Oops! It appears that you have disabled your Javascript. In order for you to see this page as it is meant to appear, we ask that you please re-enable your Javascript!

ANATOMİNİN TARİHİ

ANATOMİNİN TARİHİ

İnsan anatomisinin aydınlatılmasına ilişkin ilk denemeler yaklaşık olarak İ.Ö. 3000 yıllarında, Çin’de yapılmıştır. O dönemlerde Çin’de, insan organizmasının 5 organdan (kalp; akciğerler; karaciğer; dalak; böbrekler) oluştuğu, bunların arasında bir “yaşam soluğu” dolaştığı ve her organın 5 temel öğeyle (demir, tahta, maden, toprak ve su) ilişki kurduğu düşünülüyordu. Hintlilerin anatomi anlayışında da buna benzer özellikler vardı. Ama, Eskiçağ’da insan bedeni üstünde otopsinin yasak olması ve anatomiyle uğraşanların yalnızca hayvan cesetlerini incelemek zorunda kalmalan nedeniyle, anatomi alanında hiçbir ilerleme olmadı.
Ne var ki, çalışmaları günümüze kalmamış olmakla birlikte, İ.ö. IILyy’da Erasistratos adlı bir Yunanlı hekimin, ölüm cezasına çarptırılmış mahkumların cesetlerinde açımlama yapma izni aldığı ve gene yaklaşık olarak aynı dönemlerde Herophi-los adlı bir başka Yunanlı hekimin, İskenderiye’de bir anatomi okulu açtığı bilinmektedir, öte yandan Aristoteles (İ.ö. 384-332), insan bedeninin dış özelliklerini betimlemiş, bedenin iç özellikleriniyse, insana en yakın hayvanlan inceleyerek açıklamaya çalışmıştır. Hayvanlar üstüne birçok yapıt yazmış olan 6a-lenos (l.S. 130-200), canlı hayvanlar üstünde ameliyatlar yaparak beynin, sinirlerin ve beyinciğin görevini saptamış, kan damarlarının işleyişini görmüştür. Ama, Galenos hiçbir zaman insan bedeni üstünde açımlama çalışması yapmamıştır. Aradan geçen 10 yüzyıllık süre
içinde anatomi konusundi olmamış, daha sonra Italy: yılma doğru anatomi hocas nus, insan cesetleri üstün« gözlemlerine dayanarak, c anatomi incelemesi yazmış XV. yy’da çağının eh iyi ar inanlarından biri olan Lee Vinci, çalışmalarının bir ‘ insan bedeninin betimleme dı ve bu konuda çeşitli res di. Fransa’da |ean Gonth 1574), anatomi alanında a lar yapan bir topluluk oluş rencüerinden André Vési 1564), yazdığı bir anatomi modem anatominin temeli gene öğrencilerinden ola Estienne de bir uygulamai elkitabı yayımladı. Sonral Sylvius (beyin oluşumları Eustachi (böbrekleri ve se nnı inceledi), Fallope (büy daklarmın işlevlerini ayc kadın cinsel organlarımı meşini yaptı), Volcher Cc likle dölüt iskeletiyle Jérôme Fabricio d’Acquai (sindirim borusunu incel organlarını betimledi ve mar kapakçıklarım buldı manlar sayesinde, anatoı de büyük bir evrim gerçek XVII. ve XVIII. yy’lardı gün geçtikçe tıbba bağlan hlar üstünde yapılan are la, yeni buluşlar gerçekl da Harvey kan dolaşımu Aselli kiliis damarların: Pecquet kilüs haznesini, Ruddeck akkan (lenf) d buldular. Söz konusu bulı son’ın karaciğeri, Whartc alb tükürük bezini ve kanalını, Willis’in sinirleı kafa tabanı deliklerini b izledi. İtalya’da, Malpigl rin, böbreğin, dalağın ya ledi, dildeki tat cisimdi buldu; Bellini, böbreği 1 sidik boşaltma işlevini be non ve van Home, kulak cinsel organlar konusu#« lar yayımladılar. Hollan rik Ruysöh, değişik boya] şırınga ederek, anatomi saklama, ve koruma yön du. Almanya’da Peyer ( barsaklardaki kapalı kes
taya çıkardı; on yıl sonra da Brunner, onüdparmak barsağı bezlerinin betimlemesini yaptı. Fransa’da Dre-lincourt, kadın cinsel organlanmn anatomisinde uzmanlaştı;Vieussens’ se, 500 ceset üstünde çalıştıktan sonra, 1684’te Traité de neurologie (Sinirbilim İncelemesi) adlı kitabım
Devletin biçimini belirten, kişilerin hak ve özgürlüklerini belirleyen temel yasa.
Anayasalar genellikle ikiye ayrılır: Yazılı anayasalar; geleneksel anayasalar. Yazdı anayasalar, adlarından da anlaşılacağı gibi, çeşitli bölüm ve maddelerden oluşan metinlerdir. En iyi örneği İngütere’de görülen geleneksel anayasalarsa, yazılı bir metin bulunmadığından kesinlikten, açıklıktan uzaktır. Yazıh anayasalar da, tarihsel ve siyasal kökenlerine göre ikiye ayrılır: Egemenliği – bir hükümdara bırakan monarşik anayasalar; egemenliği ulus ya da halka bırakan demokratik anayasalar.
Anayasanın birinci ilkesi, güçlerin ayrılığı ilkesidir. XVII. yy’ın sonunda Locke’un ortaya attığı, XVIII. yy’ da Montesquieu’nün yeniden ele aldığı bu ilke, güçler arasındaki dengenin ancak birbirlerinden ayrı tutuldukları zaman elde edüebilece-ği düşüncesine dayanır. 1787’de oluşturulan A.B.D. Anayasası, söz konusu ilkeyi uygulayan ilk yazıh anayasa olmuş, onu 1791’de yürürlüğe konan Fransız Anayasası izlemiştir.
TÜRK ANAYASALARI
Türkiye’de bireyin temel hak ve özgürlüklerini belirleme konusunda çeşitli çabalara girişümiş, 1808’de Senedi İttifak, 1839’da Tanzimat Fermanı (Gülhane Hattı Hümayunu) uygulamaya konmuştur. Ama, bu yasâlar devletin kuruluş ve işleyişine ilişkin, maddeler içermediklerinden, bir anayasa olmaktan çok, bir hak bildirisi niteliğindedirler.
