edward Evan Pritchard (1902-1973) Güney Sudan’da yaşayan Azandelerde b yücülüğü, evrenin rasyonel bir temsil sisteminden ve efsunculu fetiş büyüsü, kâhinlik ve tabulara bağlılık gibi birtakım uygulara lardan ayırmanın mümkün olmadığını gösterir. İyi maksada ya| lan büyücülüğü, gizli ve kötü emellerle yapılan efsundan ve fe büyüsü denilen uygulamalardan ayırmak gerekir. Büyücülük g efsunculuk veya cincilik de formüllerle ve ilaçlarla tatbik edi Ama kötü emellerle yapıldığından^ büyü1 nün karşıtı olarak bu kara büyü denir. Fetiş büyüsü ise daha tehlikelidir ve doğuştan a hip olunan genellikle bilinçaltı bir güç gerektirir, (Azandelerin in< bağırsakta bulunduğuna inandığı) bu güç kalıtım yoluyla ailed gelir. Büyücü bu gücünü, bir aracıya ihtiyaç duymaksızın kullan

Büyücülerin veya şeytan çıkaranların sanatı olan kâhinlik ise, < sun ve fetiş büyüsünün neden olacağı kötülükleri önlemeye çalıı
ARZUNUN SINIRSIZ GÜCÜ

Sigmund Freud (1856-1939) büyüsel düşünce mekanizmasının evrei selliğini göstererek bu düşünce tarzıyla çocuğunki arasında benzedi ler kurmuştur. 1

Süt bebeği arzularına karşı bir direnç oluşturan dış gerçeklikle yİ yüze gelmeden önce, arzulan sınırsız güçlü görünür. Narsist dönemi çocuk olaylara sadece kendi iradesinin yol açtığını sanır ve onlan ün me gücü olmadığından sanrılı tatminlerle yetinir: «Şeyler (olaylar) ti virlerinin önünde silinir, bunlara damgasını vuran bütün değişiklik! diğerlerine de ulaşmalıdır. Tasvirler arasında var olan ilişkilerin şeyi (olaylar) arasında da var olması gerektiği varsayılır». Animist olan { cuk, dış dünyanın nesnelerine kendisininkine benzer bir davranış ati der: «Dış dünyaya kendi ruhsal yapısını yansıtır. […] Animizm entelc tüel bir kuram, dünyanın ilk eksiksiz kuramıdır». ,

Freud henüz döneminin evrimci görüşlerinin tutsağı olduğu Totem Tabu (Totem und Tabu, 1942) adlı eserinde, dış dünyayla yüzleşm için etkili araçlara sahip olan toplumlarda büyüsel düşüncenin yetişi yaşta yok olduğunu ileri sürer. Bu düşüncenin sadece saplantı nevra veya paranoyası (ikincil denen ve bir büyüklük deliriumuna yol a$ narsisizm) olan kişilerde devam ettiğini açıklar. Gene de Freud ileti) Uygulamalı Psikanaliz Denemeleri’nde, büyüsel düşüncenin her toplıı da gerçeklik sınavına direndiğini ve yetişkinlerde rasyonel düşünce birlikte varlığını sürdürdüğünü kabul edecektir.

Her insanın çocuksu kalıntısı olan büyüsel düşünce, Batılı toplu larda, akıl tarafından bir çeşit gayrimeşru alana geri itilir: tatmin’ mamış ve bazen de tatmin edilmesi mümkün olmayan arauj (mesela ölümsüzlük) alanı. Ama zaman zaman batıl ayinlerde Beta bir güvence aracı, arzunun sınırsız gücünü ortaya koymanın bir aa olarak birdenbire yeniden kendini gösterir. 1
Büyülü dairesinin içinde ruh çağıran bir büyücü (minyatür, British Museum). Kenarda görülen kişi gerçeği aramakta olan Hıristiyan bir hacının karşılaştığı hayaletlerden birini temsil ediyor.
%
İÇİNDEKİLER

EVRİMCİ YORUMLAR

söz ve hareketin gücü

DÜNYAYLA ÖZGÜL BÎR İLİŞKİ İŞLEVSEL SINIFLANDIRMA SÜREKLİLİK VE ETKİ
BÜYÜCÜ, CADI, ŞAMAN

Marcel Mauss «İsteyerek büyücü olan yoktur» demiştir. Gerçekten de büyücünün fizikî ve psikolojik özellikleriyle diğer insanlardan ayrıldığı durumlar ender değildir, kambur, tek gözlü, kör veya melankolik,’Melik, meczup. Avrupa’da doğa veya ölümle sıkı ilişki içinde olan çobanlık, demircilik, hekimlik, cellatlık, mezar kazıctlığı gibi meslekler büyüye yakınlıklarıyla ün salmışlardı.

