Asit

asit, sulu çözeltilerinin tadı ekşi ve keskin
olan, bazı belirteçlerin rengini değiştiren
(örn. mavi turnusol kâğıdını kırmızılaştıran),
kimi metallerle (Örn. demir) tepkimeye
girerek hidrojen açığa .çıkaran, bazlarla
tepkmîeyeğirdiğind#tuzöİuştîıran ve bazı
kimyasal tepkimeleri .hızlandıran (asit katalizi)
maddelerin ortak adi.
Bazı maddeleri asit, bazılanm baz olarak
tanımlama düşüncesi belki kimyanın tarihi
kadar eskidir; nitekim asit; baz ve tuz
terimlerine ortaçağ simyacılarının yapıtla- :
389 asit-baz katalizi
nnda bile rastlanır. Bütün bu maddeler
içinde ilk ayırt edilen grup, büyük olasılıkla,
ekşi ve belirgin tadıyla dikkati çeken asitler
olmuştur. Bir kimya terminolojisi geliştirmiş
dillerin çoğunda asit sözcüğü hep ekşi
anlamındaki sözcüklerden türetilmiştir: Lat\
nce racidus’tan (ekşi) İngilizce acid, Fransızca
acide; eski Norveç dilindeki süur ve
Almanca sauer’den (ekşi) Almanca Sâure
(asit): Rusça kislVden (ekşi) kislota (asit).
Bazı maddelerin asit özelliğinin ya da
davranışının nereden kaynaklandığını kuramsal
olarak açıklama yolundaki ilk girişim,
18. yüzyılın sonunda Fransız kimyacı
Antoine-Laurent Lavoisier’den geldi. La –
voisier, bir maddenin asit olabilmesi için
yapısında mutlaka oksijen bulunması gerektiği
kanısına varmıştı; bu yüzden çeşitli
dillerde oksijeni adlandırmak için, asit yapıcı
anlamında sözcükler seçildi. Ne var ki,
hidroklorik asidin yapısında oksijen bulunmadığı
anlaşılınca Lavoisier’nin varsayımı
geçerliliğini yitirdi ve 1815’te İngiliz kimyacı
Sir Humphry Davy, asitlerdeki anahtar
elementin oksijen değil hidrojen olduğunu
açıkladı. Bavy’nin saptaması doğru olmakla
birlikte, bileşiminde hidrojen bulunan bütün
maddeler asit değildir ve asitlerin gerçekten
doğru kabul edilebilecek ilk tanımını
1838’de Alman kimyacı Justus von Liebig
yapmıştır. Liebig’in tanımına göre asit,
yerini bir metal atomuna bırakabilecek
biçimde hidrojen içeren bir bileşiktir. Yaklaşık
50 yıl boyunca asit kavramınm en
doyurucu ve geçerli açıklaması olarak kimyaya
egemen olan bu tanım, bugün bile,
biraz çağdışı kalmakla birlikte, temelde
doğru kabul edilir.
Asit-baz kimyasına bütünüyle yeni bir
anlam ve nicel bir görünüm kazandıran ise,
1880’lerde Svante August Arrhenius ile
Wilhelm Ostwald’ın geliştirdikleri, elektrolitlerin
aynşması kuramıdır. Bu kuram,
temel olarak, elektrolit denilen bazı bileşiklerin
bir çözelti içinde iyonlar (elektrik
yüklü atomlar) vererek aynştığım Öne sürer.
Kuramın geliştirilmesiyle, asitler, sulu
çözeltide artı yüklü hidrojen iyonlan (H+)
biçiminde açığa çıkan bir ya da daha çok
sayıda hidrojen atomu içeren bileşikler
olarak tanımlanmıştır (bak. Arrheniüs kuramı).
Br0nsted-Lowry kuramı(*) ve Lewis
kuramı(*) asit tanımını daha da genişleterek,
saf bileşik halindeyken ya da sudan
başka bir çözücü içinde çözünmüş haldeyken
asitlere özgü davranış özelliği gösteren
bütün maddeleri kapsayacak biçimde yaygınlaştırmıştı.
Asitler ve bazlar, kuramsal kimyacılann
ilgi odağı olmaları dışında, sanayi kimyasında
ve günlük, yaşamda önemli payı olan
bileşiklerdir. Üstelik, canlılann vücudunda
gelişen kimyasal süreçlerin hemen hepsi
hücrenin ya da tüm organizmanın asit-baz
dengesiyle yakından ilişkilidir; toprağın ve
suyun asit ya da baz niteliğinde olması da
bitkilerin ve hayvanlann yaşamında büyük
önem taşır. Asit olarak tanımlanan maddeler,
mineral asitler olarak da bilinen inorganik
maddeleri (sülfürik, nitrik, hidroklorik,
fosforik asitler) ve karboksilik asit, sülfonik
asit ve fenol gruplarının üyesi olan organik
bileşikleri içerecek kadar geniştir. Asit anhidriti
denen susuz asitlerin en bilinen
örnekleri ise kükürt trioksit, aluminyum
klorür ve bor triflüorürdür. Karş. bazlar.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*