1876 KANUNÎ ESASİSİ
İlk Türk Anayasası 23 Aralık 1876’ da ilan edilen ve 119 maddeden oluşan Kanunu Esasi’dir. Ama gerçekte, Kanuni Esasi gerek biçim, gerek içerik açısından çağdaş bir anayasa niteliği taşımaz. Bir Kurucu Meclis tarafından değil, padişahın atadığı bir heyet tarafından hazırlanan bu anayasada, padişahın bazı yetküeri sınırlandırılmakla birlikte, gerçekte bütün yetkiler gene onda bırakılmıştır. Ayrıca kişilerin güvenceye alınmış haklan da yoktur. Monarşik bir anayasa olan 1876
yayımladı. Aynca, Santorini, Scarpa, Monro, Vicq d’Azir gibi araştırmacılar, anatomi alanındaki birçok buluşu ortaya koydular. 1750 yıllarında insan bedeninin ana çizgüeri ve organlann makroskopik işleyişi bilinmekteydi, yalnızca beynin iç yapısı henüz gözlemlenememişti. Ama
Kanuni Esasisi, Türk siyasal tarihi açısından, mutlak bir monarşi döneminden meşruti monarşi dönemine geçişi dile getiren bir belge olarak nitelendirilebilir.
1876 Anayasası çift meclisli bir parlamentoyu öngörmekteydi: Heyeti Ayan; Heyeti Mebusan. Heyeti Ayan’ın üyeleri padişah tarafından atanıyor, Heyeti Mebusan’m üyeleriyse halk tarafından seçüiyordu. Bu anayasaya göre bakanlar, meclise karşı değü padişaha karşı sorumluydular; padişahın, meclisi dağıtma yetkisi vardı: her iki meclisin üyeleri de padişaha bağlılık yemini etmek zorundaydılar (1876 Anayasasında 1909 yılında değişiklikler yapılmasıyla, yönetimdeki İttihat ve Terakki Partisi’ne bazı yetküer verilmiştir).
1921 TEŞKİLATI ESASİYE KANUNU
Türk toplumundaki ikinci anayasa, 1921 Teşkilatı Esasiye ‘Kanunu’dur. Meclis üstünlüğü anlayışına dayanan bu anayasaya göre, egemenlik ulusundur; aynca yasama ve yürütme yetkisi de Millet Meclisi’nindir. 1921 Teşkilatı Esasiye Kanunu imparatorluktan cumhuriyete geçiş döneminin anayasasıdır; ama Cumhurbaşkanlığı ve Bakanlar Kurulu gibi kuramlara yer verilmemiştir.
1924 TEŞKİLATI ESASİYE KANUNU
Cumhuriyetin ilanından sonraki dönemin ilk anayasası 20 Nisan 1924’ te kabul edilen Teşkilatı Esasiye Kanunu’dur. 105 maddeden oluşan 1924 Anayasası, 1921 Anayasası’nın ilkeleriyle parlamenter sistemin kurallarım birleştirmeyi amaçhyordu. Bu anayasaya göre, “egemenlik kayıtsız şartsız milletin”âi ve bu egemenliğin kullanılması hakkı yalnızca Türkiye Büyük Millet Meclisi’ nin olacaktı. Bir başka deyişle, Türk ulusunu yalnızca Büyük Millet Mec-lisi’nin temsil edeceği görüşü benimseniyordu. Yasama ve yürütme yetkisi de Türkiye Büyük Millet Mec-Usi’nin elindeydi. Meclis, yasama yetkisini doğrudan doğruya, yürütme yetkisiniyse kendi seçeceği cumhurbaşkanı ve onun atayacağı Bakanlar Kurulu eliyle kullanacaktı.
1688’de Leeuwenhoeck’ün mikroskopta alyuvarları görmeyi başarmasıyla, buluşlar mikroskopun gelişmesine koşut olarak sürdü ve daha sonraki yıllarda, organları oluşturan doku ve hücreler, en ince ayrıntılarına kadar incelendi . ■
Cumhuriyet ilkesini benimseyen ve bu ilkeyi birinci mşddesine geçiren 1924 Anayaşası’na göre, Meclis’in, Bakanlar Kurulu’nu denetleme ve düşürme yetkisi vardı. Yargı yetkisinin, ulus adına, usul ve yasalara uygun olarak, bağımsız mahkemeler tarafından kullanılacağı kabul ediliyordu (bu ilkeyle, siyasal güçlerin yargı yetkisini etküemeleri önlenmek istenmişti).
1924 Anayasası, yasaların anayasaya aykırı olamayacağı ilkesini benimsiyor, ama bu uyumun nasıl sağlanacağı konusunda bir hüküm getirmiyordu. Yasaların anayasaya aykırılığını önleyecek bir kurum da yoktu. Otuz altı yıl yürürlükte kalan 1924 Anayasası’nda bu süre içinde bazı değişiklikler yapıldı. 10 Nisan 1928’de “Devletin dini, İslâm dinidir” hükmü anayasadan çıkarıldı. 5 Aralık 1934’te kadınlara da seçme ve seçilme hakkı tanındı. Ayni tarihte seçmen yaşı, 18’den 22’ye çıkarıldı. 5 Şubat 1937’de yapılan bir değişiklikle cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, laiklik ve devrimcilik, anayasa ilkeleri olarak benimsendi. Ayrıca, 10 Ocak 1945’ te anayasanın dili sadeleştirildi; ama 24 Aralık 1952’de yeniden eski biçimine getirildi.