Büyücu-hekim ve kâhin, topluluğun rızasıyla i; görür, bu onay, Eski Yunan’da, Azteklerde veya Melanezya’da olduğu gibi onursal bir statünün verilmesiyle onaylanabilir ve hatta bu statü, Afrikalı hükümdarlar arasında görüldüğü gibi politik iktidarla ilintili olabilin Buna karşılık cadı, toplumsal düzeni bozan «hayvani ilişkileri» olan lanetli biridir.

Şaman hem rahip (çünkü tanrıyla konuşur), hem büyücü, zaman zaman da cadıkovucudur (çeşitli yöntemlerle cadıları kovduğuna ve yok ettiğine inanılan kişi). Özellikle Amerika’da ve Asya’da yaygın olan şa-manlık, bir kendinden geçme uygulamasıdır. Şamanın ruhu dünya dip mekânlara yolculuk edebilir, daha doğrusu uçabilir. Bu nedenle, özellikle Amerika yerlileri arasında sık sık bir kuş biçiminde tasvir edilir. Yol* culuk veya uçuşa, genellikle, ruhlarla karşılaşmaya tekabül eden, dramatik dışavurumları olan bir kendinden geçişle hazırlanılır. Bunu izleyen yığılıp kalma evresi, yolculukları sırasında gizli dilini, konuştuğu doğaüstü varlıklardan yardım dileyen şamanın yokluğu»na işaret eder; şaman bu varlıklarla sonucu belirsiz savaşlara da girişebilir. Başka örneklerde, yokluğu terk edilmiş ruhun hastalanmasına yol açan «çalınmış» bir ruhujı peşine düşebilir. Cadılığa karşı mücadele edebilecek şekilde donanmış, dolayısıyla da cadılara pes ettirme gücüne sahip olan şaman, 1 Yeni Gine’de olduğu gibi bazen sıradan cadılarla ve büyücülerle bir arada var olur.

Büyücüler ve şamanlar kötü ruhlan tanıdıklarından, toplumda korku ve kuşkuyla kanşık bir saygı uyandınrlar.
Si
thykelcik (Loango, Kongo). Karnının üstünde boyalı bir çanak da t bu heykelciliğin her tarat çivilerle, tüylerle ve iplerle doludur; hatta bir I parçasıyla bir ayna bile var.

t tu adam (Lome’nin [Togo], Be Mahallesi’nde). Giysisinin üzerindeki ronu kötü gözlerden (nazardan) saklar.
Tabu ise ritüel bir yasaktır ve bu yasaklara uyulmaması halinde intikamcı ruhların etkisinden hemen hemen kurtuluş yoktur.

SÖZ VE HAREKETİN GÜCÜ

Tylor, büyüyü, doğayı etkileme aracı ve «hayalî ilişkiyle gerçek bir ilişkiyi birbirine karıştıran» bir uygulama olarak tarif eder. Gerçekten de büyücülük, büyük ölçüde simgelere dayanır ve nasıl simge gerçeğin yerini alırsa, büyücülükte de hayalî ilişki, gerçek ilişkinin yerini alır. Claude Lévi-Strauss Yaban Düşünce (Pensée Sauvage, 1984) adlı kitabında, simgelemenin zihinsel benzeşim (analoji) mekanizmasından doğduğunu göstermiştir. Benzeşim bir yandan adlandırmaya ve iletişim sağlamaya (dilde, kelime maddî veya zihinsel bir gerçeğin benzeşimidir) bir yandan da sınıflandırmaya ve karşılaştırmaya yarar (kavramlar ve kategoriler benzeşık kelimeleri bir araya getirir). Ama benzeşim aynı zamanda (eksik bir şeyin yerini tutarak) ödünlemek, açıklamak (benzeşik iki şeyin nedeni aynıdır) ve etkilemek işlevi de görür (bir nesneye yapılan, bu nesnenin benzeşiğini de etkiler).

