ÂYET-İ KÜRSÎ’NİN TEFSİRİNDE VÂRİDOLAN SAHÎH HADÎSLER VE BU HUSUSTA İMAMLARIN SÖZLERİ

Bilmiş ol ki, ilim biri zahirî, diğeri batmî olmak üzere iki kısma ayrılır. Bunlardan her biri bütün dallarıyla birlikte Kur an ve Hadîs’ten alınmadır. Böylece Kur’ân ile Hadîs ilimleri sanki Havz-ı Kevser’den dökülüp gelen iki ırmak gibidir. Bu ırmaklardan birçok kanallar ayrılır. Bir taraftan çalışmakla elde edilen ilimler, bir taraftan da Allah tarafından kalbde doğan vehbî ilimler meydana gelir. Vehbî ilmin cennetteki me- zahiri dört nehir ile tabir edilmiştir. Nitekim Resûlüllah (S. A.V.) Efendimiz bir hadîslerinde buna işâretle buyurdular ki : «Şüphesiz Kur’ân’m zâhiri, bâtmı, haddi ve geleceği vardır.» Diğer bir rivâyette ise şu ilâve yer almıştır: «Onun içinin de bir içi vardır; yedi içe kadar devam eder.» Başka bir rivâyette «Yetmiş içe kadar devam eder» buyurulmuştur. Şeyh el-Fükûk da bu hususu kendi eserinde belirtmiştir. Yapılan rivâyete göre, İbni Abbas (R.A.) şöyle demiştir : Allahü lâ ilâhe illâ hüve : Bununla Allah ortağı olmadığını, kendisinden başka bütün ma’budların birer yaratık olduklarını, zarar ve yarar vermeyeceklerini, ne rızka, ne hayat vermeye, ne de yeniden kaldırmaya mâlik bulunmadıklarını irâde etmiştir. El-Hayyü : Hiç ölmeyen ve ölmeyecek olan..

El-Kayyûm: Hiç çürümeyen, eskimeyen…

Lâ Te’huzühû sinetün ve lâ nevmün : Bundan uyuklamayı kasdetmiştir.

Lehû mâ fis semâvâtı vemâ fil erdi: Bununla gökleri ve yeri, içlerinde bulunan her şeyi ile kendi mülkü altında bulundurduğunu, bütün bunlara sâhip olduğunu irâde etmiştir.

Men zellezi yeşfeu mdehû illâ bi-iznihî : Bundan meleklerini kasdetmiştir.

«Onlar Allah’ın hoşnud olduğu kimseden başkasına şefaat edemezler, O’nun korkusundan titrerler»

meâlindeki âyette olduğu gibi.

Ya’Iemü mâ beyne eydiyhlm

: Gökten yere kadar ne varsa…

Vemâ Halfehüm : Göklerde bulunanları irâde etmiştir.

Velâ yühıytune bi-şey’in min ılmihî illâ bimâ şââe : Onları kendi ilmine muttali’ kılmadığını irâde ediyor.

Vesia kürsiyyühüs semâvâti vemâ fil ardı: Kürsî’nin yedi kat göklerden ve yerlerden daha büyük olduğunu irâde ediyor. Velâ yeudühû hıfzuhümâ : Göklerde ve yerde bulunan hiçbir şeyin muhafaza kaydının dışında kalamayacağını irâde ediyor.

Ve hüvel aliyyül azîm : O’ndan daha yüce, O’ndan daha güçlü, daha üstün, daha efdal ve daha saygıdeğer hiçbir şey olmadığı belirtiliyor.

Ed-Dürrü’l-Mensûr kitabında da bu husus belirtilmiştir.