GEÇİCİ ANAYASA DÜZENİ
1924 Anayasası 27 Mayıs 1960’a kadar yürürlükte kaldı. 12 Haziran 1960’ta çıkarılan geçici yasayla, bazı maddeleri kaldırılırken, bazıları da değiştirildi. 13 Aralık 1960’ta çıkarılan “Kurucu Meclis Teşkili Hakkında Kanun”la Geçici Anayasa yürürlüğe girdi. Geçici Anayasa’ya göre yasama yetkisi doğrudan doğruya Milli Birlik Komitesi’ne, yürütme yetkisi de Devlet Başkam tarafından seçüen ve Milli Birlik Komitesi tarafından onaylanan Bakanlar Kurtılu’na verildi. Yargı yetkisi, ulus adına bağımsız mahkemelere bırakıldı. Bu arada, yeni anayasanın hazırlanması için seçilen Kurucu Meclis, 6 Ocak 1960’ta çalışmalarına başlayıp, bir anayasa komisyonu oluşturdu. Değişik tasarılardan yararlanılarak hazırlanan anayasa metni, 27i Mayıs 1961’de Kurucu Meclis tarafından kabul edildi ve 9 Temmuz 1961 rde halkoyuna sunularak yürürlüğe girdi.
199
1961 ANAYASASI
1961 Anayasasında bir “Başlangıç” bölümü ile 168 madde vardır. Başlangıç bölümü anayasanın temel ilkelerini içerir. 1961 Anayasa-sı’na göre, Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir; Türkiye Cumhuriyeti de “milli, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti”dir. Yasama yetkisi, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nindir ve devredilemez. Yürütme görevi, yasalar çerçevesinde, cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu’na verilmiştir. Yargı yetkisini, Türk Milleti adına, bağımsız mahkemeler kullanır.
1961 Anayasasının yargı alanında getirdiği yeniliklerden biri. Anayasa Mahkemesi’dir. Anayasa Mahkemesi, yasaların ve Türkiye Büyük Millet Meclisi içtüzüklerinin anayasaya uygunluğunu denetler. 1961 Anayasası’na 12 Mart 1971’den sonra önemlfdeğişiklikler getirilmiştir (35 temel maddesi ve 9 geçici maddesi değiştirildi). Değiştirilen bu maddelerin başhcaları arasında te-
mel hak ve özgürlüklere ilişkin 11. madde, basın özgürlüğüyle ilgili 22. madde ve üniversiteleri düzenleyen 120. madde sayılabilir. Ayrıca, gene yapılan değişikliklerle, Bakanlar Kurulu’na“kanun hükmünde kararname” çıkarma yetkisi tanınmıştır. 1961 Anayasası, yapılan bu değişikliklerle 12 Eylül 1980 tarihine kadar yürürlükte kalmıştır.
1982 ANAYASASI
12 Eylül 1980’den sonra yeni bir anayasanın hazırlık çalışmalarına girişildi. Kurucu Meclis tarafından hazırlanan yeni anayasa 7 Kasım 1982’de halkoyuna sunularak kabul edildi ve 9 Kasım 1982’de Resmî Ga-zete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi.
1982 Anayasası’ mn birinci bölümünde “Genel Esaslar” başhğı altında, devletin biçimi, egemenlik, yasama, yürütme ve yargı yetkisi gibi konular düzenlendi. İkinci bölümde, temel hak ve ödevler, bunların sınırları, kişinin hakları ve ödevleri, düşünce
özgürlüğü, basın özgiirlüği yet hakkı, toplumsal ve iktii lar, çalışma yaşamıyla ilgil ler, siyasal haklar ve ödevi lendi. Üçüncü bölümde, “< yetin Temel Organları” altında, yasama, yürütme organları ayrıntılı olaral) lendi. 1982 Anayasası’na g< ma yetkisi Türkiye Büyii Meclisi’nindir. Türkiye Büy Meclisi genel oyla seçilen elli milletvekilinden oluşur, organı cumhurbaşkanı ve! Kurulu’dur. Cumhurbaşkan kileri bu anayasayla geni artırılmıştır. Yargı yetkisi mahkemelere aittir. Hiçbi makam, merci ve kişi, mah ve hakimlere emir ve veremez.
1982 Anayasası, Anayasa mesi’nin varlığını kabul etn mahkeme, yasaların, yasa deki kararnamelerin ve Büyük Millet Meclisi içti anayasaya uygunluğunu d çektir.
andollIZİt SUHmanit ve distenle birlikte alü-
minyum silikatlar , AhSiOs grubunu oluşturan silikat.
Ortorombik sistemde billurlaşan an-daluzit, açık pembeden kırmızıya kadar değişen,prizma biçiminde billurlar sunar. Dilinme özelliği zayıf olan, çok sert bir mineraldir. Haç biçiminde siyah karbon içeren çeşitlerine kiyastolit denir. Aynı kimyasal büeşimi taşıyan dişten ya da si-yanit, triklinik sistemde billurlaşır ve beyazımsı renkten mavi-yeşile kadar değişen düz yüzeyli ya da uzun prizma biçiminde billurlar verir; mineralin dilinme özelliği çok yüksek, sertliğiyse andaluzitten çok zayıftır. Ortorombik sistemde billur-
laşan sillimanitse, uzun ve lifli billurlar ya da kuvarsla bileşik, elips biçiminde yumrular verir; rengi beyaz ile koyu kahverengi arasında değişir. Bu ÜÇ silikat az raslanan bazı mineraller dışında, başkalaşım olayından kaynaklanır. Laboratu-varda gerçekleştirilen birçok kimyasal bireşim işlemi, alüminyum silikatın çok kesin basınç ve sıcaklık koşullarına göre bu üç biçimden birini aldığım göstermiştir. Dolayı-siyle bu üç mineralden birinin varlığı, yer aldığı kayaçlann oluşumu sırasındaki termodinamik koşullar konusunda çok değerli bügüer sağlar.
Andaiuzit düşük basınçta oluşan bir
mineraldir ve değme ba çevresinde gelişir (boynuz andaluzitli şistler). Ayrıcı basınç ve düşük sıcaklık : rinde, genel başkalaşım şi ve alüminyum bakımında granitler içinde raslanır. E basınç oluşumu olan dişte likle grena, storotit ve 1 birleşik olarak mineralli denilen kayaçlarda görüli ve sudan yoksun başkalaş lerine özgü bir mineraldir nit, orta basınç ve yüksek ı oluşur; biyotitle birlikte sınırında raslanır.