Burada, evrimci kuramdan çok farklı ve Frazer’in eksik bir şekilde izaha çalıştığı tespider ortaya çıkmaktadır. Onun homeopatik büyü adını verdiği şey, sözbilimdeki eğretileme (istiare) sanatım hatırlatmaktadır: bu büyü tekniğinde bir nesnenin yerine benzeşiği olan başka bir nesne koyulur (fotoğraf, resim, heykelcik, isim vb). Bulaştırma yoluyla yapılan büyü ise mecaztmürsel veya daha doğrusu kap-samlama sanatlarına benzemektedir: parça, bütünü temsil eder.

Büyü kavramında, Freud’un de gösterdiği gibi, arzu çok önemli bir yer tutar. Söz ve hareket bu arzuyu tamamlar. Sihirli değnekle bir dokunmak, «abrakadabra» veya «açıl susam açıl» gibi sihirli formüller veya çok daha basit bir örnekle, karşımızda olmayan bir hasmımıza küfür etmek, ulaşılamayan bir gerçeği yaratmak, bir gerçeği temsil etmektir. Yani büyü yapmak yaratmaktır, daha doğrusu yeniden yaratmaktır. Büyücünün, bir benzerini yarattığı (istiare) veya parçalarından yola çıkarak yeniden yarattığı (mecazımürsel) nesne üzerindeki bu büyük gücünden, dünyanın her yerinde çekinilmiştir.

Büyünün bir başka boyutu da, yine Freud tarafından saptanan, yansıtma (projeksiyon) hadisesidir. Söz konusu insan (büyücü, hasta veya mağdur) doğal öğelerde, mücadele edebildiği ve yenebildiği kendine benzer varlıklar tahayyül eder. Büyücü, zekâya ve iradeye sahip varsaydığı varlıklarla ilişkidedir. İngiliz filozof David Hume’un daha XVIII. yy’da söylediği gibi: «İnsanoğlu bütün canlılan insana benzer sanmak ve nesnelere insan özellikleri yakıştırmak eğilimindedir.» Büyücülük, insanbiçimci bir tutumla «her neden bir niyetin sonucudur» derken, bilimsel metodun ana ilkelerinden biriyle tamamen ters düşmektedir. Bilimsel düşüncede, olaydan tamamen bağımsız olan neden, herhangi maksat, herhangi bir ereklik taşımaz.
El falı (Hindistan’da). Bazı kaynaklara göre, el çizgilerini inceleyerek geleceği görme sanatı en eski Veda metinlerinde yer almaktadır.
Simyacı kazam (XVI. yy’dan kalma bir eserdeki resim; British Library). Araplardan diğer uluslara geçen simya, XII. yy’dan itibaren Batı’da gelişti.
DÜNYAYLA ÖZGÜL BİR İLİŞKİ

Büyünün pratik boyutuna dikkati çeken ve bu nedenle büyüyü, dünyayı anlamaya ve etkilemeye çalışan diğer faaliyederden ayıran birçok araştırma yapılmıştır.

Büyü ve mitoloji

Mitoloji, bir yaradılış efsanesinden hareketle dünyayı ve insanın dünyadaki yerini anlamaya ve anlatmaya, toplumsal kurallar getirmeye çalışır. Mitlerde, tıpkı büyüde olduğu gibi, acımasız doğa güçleri, akıl taşıyan kişiler olarak temsil edilir ve bu kişilerin eylemleri artık birer doğa olayı değil, birer iradî olay sayılır. Aynı şekilde büyü, iradî güçleri kullanmaya veya engellemeye çalışırken, bu güçlerden aslında iradî olay denilecek etkiler bekler.

Yaradılış miti, hem doğayı hem kültür olgusunu, hem de kültürle doğanın tarihî farkını dikkate alır, ama ikisinin arasındaki sınır çözülemeyen bir sorundur: kültür, yani insan etkisi nerede başlar? Doğa güçlerinin kötü etkilerine nasıl karşı koyulur? Gizli doğa güçleriyle nasıl uyuşulur? Kültürün doğaya karşı zaferi denilebilecek ak büyü, büyücünün uyanık zekâsı sayesinde, tekniğin başedemediği kargaşadan kurtulmanın yolunu bulur. Buna karşılık kara büyü, kültürün içinde kalarak zarar vermek üzere, kötü güçleri kullanır. Fetiş büyüsündeyse, kötü güçler bazı insanların özel hayatına girer ve böylece bu insanlar, farkında bile olmaksızın, birer kötü canlı haline gelir. Nihayet, tabu, kültürel açıdan belli bir gruba ait veya belli bir gruba özgü olduğu için (mesela seksle ilgili tabular) veya kültürel açıdan belirsiz olup (gıdayla ilgili tabular gibi) doğayla kültür arası bir sınırda kaldıkları için, kimi nesnelerden sakınmak demektir.
Hermes Trismegistos (Siena Katedrali). Astroloji, büyü ve simya incelemelerinin efsanevî yazan Trismegistos, bilim geleneğinin kaynağı olarak kabul edilir. Tycho Brahe, Johannes Kepler, Giordano Bruno ve Isaac Newton bu bilim geleneğine bağlı kaldılar.
Büyü ve din

