Bü GİBİ MÜNAZARALARI ASHÂB’IN MEŞVERETİNE VE SELEFİN KARŞILIKLI KONUŞMALARINA BENZETEREK ONLAR İLE KARIŞTIRMANIN AÇIKLAMASI

Bilmiş ol ki, bunlar, insânları bu yola çekerek: «Bizim mübâhaseden
gâyemiz, gerçeği açığa çıkarmaktır. Zîra aranan gerçektir. İlimde,
mânâyı bulmak için, düşüncenin ve fikirleri karşılaştırmanın fayda ve
te’sîri büyüktür. İşte Sahâbe-i Kirâm’ın da (R.A.) âdetleri böyle idi.»derler. Nitekim mîrasda, dede ile kardeş mes’elesi (106a), şarap içenleri
had mes’elesi (106b), içtihadında yanılan İmâm’a tazminin borç
olması, Ömer’den (R.A.) korkarak çocuğunu düşüren bir kadına
Ömer’in diyet vermekle hükm olunması ve diğer ferâiz mes’eleleri ve
benzerî mes’eleler ile Şâfi’î, Mâliki, Ahmed b. Hanbel, Muhammed b,
Haşan, Ebû Yûsuf ve diğer âlimlerden (Allah onlara rahmet etsin) nakledilenler
gibi.
Sana yapacağım şu açıklama ile, bu karıştırmalarını kolaylıkla an
layacaksm. Hakkı aramak için yardımlaşma, dînin icâbındandır. Fakat
bunun sekiz şartı ve alâmeti vardır.
1 — Bu kabil araştırmalar farz-ı kifâye’den olduğu için, farz-ı
ayn’ları bitirmeden bununla uğraşmamak. Üzerinde farz-ı ayn borçlan
dururken, hakkı aramak için farz-ı kifâye ile uğraşıyorum diyenler
yalancıdır. Bu vaziyet, kumaş dokuyup dikmekle uğraşan bir beynamâzın,
bunu yapmaktaki gâyem: «însânları çıplak namâz kılmaktar
kurtarmaktır.» demesine benzer ki, bu da bâzan böyle olur ve vukuu
da mümkündür. Nitekim fakîh’in, hılâf ilminde bahsedilen nâdir
mes’elelerin vukuu’nun mümkün olduğunu zannetmesi gibi. Münazara
ile uğraşanlar ise kendilerine farz-ı ayn olan bir çok şeyleri ihmâl
ederler. Bir kimse, derhâl iâdesi gereken bir emâneti varken onu
Ödemeden en büyük ibâdet olan namâz kılmağa başlasa bile, Allahta
Teâlâ’ya âsî olur. Kişinin muti’ sayılması için, vaktine, tertibine ve
şartına riâyet etmeden yalnız yaptığı işin ibâdet cinsinden olması
kâfî değildir. (İbâdet olması için bütün bunlara riâyeti şarttır.)
2 — Bu münâzaradan daha mühim bir farz-ı kifâye olduğunakani*
olmayacak. Eğer bundan daha mühim bir farz-ı kifâyenin var”
lığı kanâatinde iken, hâlâ münazara ile uğraşırsa (Mühimmi ehemm
üzerine tercih ettiği için) günâhkârdır. Bu, şurada taraflarına bakılmamış,
susuzluktan ölüme mahkûm olanlara su bulmak imkânı varken,
kan almak ilmiyle uğraşan kimsenin hâline benzer. Sanır ki, bu
farz-ı kifâyedir. Eğer bir memlekette bu meslek erbâbı olmasa insânları
ölüme mahkûm olur. Kendisine bu işi yapan daha bir çokları var
dense, cevâbında: «Başka bilenlerin bulunması bunun farz-ı kifâyeliğini
kaldırmaz.» der. İşte memlekette ihmâl edilmiş daha mühim
farz-ı kifâyeler dururken, münâzara ile uğraşanların hâli, susuz(106a)
Ebû Bekir (R.A.) vârislerden dede ile kardeş bulunduğunda, dede’yi baba
yerine tuttu. İmâm-ı A’zam da bunu kabûl etti. Zeyd b. Sâbit, hangisi kârlı ise onu
kabûl etti. Şâfi’î de, bununla fetvâ verdi.