Andoy, Melih Cevdet
Türk
1915)
ozanı ve yazan (İstanbul,
Melik Cevdet Anday 200
İlköğrenimini 1928’de Kadıköy 35. Ükokul’da tamamlayan Melih Cevdet Anday, 1931’de Kadıköy Orta-okulu’nu. 1936’da Ankara Gazi Lise-si’ni bitirdi. Ankara Hukuk Fakültesi’nde okurken, memurluk yaptığı Devlet Demiryolları tarafından, toplumbilim öğrenimi yapması için Belçika’ya gönderildi; ama İkinci Dünya savaşı patlak verince, öğrenimini yanda bırakarak yurda döndü. 1942-1951 yılları arasında. Milli Eğitim Bakanlığı Yayım Müdürlüğü’nde danışman ve Ankara Kitaplığı’nda memur olarak çalıştı; gazetecilik, çevirmenlik yaptı. 1951’de İstanbul’ a yerleşerek Akşam gazetesinde çalışmaya başladı. 1954’te İstanbul Belediye Konservatuvan’na öğretmen atandı. Tercüman, Büyük Ga-
Melih Cevdet Anday, 1982’ siyle yapılan bir söyleşid biçim ve içerik konusunu şı
tanımlamıştır:
“İçerikle biçimi ben bir tür! remiyorum. İçerik deme! sesle biçimin birleşmesi İkisi birleşince içerik ortay Eğer yalnız içerik var d biçim birliği yoksa, içeril tur.” I
zete, Tanin, Cumhuriyet rinde deneme ve fıkra sanat ve edebiyat sayfası ği yaptı. 1964’te seçildiği! tim ■ Kurulu üyeliğini 196 sürdürdü.
İstanbul Belediye Konservatuvan Tiyatro Bölümü’nden emekli olduktan (1977) sonra, 1979’da Paris’te eğitim danışmanı olarak görev yaptı.
BİRİNCİ DÖNEM (GARİP AKIMI)
1936’da Varlık dergisinde çıkan “Ukde”, Melih Cevdet’in yayımlanan Uk şiiridir. O yıldan başlayarak liseden arkadaşları olan Orhan Veli ve Oktay Rifat’la ortak bir görüş içinde çeşitli şiirler yazdı, ölçü ve uyağın yer almadığı bu şiirlere konuşma dilinin yalın söyleyiş biçimini getiren üç arkadaş, 1941’de Garip adlı şiir kitabını çıkardılar (Türk edebiyatına yeni bir şiir anlayışı getiren Orhan Veli, Oktay Rifat ve Melih Cevdet, sonradan, bu kitabın adından ötürü Garipçiler diye anıldılar). Ününün yayılmaya başladığı bu dönemde, içeriği çarpıcı esprilere dayanan şiirler yazdı. 1946’dan sonra, halk söyleyişinden de yararlanarak yazdığı şiirlerde yer yer uyağa başvurdu; kendine özgü bir şiir yapısı oluşturarak, insanın kötü savaş koşulları içindeki sorunlarını, toplumdaki .çelişkileri ince bir yergiyle şürleştirdi. İnsan sevgisini, yaşama sevincini temel konu aldı ve Rahatı Kaçan Ağaç (1946)1 Telgrafhane (1952), Yan Yana (1956) adlı yapıtlarını yayım-ladı.
İKİNCİ DÖNEM
Edebiyat yaşamının ikinci dönemi Kolları Bağlı Odysseus (1963) adlı kitabıyla başlayan Melih Cevdet, bu kitapta, msan-doğa ilişkisini, insanın kendine ve topluma yabancılaşması sorununu işledi. Göçebe Denizin Üstünde (1970), Teknenin Ölümü (1975) ve Sözcükler (1978) adlı kitaplarındaki şiirlerde, öz şiir arayışını sürdürdü. Edebiyat konularının yanı sıra toplum sorunlarım, çağdaş
Güney Amerika kıtasının Büyük Okyanus yamacı üe doğudaki geniş bölümünü birbirinden ayıran sıradağlar.
§ili, Arjantin, Bolivya, Peru ve Ek-vador topraklarında düz bir çizgi biçiminde 8 500 km boyunca uzanan (en yüksek tepeleri:—Aconcagua,
7 021 mAncohuma,7 014 m),daha sonra Kolombiya ve Venezuela’da yükseltileri azalarak kuzeybatıya doğru hafifçe kıvnlan And dağlan, oluşundan Üçüncü Zaman’m sonunda tamamlanmış genç bir dağ topluluğudurlar. Venezuela’da ikinci derecede rol oynar, Şili üe doğudaki komşulan arasında da yalnızca doğal sının oluştururlar. Buna
düşüncenin ışığı altında, açık bir dil ve gerçekçi bir görüşle dile getiren denemeler de yazdı. Tiyatro oyunlarında konuşturma biçimine ve diyalog düzenine dayalı bir geliştirme yöntemi kullandı. Okurun ya da seyircinin alışık olduğu kalıplaşmış bir durumdan yola çıkar ak, sürekli beklenti dışı durumlara, beklenti dışı konuşma düzenlerine yöneldi. Böylece bir tür yabancılaştırma tekniğine yer verdi. Oyunlarında uzam değişikliğine gitmeyerek, kendi bireysel özelliklerini kanıtlama çabası içindeki kişilerin toplumla ve yaşamla hesaplaşmalarını dile getirdi. Gizli Emir (1970), İsa’nın Güncesi (1974), vb. romanlarında, toplum içindeki bireylerin yapısını inceleyen gözlemlere, düşüncelere yer verdi. Aynca, gezi ve tiyatro yazdan yazdı: Gogol, Turgenyev, Poe, Vesaaş.Lagerkvist, vb. yazarlardan çeviriler yaptı. ■
BAŞLICA YAPITLARI
Şiir: Garip (Orhan Veli ve Oktay Rifat’la birlikte, 1941); Rahatı Kaçan Ağaç (1946); Telgrafhane (1952); Yan Yana (1996); Kollan Bağlı Odysseus (1963); GBçebe Denizin Üstünde (1970); Teknenin ölümü (1975; 1976 Yeditepe Şür Armağanı); Sözcükler (1978; 1978 Sedat Si-mavi Vakfı Edebiyat ödülil); ölümsüzlük Ardında Gdgamış (1981; 1981 Türkiye İş Bankası Ödülü).