Büyü de, din de, insanüstü güçlere ve canlılara inanır. Büyü, renin içkin bir düzeni olduğunu var sayaç doğayı, insana doğ dan etki gücü olan ve buna karşılık, insanların da üzerinde et olabildiği bağımsız birimler bütünü şeklinde tarif eder. Dinse, sine, genellikle evreni yarattığına inanılan, dünyaya hükmec ulu bir güce dayanır.

1912’de sosyolog Émile Durkheim’ın (1858-1917) söylediği bi, büyünün boyutu insan boyutudur ve bu nedenle dine ters ı şer: «Büyücü ile kendisine başvuran insanlar arasında ve aynı kilde, bu insanların birbirlerine olan ilişkileri, aynı tanrıya inaı insanların arasında oluşan inanç birliğine benzeyen kalıcı bir i ki değildir. Büyücünün müşterileri İtdır, müminleri değil…»-büyücü, bir loncaya dahil olmak dalstemez: «Genellikle yalı bir insandır; topluma karışmaz, aksine toplumdan kaçar.»

Frazer, Mauss ve Malinowski’nin dedikleri gibi, büyü, büyü başvuran insanın şahsî değerinden veya yapılan işin ahlakî an mından tamamen bağımsız, yararcı ve işlevci bir niteliğe sahip Büyü, görünmez güçlerle pazarlık veya: (kimi kurban törenler böyle yorumlamak mümkündür) «takas» yoluyla etkisini gös rir. Yahut da, herhangi bir teknik gibi, şaşmaz kabul edilen bir zi formüllerle etkisini gösterir.

Demek ki din ile büyü arasında, dinin genellikle büyüye şj dede karşı çıkmasını da izah eden, mantıkî, metafizik ve ahli bir karşıtlık söz konusudur. Musevîlik gibi Hıristiyanlık ve İsla da, şeytanî bulduklan büyücülüğü yasaklamıştır. Uiberis koru (IV. yy başı) büyüye inananlan cezalandırma ve Kudas ayinind mahrum etme karan almıştır. Aquino’lu Tommaso’nun «aşırı di darlığın doğurduğu batıl inanç» ile «ruhunu şeytana kaptırma] arasındaki farkı dikkate alarak büyücülük suçlamalarında çı dikkadi davranılmasını önermesine rağmen, XVIII. yy’a kad Avrupa’da büyücülük suçuyla yargılama, mahkûmiyet ve idj çok yaygındı. Ancak, büyücülük ile din arasında, bazı özel d rumlarda, biri diğerinin eksiğini kapatmak üzere, âdeta gizli \ anlaşma oluşmuştur. Din, asırlık halk korkularının mirası olan \ ya (şifa verdiğine inanılan azizler, ikona fetişizmi gibi) yerel rit rin saptırılmasıyla ortaya çıkan batıl inançları, neredeyse bir do ma gibi benimsemiştir. Buna karşılık, büyücüler, güçlerini kayb< tiklerinde dine sığınmışlardır. Şamanizmse din ile büyünün, l şefaatçinin benliğinde birleştiği, farklı bir hadisedir.