BAŞKA BİR YORUM : Allahü : Bu müptedâdır; haberi ise, Lâ ilâhe’dir. Bunun anlamı, Allah’tan başka (hakikî) hiçbir mâbud yoktur, illâ hüve zatını isbat içindir. Lâ ilâhe illâ hüve sözü, başkasından ulûhiyeti nefyetmek içindir.91® Bunun kısaca anlamı şudur: İbâdete ancak Allah hak sâhibidir; başkası değil… Aynı mâna ve yorumu Kaadi Beyzavî de yapmıştır. O halde kim sâdece O’nun ibâdete lâyık ve müs- tehık olduğunu bilirse dostluğunu katıksız sürdürür, taatinde sadakat üzere bulunur, amellerini gösterişten uzak tutup sadeliğine eriştirir, kendi durumunu beğenmekten kaçınır.. Nitekim hakikat ehli şöyle söylemiştir : «Kim kendini beğenirse, Rabbinden mahcup olur. Yâni ara yere hicab girer.»

El-Hayyü : Ezelî ve ebedî hayat ile vasıflanmıştır. Ebed üzere bâki kalan O’dur. O’nun için zevâl yoktur. el-Uyûn ve el-Lübâb kitaplarında da bu sıfat böyle mânalandırılmıştır: Cenâb-ı Hakk’ın hayatı kendi zatındandır. Hayat ise ezelî bir sıfattır; zatın ne aynı, ne de gayridir, ölümün İlâhî zata girmesi mümkün değildir. Çünkü ölüm hayatın zıddıdır. Ezelî olana ise zevâl gelmesi gayr-i mümkindir. el-Hayy sıfatı burada ism-i Celâl’e ikinci haber olabilir. Bununla beraber mahzuf bir mübtedâya da haber olabilir, îsm-i Celâl’e bedel olması da câizdir. Aynı zamanda ona sıfat olması da mümkündür ki bunun bu husustaki veçhelerin en belirgini olduğu söylenmiştir. Aynı tahlili îbni Şeyh de belirtmiştir. El-Kayyûm: Yaratıklarının işlerini, rızıklarmı tedbirde dâimdir ve her zaman zatıyla kaaimdir. Bu âyet, müşrikler «Putlarımız Allah’ın ortaklarıdır ve bu putlar Allah katında bize şefaatçi olacaklardır» diye iddia ettiklerinde inmişti. Böylece Cenâb-ı Hak birliğini nefy ü isbat ile beyân buyurmuştu.

Çünkü böyle bir üslûb Tevhîd’in sübu- tunda daha belîğ bir seviyededir. el-Uyûn kitabmda da aynı husus belirtilmiştir. Bazısına göre El-Hayyül kayyûm, Allah’ın en büyük ismidir ki buna ıstılahta İsımı’İlahi’l-a’zam denilir. Bu görüşü kuvvetlendiren, Ebû Ümâme’den (R.A.) rivâyet edilen şu hadîs-i şeriftir : «Allah’ın en büyük ismi öyle bir isimdir ki Allah o isimle çağrıldığında kabul cevabı verir. O isimle bir şey istenildiğinde verir. Bu isim üç sûrede yer almıştır. Bakara, Âl-i îmrân ve Tâ-Hâ..» Ebû Ümâme devamla diyor ki: «Ben bu ismi aradım, onu Bakara sûresinde Âyet-i Kürsî’de buldum:

Allahü lâ ilâhe illâ hüvel hayyül kayyûm.

Âl-i îrarân sûresinde buldum:

Elif lâm mîm Allahü lâ ilâhe iüâ hüvel hayyül kayyûm ve bir de Tâ-Hâsûresinde rastladım:

Ve aneti’l-vücûhü lil-hayyi’l-kayyûmi..

Cenâb-ı Allah kendinin Hayy ü Kayyûm olduğunu açıkladıktan sonra bunu Lâ Te’huzühû sinetün ve lâ nevmün cümlesinde te’kid eyledi.