Roman: Aylaklar (1965); Gizli Emir (1970; 1970 TRT Sanat Ödülleri Yanş-ması’nda başarı ödülü); İsa’nın Güncesi (1974); Raziye (1975); Meryem Gibi (1991); Yağmurlu Sokak (1991).
Oyun: İçerdekiler (19659; Mikado’nun Çöpleri (1967; 1967-1968 İlhan İsken-
karşıhk Bolivya’da, Peru’da, Ekva-dor’da ve Kolombiya’da,yüksek dağlık bölgeler hem nüfusun en yoğun olduğu kesimdir, hem de (Peru dışında) iktisadi etkinliklerin merkezidir.
İKLİMLER
And dağlarında son derece çeşitli iklimlere raslanması üç büyük etmenden kaynaklanır: Sıradağların enlemler bakımından çok geniş bir alanda yayılmalan; yükseltinin yarattığı farklılıklar; okyanus yamacı ile lata yamacı arasındaki yağış farklılıklan. Mimler yelpazesinin genişliğine (bazı kıyı bölgelerinde gözlenen Akdeniz ikliminden dağlar-
ADAK
Dönebilir miydik donuk güllerle, Nemli göklerindeyken mevsim, Adanacak gün yitiverdi böyle.
Yolda arpalar gibi döküldükçe, Tartıya kalmaz sözcüklerim, Dönebilir miydikdonuk güllerle!
Ayrık gibi sttrer geçmiş gelende, Ben yağmurun kum saatiyim, Adanacak gün yitiverdi böyle.
Testide şarap köpürürcesine, Arınacak nem kaldı benim. Dönebilir miydik donuk güllerle!
Nice göğün düşüp öldüğü yerde, Taşın ilkçağıdır yüreğim, Adanacak gün yitiverdi böyle.
Çatırtılarla bölünüyor gece, Kuru böcekten bir bir değişim. Dönebüseydik yabanıl güllerle? Adanacak gün yitiverdi böyle.
der Armağanı; Melih Cevdet 1971-1972 tiyatro döneminde aynı yapıtla Ankara Sanatseverler Demeği tarafından yılın en iyi oyun yazarı seçildi); Dört Oyun (Yann Başka Koruda; Dikkat Köpek Var; Ölüler Konuşmak İsterler; Müffet-tişler; 1972).
Deüeme: Doğu-Batı (1961); Konuşarak (1964); Yeni Tanırlar (1974); Sosyalist Bir Dünya (1975); Dilimiz Üstüne Konuşmalar (1977); Maddecilik ve Ülkücülük (1977); Paris Yazılan (1982).
Gezi: Sovyet Rusya, Azerbaycan, Özbekistan, Bulgaristan, Macaristan (1965); Yasak (1978).
Tiyatro fistflne: Gelişen Komedya (1965).
daki kutup iklimine kadar) karşın, bazı büyük iklim bölgeleri ayırt edilebilir. Kuzeydoğu Andlan, ekvator bölgesinde yer alır, bir yandan kurak bir mevsim üe yağmurlar mevsiminin belirgin biçimde birbirini izlemesiyle, öte yandan da sıcaklığın yüksekliğiyle (yükselti arttıkça azalır) dikkati çekerler. Orta And dağlannda, kıyı kesiminde çöl iklimi ağır basar (Peru kıyılarında, yalnızca güney gündönümleri sırasında yedi yılda bir yağmur yağar); ama Humboldt deniz akıntısının soğuttuğu hava, okyanusla karşılaşınca nemlenir ve yoğun sislere yol açar. Şüi’de enlemlere göre aşağı yukarı bütün-iklimler gözlenir: 28° güney
201
Cuaco (Peru) bölgesinde And dağlarından bir göriıniış.
Andersen
enlemine kadar çöl iklimi; 32° güney enlemine kadar bozkır iklimi; daha güneydeyse nemli ve soğuk deniz iklimi.
AND ÜLKELERİ KIZILDERİLİLERİ
Görünümde ve iklimde büyük çeşitlilik gözlenmesine karşın, And dağlan ülkelerinde, halkın ırk ve kültür kökeninden kaynaklanan büyük bir bütünlük gözlenir. And dağlan, Ko-lomböncesi uygarlıkların en önemlilerinden ikisinin ortaya çıkma ve gelişme yeridir: Kuzeyde Şipşalar; Güney Andlar’da İnhalar (Keçua). Günümüzde And dağlarının kuzey kesimi (Venezuela ve Kolombiya) ile güney kesiminde (Şili) KızılderUi halkın, toplam nüfusun çok küçük bir yüzdesini oluşturmasına karşılık, Orta And dağlannda (Ekvador.Peru ve Bolivya) (fillerini ve geleneklerini genellikle korumuş ve melezleşmemiş olan yerli halk, nüfusun yarısından çoğunu oluşturur. And dağlannda yaşayanların bu ırk birliği,
günümüzde sözgelimi benzer araç gereç kullanılmasıyla, sulamayla ve taraçalar halinde düzenlenmiş tarlalarda tarım uygulamasıyla, mısır ve patates yetiştiriciliğinin yaygınlığıyla yansır. Kızılderililer, özellikle iktisadi ve siyasal iktidarı elinde tutan beyazların oluşturduğu sınıflar ile aracı durumunda bulunan melezler karşısında, çoğunlukla iktisadi gelişmenin dışında kalmış bir kitle oluştururlar.
TARIM SORUNLARI
And dağları bölgesinde yaşayan Kızılderililer yalnızca geçinmelerini sağlamaya yönelik bir aile tarımı uygularlar. Peru’da, İnkalaröncesi dönemden kalmış olan ve toprak parçalarının aile gereksinimlerine göre yeniden dağılımı temeline dayanan bazı tarım işletmeleri vardır; ama bu işletmelerde, tarım çalışmaları topluluk tarafından ortaklaşa yapılmaz. Bir ailenin elindeki toprak, ortalama olarak genellikle 3
hektarı geçmez. Buı aşınması, tarım yöntem liği ve her yıl.büyük 2 açan don olayının da el kın büyük bölümünün lenmesine yûl açar.
DanimarkalI ozan ve yazar (Odense, 1805-Kopenhag, 1875).