Büyü ve teknik

Büyü, bilgi ve beceriden oluşan özel bir teknik gerektirir. Bu bi ve beceri doğuştan gelebileceği gibi, mistik yollarla, hatta öğrena yoluyla edinilmiş de olabilir. Büyü, ritüel ayrıntılara öylesine sayg lıdır ki, bu nedenle zaman zaman saplantı derecesinde takıntılı b davranış olarak da nitelenmiştir. Bunu ileri sürenler, bir teknik işlet söz konusu olduğunda, bir ara işlemi veya bir unsuru adamanın ys pılan işin sonucunu değiştirmek demek olduğunu unutmaktadır. B kural büyü ritüeli için de geçerlidir: uygulamada bir detayın atlanml sı işi bozar. Büyü bir semboller bağdaşımıdır. Bunun yanı sıra, müj terisinin veya kurbanının haberi olmaksızın etki eden maddî bire kim sonuç alıcı tekniklere de (mesela uyuşturucu, zehir) başvurma! tan çekinmez. Teknik de, kendi alanında, ama büyüye nazaran alı nen, birtakım büyülü işlemlere başvurudur: Teknik ne kadar kanru şık ve ne kadar çok raslantıya dayanırsa, bu işlemlere o kadar çok il tiyaç duyulur. Mesela demircilik, dünyanın ateşinden doğmuş den nî bir tekniktir. Aynı şekilde, ölümle oynayan tıbbın, insanların yi şamlanru devam ettirmek için başvurduklan ziraat veya avcılık gil daha günlük faaliyederin de birtakım gizfei, inançlan vardır.

Büyü ve bilim

Yukanda, günümüzün bilimsel anlayışıyla, büyücülüğün kaj şıtlığından bahsettik. Büyü değişmez bir töreye ve duygulara da yanır. Bu nedenle, Bachelard’a göre, çağlar boyunca büyü, bulgu lannı «soğuk» deneysel metodlarla doğrulamaya çalışan bilimsi düşünceyi baskı altında tutmuştur. Ancak, modem bilimin doğu şunda, Rönesans’ın büyücü-filozoflannm bilgiye verdikleri uk değerin çok büyük bir etkisi olmuştur. Bu filozoflara göre, derur bilgi bir bütündür; astronomiyi astrolojiden ayırmak mümküı değildir; basmakalıp kural öğrenmeyle deney birbirini tamamlaı Pico della Mirandola «büyü, doğa bilimlerinin uygulamak kısmı dır» demiştir. Newton gibi bir bilim adamı da, merkezi Prag olai hermesçilikle bağının kopmamasını sağlayan simya çalışmaların dan hiç vazgeçmemiştir. Yani, bilim büyüden doğmamıştır ama çalışmalarından çok faydalanmıştır.
«
BÜYÜCÜLÜK
.EVSEL SINIFLANDIRMA

yra kadar verilen bilgilere ve antropologların incelemeleri-arak, büyücülüğü, işlevlerine ve amaçlarına göre, beş ı toplayabiliriz.

t gücünü artırmak. Doğa güçlerini kandırarak, saptı-Cveya ehlileştirerek yapılan birçok büyü, insanı, mücadele l zorunda olduğu doğal çevresi karşısında (avcılık, balıkçılı, savaşlar…) daha güçlü kılmayı veya insana (başkalaş-ktan etkileme gibi) doğaüstü güçler kazandırmayı hedef-ı denilen usullere beyaz büyü adı verilir. İnsanlara za-eyi hedefleyen ve bu nedenle yasaklanan ve cezalandırı-nalara da kara büyü, üfürükçülük, efsunculuk veya ca-i isimler verilir, a. Koruyucu ritler ve (Tanrı rızası için yapılan adaklar, , nazarlık gibi) koruyucu büyüler insanı doğa güçlerinden ı büyüden korumayı hedefler.

l Yine faydalı denilen bazı büyüler, kurbanına biyolojik ve-olojik etkisiyle zarar vermeye çalışan kara büyüye veya ı etkisiz hale getirmeye, kötü muskayı çözmeye çalışır. Budu bazen dokunmak, bazen dualar okuyup üflemek, bazen an ilaçlarıdır. Kurban, yani hasta bazen kendi kendine şi-: ruhu, geçici olarak, daha güçlü bir bedene, mesela büyü-ı bedenine girer ve kara büyüden kurtulur.