Çünkü kendi zatıyla kaim olan ve bütün mümkinatı belli ölçü ve kanunlarla ayakta tutan zatın gaflet etmemesi ve bir an gevşeklik göstermemesi lâzımdır. İşlerini düzenlerken ve mümkinatı muhafaza ederken kendisine ne uyuklama, ne de uyku gibi beşerî sıfatların ârız olmaması gerekir. Lâzımın isbatı, melzûmun isbatını kuvvetlendirmektedir.918 Âyette geçen SÎNET hafif uyuklama demektir.

NEVM ise aklı ve kuvveti gideren mahiyette uyku demektir. Böylece Sİ- NET uykunun başlangıcı, NEVM tam ve ağır uyku anlamını taşıyor, öyle ki kalb üzerine vaki olup eşyayı anlama ve bilme yeteneğini durduruyor. el-Lübab adlı kitapta da bu tariflere yer verilmiştir. Aşağı derecede bir uyuklamanın nefyedilmesi ve buna öncelik getirilmesi daha yüksek derecede olan uyumayı nefyetmeyi gerektirmek içindir. el-Uyûn kitabında da bu husus belirtilmiştir. özetleyecek olursak mâna şöyle verilir:

Uyuklama O’nu tutmaz, nerede kaldı uyku…

Çünkü uyumak, unutmak ve gaflet etmek Allah hakkında muhal olan sıfatlardır. Çünkü bu gibi haller bilgisizlikten ibârettir. Bilgisizlik ise Allah hakkında bir noksanlık olduğu için düşünülemez. Allah hem noksanlıktan, hem âfetten münezzehtir. Hem bu haller bir nev’i değişmedir. Allah ise değişmeden münezzehtir. el-Lübâb kitabında bu husus açıkça belirtilmiştir.. Yapılan sahîh rivâyetlere göre, Resûlüllah (S.A.V.) Efendimiz buyurdu ki: «îsrâil oğulları Hazret-i Musâ’ya gelerek şöyle bir soru sordular:

— Ya Musâ! Rabbimiz hiç uyur mu?Musâ Peygamber onlara:

— Allah’tan korkun, bu nasıl bir soru?

Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, Musâ Peygamber’e seslendi:

— Ya Musâ! Senden, Rabbin hiç uyur mu? diye sordular, îki şişe al ve onları elinde tutarak geceleyin uyumadan ayakta bekle. Bu emir üzerine Musâ Peygamber iki şişe eline alıp geceleyin ayakta durup beklemeye koyuldu. Gecenin üçte biri geçince Musâ Peygamber bir ara uyuklar gibi oldu. Derken şişeler elinden düşüp kırıldı. Bunun üzerine Allah ona:

«Ya Musâ! Eğer ben uyumuş olsaydım, gökler ve yer düşer, paramparça olurdu; tıpkı senin elinden düşen iki’şişe gibi.. Cenâb-ı Hak böylece Kayyûmiyyet sıfatım kuvvetlendirdikten sonra kendi tedbiriyle belli denge ve ölçülerle ayakta duran masnuatınm çokluğunu açıkladı:

Lehû mâ fis semâvâti ve mâ fil erdi buyurdu.

Yâni mülkün hepsi, göklerde ve yerde ne varsa, evet hepsi O’nundur. Kendi mülkünde hiç bir ortağı yoktur. Çünkü gökleri de, yeri de ve bu ikisinde bulunan her şey’i de o yaratmıştır. Bunları belli kanunlarla idare etmekten gaflet etmez. Ne uyuklar, ne de uyur. Böyle bir hal olmuş olsaydı düzen bozulur, ortalık karışırdı.

Men zellezî yeşfeu ındehû cümlesindeki Men istifham için olsa da buradaki mânası olumsuz yapmak içindir. Bunun için İllâ bi-iznihî’de illâ konulmuştur.

Kısaca mânası şöyle oluyon Hiçbir kimse hiçbir kimse için O’nun katında şefaat edemez İllâ bi-iznihi: Ancak O’nun emriyle ve irâdesiyle… Müşrikler, putların kendileri için şefaatçi olacağını iddia ettiklerinde Cenâb-ı Hak «kendi katımda bir kimsenin şefaat etme yetkisi yoktur; ancak istisnâ ettiklerime bu yetki verilir» buyurarak bu iddianın yersiz olduğunu açıkladı.