(106b) Şarab içene 80 değnek vurulur. Buhârî’deki rivâyete göre bir kısmı bunu
kabûl etti. 40 değnek de vurulur. Müslim’deki rivâyete göre diğer bir kısmı da bunukabûl etti.luktan ölüme mahkûm kimseler varken onlara bakmayıp kan almayı
öğrenmeğe uğraşan kimsenin vaziyetine benzer.
Fetvâ’ya gelince : Müslüman memleketlerinde fetva verecek bir
çok kimseler bulunduğu hâlde nice farz-ı kifâyeler vardır ki fakîhler,
bunları ihmâl etmiş ve aslâ taraflarına bakmamışlardır. Bunların en
mühimlerinden biri de tabâbettir. Öyle ki, çok memleketlerde şer’î hü­
kümlerde sözüne îtimâd edilir müslümân tabîb yoktur. Böyle iken îakîhlerden
hiç biri bu mevzûyu ele almaz. (107)
Yine bunun gibi, erar-i mâ’rûf, nehy-i münker, farz-ı kifâye’den
iken, münazara eden kimsenin meclisinde, (erkeklere, giyilmesi yasak
olan) ipek elbiseyi giyen (ve benzerî) yanlış hareketlerde bulunanlar
varken bunlara aldırış etmez de, vukuu’u çok ender olan, olsa bile onu
bilecek daha nice kimseler bulunan bu gibi farz-ı kifâye’ler ile Allahu
Teâlâ’ya yaklaşacağını zanneder. E n e s (R.A.) rivâyet ederek
der k i :
«Peygamber Efendimize : «Emr-i ma’rûf, nehy-i münker ne zamâu
terk edilir?» diye sorulmuş, cevâbında: «Hayırlı adamlarınızda gevşeklik,
[müdâfaada çekimserlik] hâli görüldüğü, fcnâ adamlarınızda fuhuş
ve zinâ çoğaldığı, idâri işleriniz küçüklerin ve ayale takımının eline
geçtiği, fıkıh ilmi de rezîl kimselerin eline düştüğü zamân» buyurmuştur.»
(108)
3 — Bu gibi münâzaraya girecek olan bizzât müetehid ve kendi
re’yi ile fetvâ verebilecek seviyede olmalı; Şâfi’î, Hanefî gibi imâmlarm
mezhebiyle münâzaraya girip işine geldiğini bir imâm’dan, işine
geldiğini dîğer imâm’dan almak sûretiyle olmamalı, Sahâbe ve İmâmlann
yaptığı gibi olmalıdır.
(107) Nitekim İmâm Şâfi’î (R.A.) : «Bu mühim işi gayr-i müslimlere bırakmakla
müslümânlar, ilmin üçte birini kaybetmişlerdir» demiştir.İctihâd mevkiine yükselemiyenler, bu asırda olanlar gibi, kendilerine
sorulan mes’eleye, ancak bağlı bulundukları mezheb imâm’mdan
naklederek cevâp verirler. Eğer imâm’ının ictihâdmı zayıf bulursa,
onu terk etmesi câiz değildir. Binâenaleyh başkasının ictihâdiyle
fetvâ veremeyeceğine, mezhebi de bilinmiş olduğuna göre, daha mü
câdele etmesinde ne kâr var? Eğer bir mes’elede şüphe ederse uygun
olan: «Ben bunu anlayamadım, belki bağlı bulunduğum mezheb imâ-
mının bu bâbda bir cevâbı var, fakat ben bilemiyorum; çünkü ben
başlı başına bir müctehid değilim.» demesi lâzımdır. Münâkaşası yapılan
mes’elede mezheb imâm’ının iki sözü varsa bâzan bir tarafa
meylederek benim nazarımda bu daha uygundur diyebilir. Halbuki
şimdiki mübâhaseciler bu gibi mes’elelere aslâ yaklaşmaz da ayrılıkları
kat’î olan mes’eleler üzerinde dururlar.