duyu ve kehanet. Gözün göremeyeceğini görmek, , geçmişi ve geleceği bilmek çok eskiden beri başvurulan erdir ve bilimötesi olma iddiasındaki astroloji, iskambil Ifalı, rüya tabiri, toprak falı, ruh çağırma, ispritizma gibi giz-erde önemli yerleri vardır. Burada iki medyum söz konu-; bilici ruh ve bir dış medyum; onun söyledikleri ve söyle-edikleri ancak bir çıraklık ve öğrenme dönemi geçirmiş ve ı yorumları (tanrılann işareti, kuşların uçuşu, hayvan ke-, kristal küre, kahve telvesi, yıldızların durumu, çekilen , rüya, atılan taşlar..¿Brb) öğrenmiş olanlarca çözülüp yo-abilir. ^

r. Tabu kelimesi Polinezya dillerinden alınmıştır. Tabu, ası çeşitli şekillerde cezalandırılan dinî, sosyal ve doğa-ı yasaklan ifade eder. Doğaüstü yasakların başında, ı koyduğu kurallara uyulmaması halinde doğal ve kötü ı hışmına uğranacağı inancına dayanan yasaklar gelir. En-r cinsin toplumda oynadığı role, sosyal işleve ters düş-esela kadının silah taşıması veya erkeğin yemek pişirme-> tabulardır. İkinci bir tip yasak (kadınların âdet görmesi ganin insan bedenine sızması şeklinde yorumlanan hadi-kveya toplumun normal kabul ettiği ölçülere nazaran sap-ı ucube denilen insanlarla ilgili yasaklardır.
Simgesel açıdan doğal ile doğaüstünün kanştığı bu iki tip tabunun yanı sıra, kara büyünün kullandığı ve bu nedenle yasaklanan kimi eylemler veya ayna kırmak, merdiven altından geçmek gibi, sadece uğursuzluk getirdiğine inanıldığı için yapılmaması gereken bazı şeyler de vardır. Aynca, bu tabuların bir kısmı da son derece tutarsızdır: mesela 13 sayısı Azteklerde yeniden başlamanın, Eski Yunan’da yaratıcı gücün simgesidir (Zeus on üçüncü tann-dır). Halbuki pek çok toplum, on üçü uğursuz bir sayı olarak kabul eder.

SÜREKLİLİK VE ETKİ

Kimilerine göre büyücülük, hokkabazlık gibi bir kandırmaca ve yutturmacadan başka bir şey değildir. Zaten hokkabazların çoğu da kendilerini sihirbaz diye tanıtmaz mıi Ancak, bu görüşün haksız olduğunu gösteren çok sayıda örnek mevcuttur. Her şeyden evvel, ritüel adı altında gizlenmiş de olsa, son derece başarılı bir teknik kullanıldığı herkes tarafından kabul edilmektedir. Aynca, kullanılan simgesel sistemin, psikosomatik sonuçları gözlenmiş etkililiği de kabul edilmektedir: modem tıp, çok sayıda plase-bo sonucu iyileşme veya büyü ile ölüm vakası teşhis etmiştir. Büyü ile ölüm vakalarında ölüm nedeninin, öleceğine inanan insanların yaşadığı şiddetli korku olduğu gözlenmiştir. Ölüme bu psikolojik basla neden olmaktadır: otonom sinir sistemi bozulmakta, iç salgı bezleri çalışmamakta ve bunun sonucunda kan basıncı ve tansiyon düşmekte ve kalp sektesiyle ölüm gelmektedir. Aynca, ayinlerin, zor bir durum karşısında uygun davranışı gösterecek şekilde, heyecanı kontrol altına almayı öğretmek demek olduğu da bilinmektedir.

Büyünün sadece belli bir kültürel ortamda etkili olabilmesini, büyü ile inanç arasındaki bağ açıklar. Kuşkucu olduğu ve dolayısıyla da kendini koruyabildiği için, yabancının daha büyük bir büyüleme gücüne kısacası daha büyük bir güce sahip olduğuna inanılır. Zaten, toplumun büyüye olan inancı, çevresinin de etkisiyle bireyin büyüye inancı ve büyücünün (çeşitli hilelere başvursa da) kendi gücüne olan inancı arasında, Claude Lévi-Strauss’un da açıkladığı, bir zincirleme etki olduğu bilinmektedir.