1816 yılında babasını yitiren Hans Christian Andersen, İ819’da tiyatro alanında şansını denemek amacıyla Kopenhag’a gitti; ama umduğunu bulamadı. Hk şiirleri de tam bir ilgisizlikle karşılandı. 1822 yılında bir
tiyatro yöneticisinin yardımıyla burs kazanan Andersen, 1830-İ833 yılları arasında çeşitli türlerde (yolculuk anıları; vodviller; şiirler) kitaplar yayınladı. 1833 ve 1834 yıllarında Fransa ve İtalya’ya yolculuklar yaptı (çocuklar için Masnllar adlı yapıtını İtalya’da yazmaya başladı).
ömrünün geri kalan t şitli ülkelere yolculukl 1866’da yaşamöyküsü 5
SANATI
Metinlerindeki alaycı öğelerle romantik yaza
yer alan Andersen, halkının folklorundaki olağanüstü nitelikleri kullanmayı ve lirik öğeler taşıyan kişisel dünyasına katmayı başarmış bir yazardır. Masallarında, bütün ülkelerin ve gelmiş geçmiş bütün dönemlerin destanlarını, halk masallarını besleyen mitoloji öğelerine raslanır: Arayış (Karlar Kraliçesi); değişim (Küçük Siren, Çirkin ördek); doğanın panteist canlanması (Köknar); vb. (Bkz. MASAL). Andersen’in dünyası, simge bolluğuna elverişli düşsel bir hava yaratmasıyla, çarpık durumları ve ayrıntıları düe getirmesiyle dikkati çeker: Kibritçi Kiz’m kötü almyazısı: Çekoslovakyalı sinemacı Trnka’nın çok güzel bir kukla filmi haline getirdiği Bülbül ve Çin İmparatoru adlı masalda bütün özellikleriyle ortaya çıkan ölüm. Ama Andersen’in Kuzeyli yapısından kaynaklanan bu şürsel ve romantik kaygı, sürekli bir öğretme kaygısını şngellemez: yazar aynı zamanda da, insanların davranışlarım yargılayan bir ahlakçıdır (bu özellik; yapıtlarının, yalnızca hoşa gitme ilkesinin göz önünde tutulduğu halk anlatılarından ayrılmasını sağlar). »
BAŞLICA YAPITLARI
Masal: Masallar (1835-1872). Roman: O.T. (1837); Kon en Spille-mand (Basit Bir Çalgıcı, 1837); Bil-ledboguden BOleder (Resimsiz Resim Kitabı, 1840); At Vaere Eller İkke Vaere (Olmak ya da Olmamak, 1857); Lykke Peer (Mutlu Peer, 1870).
Gezi anlatısı: I Spanien (İspanya, 1853); Portekiz Ziyareti (1866); vb.
Pireneler’in güney, yamaçlarında, Fransa ile İspanya arasında küçük prenslik.
2 500- 3 000 m arasında değişen yüksek tepelerle Fransa’dan ayrılan, Ispanya’yla bağlantısıysa daha kolay olan Andorra, başlıca iki ırmağın (Valira del Orient; Valira (Tel Norte) vadilerinden oluşur. Söz konusu iki ırmağın birleşmesiyle oluşan Gran Valira ırmağı, üHceden çıktıktan sonra, Ispanya’da Segre ırmağına kavuşur. Dördüncü Zaman buzulları ülkedeki yamaçları koyak ya da buzyalağı biçiminde oyup, üstünde köylerin kurulduğu küçük havzalar oluşturmuştur. Kışları sert, yazları sıcak ve orta yağışlı bir kara ikliminin etkisinde olan Andorra’nın büyük bir bölümü çam ormanlarıyla kaplıdır.
TARIM VE TURİZM
On bir yüzyıldır bağımsız yaşayan Katalonya ‘ halkının yılda % 4,1 oranında artan nüfusunun çoğunluğu, kırsal kesimde yaşar. Andorra-lıların geleneksel geçim kaynakları, vadi tabanlarında sulamayla yetiştirilen yemlik bitki, mısır ile güneşe dönük yamaçlarda düzenlenen ta-raçalarda üretilen tahıl, patates, üzüm ve tütündür (yazlan bucakların kiraladığı yüksek otlaklarda inek ve koyun sürüleri beslenir). Ayrıca, İkinci Dünya savaşında tarafsız kalan Andorra’nın savaşan uluslara silah, yiyecek sağlamasıyla, savaştaki ülkelerden kaçanları barındırmasıyla ülkede büyük bir sermaye birikimi olmuş, savaştan sonra yeni yollar yapılarak hidroelektrik
santrallar kurularak, otelcilik tesisleri geliştirilerek turizmde büyük bir atılım yapılmıştır. Günümüzde ülkenin başlıca gelir kaynakları turizm, içki satışı, posta pulu basımı ve sigara yapımıdır.
203
Angelico, Fra
Yıldız Madonnası.
Angkor
TAKİH
Andorra 790 yılında Charlemagne’in egemenliğinden kurtuldu; ama daha sonra sırasıyla Ispanya’daki Urgel kontluklarına ve Urgel piskoposluğuna bağlandı. XIII. yy’da yönetim, yargı ve siyaset açısından sağlam bir düzen oluşturuldu (bu düzen, kü-
çük değişikliklerle günümüze kadar sürdürülmüştür). Bu arada ülke topraklan, Urgel piskoposunun çatıştığı Foix kontluklarına katıldı.
1278’de, çatışmaya son veren bölüşme anlaşmasıyla, Urgel piskoposluğuna ve Foix kontluğuna bağlı bir ortak prenslik haline getirildi. 1607’
de Henri IV’ün Fränsa krall tardığı (1607) Foix kon hakları sonradan Fransa ( yeti’ne geçti.
Feodalite döneminin Batı’c son örneği Andorra, güı hâlâ Fransız hükümetine. \ piskoposluğuna simgesel t: ödemektedir.
andoskopi Bkz. endoskópi
anestezi ve reanimasyon Bkz. uyuşturma ve yeniden canlandırma
İtalyan ressamı (Toscana, 1387- Roma, 1455).