4 — Vuku’ bulmuş veyâ yakında vukuu’u muhtemel olan mes’eleler
münâkaşa edilmelidir. Zîra Sahâbe-i Kirâm (R.A.) bütün meşveretlerini
yeni olmuş veyâ yakında olması ihtimâli mevcûd bir hâdise
için yaparlardı. Halbuki şimdiki mübâhaseciler, insânların muhtâç
oldukları mes’eleler üzerine değil, belki gelişi- güzel mücâdele mevzuu
olacak, davul sesi gibi her tarafa duyurup adam toplayacak lü-
zûmsuz mes’elelerin münâkaşasını yapar, sık sık görülen vak’alara
hiç temâs etmezler, ve bunlar ihbârîdir; yâni «falanca rivâyet etti,
falan kitâpta yazıyor, bunlar köşe bucak mes’eleleridir. Bu gibi toplulukta
bunlar konuşulmağa değmeyen şeylerdir.» derler. Mübâhasedeki
gâye, hakkı aramak olup hakikati bulmakta selefden gelen haberlere
dayanırken «Bu mes’ele ihbârîdir veyâ bu köşe bucak mes’elesidir,
meclisde konuşmağa değmez» diyerek bu gibi mes’eleleri terk
etmeleri cidden şâyân-ı hayrettir.
5 — Münazaranın büyükler huzûrunda ve halk arasında olmaktan
ziyâde, tenhâ yerlerde olmasını tercih etmektir. Zîra tenhâ
yer, aklı bir noktaya teksif eder. Zekâ ve düşünceyi toplamağa, gerçeği
anlamağa daha elverişlidir. Halk arasında mübâhasede riyâ [gösteriş] tehlikesi ve haklı haksız, üstün gelme hırsı uyanır. Halbuki sen
bilirsin ki, münâzaralarmı meclislerde ve büyükler huzûrunda yapmak
istemeleri Allah için değildir. Bunlar arkadaşı ile başbaşa kalınca
hiç de konuşmaz; hattâ sorduğuna bile cevâp vermez. Ama büyüklerden
biri gelse veyâ bir cemaat bulunsa hîie bâbında hiç bîr şey bı­
rakmaz, söz ebesi olmak için her şeyi sayar döker.
6 — Münâzara edecek olan, gerçeği aramakta kaybını arayan
kimse gibi olmalıdır. Kaybını kendisinde veyâ yardımcısında bulması
arasında bir fark gözetmemelidir. Münâzara ettiği zâtı düşmân değil,
yardımcı tanımalıdır. Kaybettiğini bulduran kimseye teşekkür ettiğigibi, hatâsını bildiren ve gerçeği gösteren zât’a da aynı şekilde teşekkür
etmeli, ona ikrâm etmeli ve kendisi de memnûn olmalıdır; onu
kötülememelidir Sahâbe’nin (R.A.) müşâveresi böyle idi. Hattâ
Hazret-i Ömer (R.A.) cemâat huzûrunda hutbe’de iken bir kadın
sözünü red edip hatâsından dolayı kendisini ikaz edince, Hazret-i
Ömer: «Bir erkek yanıldı, bir kadın doğruyu buldu.» diyerek
memnûniyetini açıkladı (109).
H a z r e t – i A l i ’ den (R.A.) bir mes’ele soruldu. Hazret-i
Ali (R.A.) cevâp verdi. Adam «Öyle değil, böyledir.» deyince : Hazret-i
Ali: «Ben yanıldım, sen doğruyu buldun. Her âlimin üstünde
âlim vardır.» buyurdu.