İnançların sürekliliği

Tarihöncesi çağlara ait birçok duvar resimleri ve heykelcikler (av bereketli geçsin diye veya çocuk sahibi olmak için) tanrılara yapılan adak ayinlerini göstermektedir. Bütün Antikçağ medeniyetlerinde olduğu gibi firavunlar devrinde Mısır’da ve Eski Yunan’da da büyünün önemli bir yeri vardı. Bu medeniyetlere ait pek çok fetiş ve tılsım ortaya çıkarılmış; kehanede ve büyüyle ilgili yazılar ele geçirilmiştir. «On iki Levha Kanunları» denilen Ro-ma’nın ilk devirlerine ait kanunlarda büyücülüğe karşı cezalar öngörülmüştür. Bütün Akdeniz ülkelerinde olduğu gibi, Eski Ro-ma’da da kem göze inanılmış, sakınmak için, hâlâ pek çok ülkede görebileceğimiz usullere başvurulmuştur (bir okun deldiği göz resmi, açık el, erkeklik organı). Ortaçağ’da aşk iksiri hemen hemen her yerde kullanılmaktaydı. Ortaçağ zaten büyücüleri, perileri, kâhinleri ve cadılarıyla meşhurdur.

Büyücülük Mağrib ve Orta Doğu’da (cinler, üfürükçüler), Okyanusya’da (büyücüler ve kâhinler), Asya ve Amerika’da (daha çok Şamanizm şeklinde) bugün de çok yaygındır. Günümüzün sanayi toplumlarında da kaybolmamış, aksine, bazen gizlenmek zorunda kalsa da, hâlâ yaşamaktadır. Zannedildiğinin aksine sadece kırsal kesime sıkışıp kalmamış; medyumların, cincilerin, sihirbazların, manyetizmacıların, geleceği okuyanların ve basın yayının da desteğiyle modası hiç geçmeyen astrologların kol gezdiği büyük şehirlerde de var olmaya devam etmektedir.

Zannedildiğinin aksine, büyüye başvuranlar sadece saf ve cahil insanlar değildir: hepimiz tahtaya vurmak gibi, sabah yatağın sağ tarafından kalkmak gibi, önce sağ çorabı giymek gibi, yan oyun yan takıntı, manasız birtakım batıl inançlara sahibizdir. Aynca, bilim ve teknik hızla gelişirken ve sahip olunan bilgiler artık sokaktaki insanın kavrayamayacağı kadar karmaşık hale gelirken, bilim insanlarını birer yarı-tann, çevremizdeki evreni de insan aklının kavrayamayacağı bir mucize olarak görenler de çoktur.

Philippe Laburthe-Tolra ve Jean-Pierre Wamier’nin dediği gibi «İlahî bir evrende, saplantı ve mucize tabiî ki çoktur. Gerçeküstü hayallerin sadece bilim-kurguyla sınırlı kaldığı, algının dahî mekanikçi hale geldiği teknik bir dünyada, insanlar artık melekler değil, uçan daireler ve uzaylılar görmeye başladılar». Büyücülük, sıkıntı ve çaresizliğin ilacı olmaya devam ettikçe her zaman ve her yerde var olacaktır.

Jacques Lacan’ın «eksikliğin yarattığı zihniyet» dediği büyü, demek ki insanın ayrılmaz bir parçasıdır. □
Bir Güney Afrika kabilesinin killini.

Nesneleri istediği gibi kullanabilme yeteneğine sahip bu kâhin önündeki nesnelerin konumuna bakarak yalnız kendisinin açıklayabileceği bir mesaj verir.
ABRAKADABRA

Bu formülün, İbranîce öldürücü darbe anlamında abreg ad habra deyiminin bozulmasından kaynaklandığı konusunda genel bir kanı vardır. Ortaçağ’da gelecekten haber vermek ve hastalan iyileştirmek amacıyla kullanılan bu buyruk, aşağıdan yukarıya doğru, ilk harfi A’dan kelimenin tamamının oluşmasına kadar giderek genişleyen 11 sıradan oluşuyordu. Böylece oluşturulan bu üçgen, muska haline getirilip bir iple boyna asılıyordu:

ABRAKADABRA ABRAKADABR A B R A ,K A D A B ABRAKADA A B R A K A D A B R A K A A B R A K ABRA A B R A B A

Harflerin düzenleniş biçimi bir çeşit huniye benziyor ve bunun kötü güçleri yutacağına inanılıyordu. Muskanın okunuşu, yukarıda soldan sağa, aşağıda sağ kenardan yukanya doğru oluyordu. Sol taraftaysa sihirli harf A (alef, İbranîce alfabenin ilk harfi) tekrarlanmış oluyordu.
AYRICA BAKINIZ

—*• ibjnsu ayinler ve dinî törenler —- BSD Durkheim (Émile)

—»- IBjUSu Lévi-Strauss (Claude) —► BED Malinowski (Bronislaw)

—»• BED maske —► BSD totem ve totemcilik

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.