Şefaat yetkisi Peygamber (S.A.V.) Efendimiz’e verileceği gibi, diğer peygamherlere, meleklere de verilebilir. Ayrıca müminlerin birbirine şefaat etmesi de bu emir ve iradeyle mümkün olabilir.**0 Bu aynı zamanda Mu’tezile’yi reddetmek içindir de.. Çünkü onlar bu tür şefaati uygun görmüyorlar. Allah ise bunun bazı kimseler için kendi emir ve irâdesiyle mümkün olacağını isbât etmiş oluyor.

Özetleyecek olursak:

Kıyâmet günü Allahü Teâlâ izin vermedikçe hiçbir kimse hiçbir kimseye şefaat etmeğe güç getiremez Alfiah izin verince peygamberler, melekler, âlimler, şehîdler salihler, müezzinler ve küçük yaşta ölen çocuklar şefaat ederler. Ama o gün ilk şefaat edecek olan, bizim Peygamberimiz Muhammed’dir (S.A.V.). Nitekim sahîh rivâyette buyuruluyor ki :

«O gün ben ilk şefaat eden ve ilk şefaati umulan olacağım.»

«Şefaatim, ümmetimden büyük günah sâhibi olanlar içindir. »

«Ümmetimin sâlihleri şefaatime muhtaç değildirler. Ancak şefaatim onlardan günahkâr olanlar içindir.» Biz bu hadîsi elimize geçen birkaç sahifede bulduk.924 İbni Abbas (R.A.) diyor ki :

«Hayır hususunda öne geçenler, hesab görmeden cennete girerler. Muktesid (ortaya giden)ler cennete Allah’ın rahmetiyle girerler. Kendine yazık edenler ile A’raf (Cennet ile Cehennem arasındaki mevki) ehli Peygamber (S.A.V.) Efendi- miz’in şefaatiyle cennete girerler.» O halde akimı kullanan kimseye gereken şudur ki Peygamber (S.A.V.) Efendimiz’in şefaatçi olacağım kabul edip itiîcad etmelidir.

Çünkü şefaati inkâr eden kimse Resûlüllah (SA.V.) Efendimiz’in şefaatine nâil olamaz. Nitekim yapılan sahîh rivâyette bu hususa temas edilerek buyuruluyor ki: «Şefaati yalanlayan kimseye (kıyâmet günü) hiç bir na- sîb yoktur. Havz-ı Kevser’i yalanlayan kimseye onda hiç bir nasîb yoktur.»

Aynı rivâyetlere el-Buduru’s-Safire’de de yer verilmiştir.

Bundan sonra Genâb-ı Hak hiç bir şeyin kendisine gizli kapalı kalmadığını açıklayarak buyuruyor ki:

Ya’lemü mâ- beyne eydiyhim ve mâ halfehüm. Şöyle ki; Cenâb-ı Allah, dünyada onlarm önünde bulunan şeyler, âhirette ise geriye bıraktıkları şeylerin hepsini bilir. Bunun aksi bir yorumda bulunan da olmuştur. Çünkü insanlar yaptıklarını âhirete takdim ederler, dünyayı da arkaya bırakırlar. Diğer bir yorumla: Allah onlardan önce olanları da, sonra olanları da gereği gibi bilir. Başka bir tefsir ile şöyle denilmiştir: İnsanların önlerine takdim ettikleri hayır ve şerri ve yapıp geriye bıraktıklarım Allah bilir Bütün bu yorumlardan maksad; Allah bütün malûmatı bilir, yaratıklarının hal ve durumlarından hiç bir şey O’na gizli ve kapalı kalmaz.

Ve lâ yühıytûne bişey’in min ılmihî: Melekler, peygamberler ve başkaları, O’nun malûmatının hepsini bilemezler; bilgileri bütün bunları kapsayamaz.