Gerçek adı Guido di Pietro, rahiplik adı Fra Gipvamii olan Fra Angelico, Floransa’da Dominiken tarikatına girdi. Giotto ve Masaccio çizgisinde yapıtlarıyla gotik sanatı ile rönesans sanatı arasındaki geçişin temsilcilerinden biri haline geldi.
Rönesans ressamları için gerçek bir esin kaynağı olan Fra Angelico’nun çalışmaları, Floransa’da yaşadığı manastırın (günümüzde müzeye dönüştürülmüştür) küçük keşiş odalarını süsleyen freskler üe 1445- 1449 yıllan arasında Roma’da gerçekleştirdiği çok sayıda , yapıttan oluşur. Keşiş odalarını süsleyen yumuşak ve aydınlık renklerle işlenmiş fresklerin dışında, üslubunu en iyi ortaya
koyan yapıt, Vatikan’daki Niccolo V KiHsesi’nin freskleridir: Aziz Step-hanus’un Yaşamı. Rönesans’a özgü plastik görüş bütünlüğünün tam anlamıyla gerçekleştirildiği bu yapıtta, kişilerin yerleştirilmesindeki özgürlük, gerçek deniz izlenimi uyandıran sahneler ve atakça yapılmış manzaralar yepyeni bir perspektif anlayışını ortaya koyar..Sanatçının 1433’ te ketencüer loncasının isteğiyle yaptığı Ketenciler adlı mihrap arkalığıysa (Perugia’da), Ortaçağ sanatından Rönesans sanatına geçişin simgesidir; yapıtın alt bölümünde yer alan Aziz Petrus’un Vaaz’ıadlı
Fra Angelico ’nun Floransa’daki & Marco manastın için yaptığı mihrap süslemesinden ayrıntı.
tabloda, İtalyan Rönesans bütün doğalcılık anlayışı, çeşitliliğiyle, davranışlara ğiyle ve uzun giysilerin şık! riİmiştir. Sanatçının öbiır arasında Meryem’in Taç Bildirme, Müneccimlerin sı, Herodes’in Şöleni, Agui Tommaso ve Aziz Bonaven la bilir.
Eski Khmer Kralhğı’ran başkenti (Kamboç, Siemreap ili) ve Uzakdoğu’daki en güzel arkeoloji Bitlerinden biri.
IX. yy. sonuna doğru kurulup hızla gelişen Angkor, 1431’de Siyamhlar tarafından yakılıp yıkılmış, halkın bütünüyle boşaltılması üstüne, yavaş yavaş ormanla kaplanmıştır. Kentteki ve Siemreap vadisindeki anıtların çoğu bir yandan aşındırmanın etkisiyle, bir yandan da ter-
mitlerin ve insanların verdikleri zararlar sonucu yıkıntıya dönüşmüş, ama görkemli Angkor. Vat Tapmağı (XII. yy.), Angkor Thom Anıtları (XII. yy. sonu), özellikle de ünlü Bayon Tapınağı büyük ölçüde ayakta kalmıştır.
BEŞ YÜZYILLIK TARİH
889’da, Indravarman’ın oğlu Yaço-varman Fin kurdurarak kendine
başkent yaptığı ilk Angl (Yaçodharapura) X. yy. dan sonra tapmaklarla, s (başhcası Fimeanakas Sa; lendi. Banteai Srei Tapma kent yakınındaki Takeo Cayavarman V’in (968-100 darlığı döneminde yapıldı, sülalenin kurucusu olan ! man I’in (1002-1050), iktidı çirmek için giriştiği iç büyük ölçüde zarar gören
204
han
‘nm girişinde irahipler.
-‘to*
trluğu ’nun en ineminde (XII. kor Vat ‘ndaki bir tüne yapılmış abartması.
vaştan sonra onarıldı. Ama budd-hacılığı benimseyen ilk kral olan Suryavarman I, bu arada Bafuon piramidi çevresinde kurulacak ikinci Angkor kentinin planım hazırlattı; Suryavarman I’in ölümünden sonra yapılan bu yeni kentteki tapınaklar da, peş peşe çıkan iç savaşlarda sık sık yakılıp yıkıldı. Khmor İmparatorlûğu’nun en parlak döne-
mini yaşadığı Xll.yy’da Suryavarman Ü, ünlü Angkor Vat Tapınağı’ nı yaptırdı. Kh,merlerin Çampalarla savaşları sırasında Angkor yeniden büyük zarar gördü ve savaşın kazanılmasından sonra, Gayavar-man II, planı buddhacı düşünceye göre evreni simgeleyen üçüncü Angkor’u (Angkor Thom anıtlar topluluğu) yaptırdı. XIV. yy’da Hinaya-
m
.-HJks* t-
j&Bfi
SEafaflWtH
na buddhacılığından yana olanların yaptıkları dinsel devrimi siyasal bir devrim izledi ve iktidar yeni bir sülalenin eline geçti. Bu arada imparatorluğun iktisadi durumu bozuldu ve Kamboçlu hükümdarların üstünde özenle durdukları sulama çalışmaları bırakıldı.
1373’te Siyamlılar, ele geçirdikleri Angkor’daki tapınakları ve krallık saraylarını yağmalayarak halkın bir bölümünü köleleştirdiler. Angkor kralının Siyamlıları. yenmesinden sonra başkent, krallık sınırları içindeki ırmakların birleştiği büyük kavşakta kurdurduğu (1434) Phnom Penh’e taşındı. Böylece, bu görkemli kent boşaltıldı ve yavaş yavaş ormanın derinliklerinde yiterek, ancak bir arkeoloji siti olarak önemini korudu. ■
BAYON
Üstünde, yontulmuş kalın taştan yapılmış kuleler bulunan bu tapınak, yeryüzü ile gökyüzü arasında, insanlar ile tanrının kurduğu bağlantıyı simgeler. Kulelerin dört cephesi, anıtın adandığı Buddha’yı temsil eden çok büyük kabartmalarla süslüdür. Bayon’dan başlayarak dört ana noktaya yönelen dört eadde, gene dört amt-kapıya ulaşır (kapıların da üstünde, Buddha’mn yüz görüntüleri yer alır).
İngiltere’de papanın yetkisini tanımayan ve kralı, Kilise’nin başkanı sayan devlet dini.