(Küfe Valisi) E bû Mûsâ’l-Eş‘arî hazretlerine biri sordu
:
— Muhârebede öldürüp neticede ölen nerededir? Ebû Mûsâ:
— Cennettedir, demesi üzerine, bunu duyan İ b n Mes’ûd
H azretleri:
— Belki Vâli suâli anlayamadı, bir daha git, diyerek adamı üç
def’a E b û Mûsâ ’ya gönderdi. Üçünde de E b û Mûsâ:
— Benim bildiğim bundan ibârettir, deyince, İbn Mes’ûd:
— Eğer Allah yolunda hakkı bularak öldürüldü ise cennetliktir,
demesi üzerine, E b û Mûsâ:
— Doğrusu budur. Bu âlim varken benden bir şey sormayın, dedi.
İşte doğruyu arayanlar böyle insâflı olur.
Eğer bu mes’eleyi şimdiki bayağı bir fakîh’e anlatsa İ b n M e s –
û d ’un sözünü kabûl etmez ve hemen i’tirâz ederek, İ b n M e s ‘ û d –
’un : «Eğer hakkı bularak öldürdüyse» sözünü reddeder ve «Buna lü­
zum yok, çünkü bu herkesin bildiği bir şeydir.» derdi.
Bugünkü münâzaracıların vaziyetine dikkat edersen görürsün
ki, hakikat, hasmmm sözünde tecellî edince yüzü karanr, rezîl olur,
bütün imkânlarıyle ona üstün gelme çâresini arar, kendisini ilzâm
edeni, ömrü boyunca yerer ve kötüler. Sonradan da gûyâ gerçeği aramakta
kendisini Sahâbe’ye benzetmekten de utanmaz.
7 — Münâzara ettiği yardımcısının (sûretâ, hasmı ise de, gâye
gerçeği aramak olduğuna göre, aslında hasım sûretinde yardımcıdır.)
başka delîle, bir şüpheden başka şüpheye geçmesine engel olmamak.
(109) Hazr e t – i Ömer, hutbesinde «Peygamber zamânında mihr [Nikâh
paralan] 400 dirhemi geçmiyordu. Nedir siz arttırıp duruyorsunuz? Artan kısmım hazîne’ye
alacağım.» deyince, Kureyş hanımlarından bir tânesi bu husûsda Âyet-i Kerî-
me’den delil getirerek nikâh paralarının arttırılmasında bir mahzûr olmadığını söyleyip.
Ömer’in sözünü reddetti. Bunun üzerine Ilazret-i Ömer de; «Allah’ım, sen afv et, herkes
Ömer’den fakîhdir.» diyerek yine ayın minberde sözünden döndü ve gerçeği kabûlEskilerin mücâdelesi böyle (samimî) idi. Bunun gibi mücâdele ars ı-
sındaki: «Bu söz beni ilzâm etmez, tenâkuz’a düştün.» gibi, lehine o 1-
sun, aleyhine olsun, bid’at ‘sözleri çıkarıp atmalıdır. Çünkü gerçef ;e
dönmek dâima boş sözü nakzeder. Binaenaleyh evvelki sözünü bozt uyor
diye kabûl edilmemesi doğru olmaz. Halbuki şimdiki meclisleri 3e
cereyan eden mühâzaralar hep bu gibi mübâhase ve mücâdeleler i ,1e
geçer. Hattâ delil getiren bir aslî kaaidenin kendi kanâatınca t )ir
illet ile m aiûl olduğunu iddiâ eder. Hasmı «Bu kâidedeki hükmün 1 bu
illetle m aiûl olduğuna delilin nedir?» Diye sorunca: «Bu hüküm i ıslında
şu illet ile maiûldür. İşte bu hükümden benim anladığım t mdur.