Ancak İllâ bi mâ şââe: Allah’ın onlara kendi meşiet-i ilâhiyesiyle haber verdikleri müstes- nâ.. Meselâ, peygamberlere bildirdikleri..92 Tâki Allah’ın peygamberleri kendi gayıp ilminden bildirdikleri onlarm peygamberliğine delil olsun.. Vesia kürsiyyühüs semâvâti vel erda: Kürsî’den maksadın ne olduğu üzerinde görüş farkı doğmuştur. Burada dört görüş tesbit edebildik : 1 — Kürsî’den maksad ARŞ’ın kendisidir. Bu el-Hasan’a göredir

— Kürsî, ARŞ’tan başka bir varlıktır. Kürsî, Arş’ın önündedir ve yedi kat göklerin üstünde, Arş’ın ise altındadır. Bu, müfessir Süddî’ye göredir. el-Lübâb tefsirinde de bu husus belirtilmiştir. Resûlüllah (S.A.V.) Efendimiz: «Arş, kırmızı yâkuttandır. Kürsî ise incidendir. Kalem de incidendir. Kalemin uzunluğu yediyüz senelik mesafededir. Kürsî’nin uzunluğu, ilim adamlarının bilemeyeceği ölçüdedir.»®28 İmam Menâvî diyor ki: Cumhura göre, KÜRSÎ büyük bir yaratıktır, kendi zatıyla müstakildir.

el-Lübâb tefsirinde deniliyor ki:

«Yedi gök Kürsî’nin içindedir. Bu bir kalkana atılan yedi dirheme benzer.» Bazısına göre, Kürsî’nin her bir ayağının uzunluğu, gökler ve yer kadardır. Kürsî, Arş’m önündedir; onu dört melek taşır. Her meleğin dört yüzü vardır. Bunlar seneden seneye insanlar için rızık ve yağmur talebinde bulunurlar. Bunlardan biri bunu isterken, diğeri hayvanlar için rızık talebinde bulunur. Biri de diğer vahşi hayvanlar için rızık talebinde bulunur. Biri de kuşlar için rızık talebinde bulunur. Kürsî’nin îsm-i A’zam olduğunu söyleyenler de var. Çünkü ilim Kürsî’ye dayanır.

îbni Abbas (R.A.) diyor ki:

«Kürsî, Allah’ın ilmidir.» Diğer bir tefsirde Kürsî mülktür, hükümranlıktır, kudrettir.980 Ve lâ yeûdühû : Kendisine (bunları belli kanunlarla belli düzende tutmak) ağır gelmez ve hiçbir meşakkat de O’na getirmez Ve hüvel aliyyül azîm : Yücedir ulûhiyetinde, büyüktür mülk ve kudretinde. O’nun hiçbir dengi ve benzeri yoktur, el- Uyûn kitabında da böyle bir tefsir yapılmıştır.

El-Aliyyül azîm : Zatıyla her türlü benzerlik ve ortaklıktan yücedir. Ondan başka her şey O’nun yanında çok küçük ve önemsiz kalır. Buradaki yücelikten maksad, kadr u kıymet yüceliğidir, mekân yüceliği değildir. Çünkü Cenâb-ı Hak yer kaplamaktan, bir yere tutunmaktan münezzehtir. O’nun azameti de böyledir. Yâni büyüklüğü, heybet, kahır, kibriya iledir… Miyar ve hacim itibariyle değil… O, miktar ve hacim gibi ârızî ve eşyayla ilgili sıfatlardan çok yücedir. Kullardan büyük olanlar: Peygamberler, velîler ve âlimlerdir. Bunlar da Allah’ın kudret ve azametini aklıyla idrak edip anladıkça gönülleri heybetle dolar ve heybetin şevki içinde kalırlar. Öyle ki kalblerinde bu heybetin şevk ve heyecanından başka bir şey kalmaz

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*

bool(false)