Senin daha kuvvetli delilin var ise anlat da onun üzerinde du ralım»
der ve «Bu mes’elede senin anlamadığın daha başka mânâ 1ar
var fakat anlatmam, çünkü anlatması bana düşmez» demekle ta ıarruzunda
direnir. «Mâdem ki bildiklerin var, onları söylemen lâzı m.»
der. i’tirâz eden anlatmamakta ısrâr eder ve: «Anlatmak bana c iüş-
mez» der. Münâzara meclisi, bu gibi boş sözlerle sona erer. Bu mii ;kin
bilmez ki, «Bilirim fakat söylemem veyâ söylemek benim borcum değil.»
dediği, şerî’ata karşı sırf bir yalancılıktır. Zîra eğer bir şey bilmiyor
ve yalnız hasmını ilzâm için böyle söylüyorsa, bu adam bi imediği
hâlde «Bilirim» demekle fâsik ve yalancıdır. Allahu Teâlâ’yg t âsî
olup hışmına uğramıştır. Eğer gerçek biliyorsa, şer’î bir hükmü gizlemesi
bakımından yine fâsiktir. Halbuki öğrenmek için dîn ka: rdeşi
kendisinden soruyor. Vereceği cevâp doğru ve sağlam ise, onu he ¡men
kabûl edecek: zayıf ise, zayıflık cihetlerini anlatacak ve dîn kar deşini
cehâlet karanlığından ilim aydınlığına ulaştıracak. Soruldu ktan
sonra, dînî bir mes’eleyi bildirmenin vâcib olduğunda ihtilâf yo ktur.
Onun: «Bunu söylemek benim borcum değil.» demesi lâf ile güreş
tutmakta olduğunu ve hîle yolunda kendi arzû ve isteğiyle îcat ettiği
cedel şerî’atinde lâzım değil demek istediğini gösterir. Yoksa Şe rî‘at-ı
Muhammedîye göre, bildiğini bildirmesi lâzımdır. Söylememek le ya
yalancı, veya fâsik mevkiine düşer.
Sahâbe’nin müşâveresiyle selefin fetvâ işlerini birbirlerin e havâle
etmelerine bak! Onlarda buna benzeyen bir şey var mı ? Onlarda
bir delilden dîğer delîl’e, kıyâs’dan hadîs’e, haberden âyet’ e geç­
mek isteyene hiç müdâhale edilmiş midir? Belki bütün münâzj aralan
bu kabildendir. Çünkü (gerçeği aramakta olan) onlar, hâtırları na gelen
her şeyi olduğu gibi söyler ve onun muhâkemesini yaparlar dı.
8 — Münâzarayı, kendinden istifâde edilmesi umulan âl imlerle
yapmalıdır. Halbuki (Bugünün münâzaracıları) gerçeğin, ha smmın
sözünde tecellî etmesi korkusuyla dâima kendilerinden küçül içleriyle
münâkaşa eder ve boş şeyleri onlara yutturmak isterler, eki ibir veefâzıl ile mübâhaseden kaçınırlar.Münazara için şu sekiz şarttan başka daha nice ve ince şartlar
\ rarsa da bu sekiz şart, Allah için münâkaşa edenle, başka bir gâye
t ığrunda-münâzara edenleri sana tanıtmak için kâfidir.
Kısaca bilmiş ol ki: En büyük düşmân’ı olup dâima kendisini heli
ike götürdüğü ve kalbini kapladığı hâlde, şeytân ile mücâdeleyi terk
e> dip ictihâd mes’elelerinde başkasıyla mücâdele eden, ister isâbet etsi
n, ister isâbet edenlere mükâfatta ortak olsun, şeytânların eğlencesi
vı s hâlis insânlar için bir ibret levhası olurlar. Aşağıda sayacağımız
âi “etlerin karanlıklarına daldığı için, Şeytân da sevinmiş olur. Allah’-
d£ m yardım ve hidâyet dileriz.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.