Anglikanlık, İngiltere’de Henry VIII’ in karısından boşanma konusunda papayla çatışmasıyla ve onun karşı çıkmasını dinlemeyerek eşini boşa-
masıyla (1533) ortaya çıktı. Kral 1534 yılında, Thomas Gromwell’in (1485-1540) hazırladığı, Ingütere kralını Kilise’nin başkam haline getiren Üstünlük Yasası’nı yürürlüğe koydu. Başlangıçta anglikanlığm amacı, İngiltere Kilisesi’ni, papanın
yetki alamndan çıkarmak ve dinde reform yapmaksızın, kralın yetkisi altına vermekti: Nitekim, katolik öğretisinde hiçbir değişiklik yapılmadı ve Henry VIII protestaıüara düşman bir tutum takındı. Ama Henry VIII’ in yerine geçen oğlu Edward VI
205
Pamuk tarlasında ralışan Angolahln>
:i
seyi’nin işgali kınamasının (Aralık 1983) ardından, Güney Afrika Cum-■ huriyeti, önce A.T.B.Î.U.B. çetecilerine yardımı keseceğini açıkladıysa (1985 temmuzu) da, çok geçmeden, çetecilerle ortak eylemi sürdüreceğini bildirdi (20 Eylül 1985). A.B.D. Kongre’sinin, çetecilere silah yardımı yapılmasını yasaklayan yasayı kaldırması (1985 sonu) üstüne, An-
fola A.B.D’yle diplomatik ilişkilerini esme kararı aldı. 1987 temmuzunda, ülkeyi kırıp geçiren (3 000 kişi öldü) kolera salgınından sonra, A.B.D. Dış İşleri bakanının yardımcısı, Angola’yı ziyaret ederek, aradaki gerginliği gidermeye çalıştıysa da, başarılı bir sonuç alamadı. 22 Nisan 1988’de kurulan geçici hükümetin başkanı Jeremias Chitunda, Küba ve G. Afrika Cumhuriyeti temsilcileriyle Cenevre’de, G. Afrika birliklerinin ülkeden çekilmesini isteyen bir sözleşme imzaladı. Bunun ardından imzalanan (22 Aralık 1988) Küba-An-gola sözleşmesiyle de, Küba birliklerinin ülkeden çekilmeleri öngörüldü ve 10 Ocak 1989’da ilk Küba birliği ülkeden ayrıldı.
1989’un Haziran ayında, Zaire’nin aracılığıyla düzenlenen toplantıda, çetecilerin önderi Jonas Savimbi’yle imzalanan ateşkes anlaşması, ülkede
15 yıldır süregelen kanlı iç savaşın sona ereceği umudunu doğurduysa da, çetecilerin denetimi altındaki bölgede bir Angola uçağının düşürülmesi ve Savimbi’nin anlaşmaya uymayacağını açıklaması, bu umudu boşa çıkardı. 1989 sonunda yeniden başlayan kanlı çatışmalar, 1990’ın Şubat ayında, Mavinga kenti çevresinde yoğunlaştı. Bu kanlı çarpışmalardan sonra Güney Afrika birliklerinin ülkeden çekilmesi üstüne, desteksiz kalan Jonas Savimbi, uzun görüşmelerin ardından. Angola Devlet Başkanı J. E. Dos Santos’la, iç savaşı sona erdiren ve 1992 sonunda seçimlere gidilmesini öngören bir anlaşma imzaladı (Haziran 1991).
İKTİSAT
Angola halkının yaşama düzeyini yükseltmek ve halk yararına bazı yatırımlara girişmek için üretimin artırılması gerektiğini düşünen, ayrıca, halkın °/o 90’ının okuryazar olmadığı, ortalama ömrün 35-40 yaş arasında değiştiği bir ülkede, eğitim ve sağlık hizmetlerinin parasız olmasının zorunluluğuna inanan hükümet yetkilüen iktisadi alana kesinlikle öiıcelik tanınmasına karar verdiler. 1977 Aralığında kurulan marxçı-leninci parti, özellikle 1978-1980 dönemi için, 1973’teki üretim düzeyine ulaşmayı amaçlayan bir program oluşturdu. Bu aşamada, tarım temel kesim olarak, sanayiyse gelişmeyi sağlayacak kesin bir etmen olarak ele alınacaktı.
1974’te Portekizlilerin ülkeden ayrılmasıyla iktisat felce uğramış, kahve üretimi gerilemiş ve Fildişi Kıyısı, Angola’nın yerini alarak kahve üre-
timinde dünyada üçüncü i selmişti. Ama Angola’n zenginliği, yeraltı gelir ki dı: özellikle Kuzey A Japonya’ya ve Avrupa’ ham petrol üretimi, 1979’ı tona yükseldi; 100 milyoı gerindeki elmas üretin dünyada beşinci sıraya y ponya’ya ve Batı Avrupa satılan toplam demir milyon tonu buldu; yen altın ve gümüş yataklara ması bir A.B.D. şirket üretimi (ytlda 23 milyon t viçre şirketine verildi; araşbrmalannıysa Fraı şirketi üstlendi. Bu arada reformlara girişilerek, ik halk sağlığı hizmetlerinin min parasız olması, devle mine geçen işyerlerinde ü gütlenmesi sağlandı.
Ne var ki, iç savaşın patlai kesintisiz biçimde on beş; bu olumlu gidişi değişti iktisadım hızla iflasa 1982’de 7,5 milyar A.B. aşan katışıldı ulusal geli: milyar doların altına, 1! daysa 6 milyar doların alt şma ulusal gelir de 1982’< larken, 1985’te 950 dola] nunda 620 dolara indi. Bu nin başlıca dışsatım ka petrol kesimi (1989’da An üreten Afrika ülkeleri ara sıraya yerleşti) dışında, il tün kesimlerinde büyük 1 gözlendi. Ateşkesten he hükümet, ülkede ikmal § ortadan kaldırabilmek Benguela demiryolunu açılması çalışmalarım be
anı
m
li ‘i’1 !i
Bir kimsenin, içinde rol aldığı, tanığı ya da en azından çağdaşı olduğu uzun bir süreyi kaplayan olayların anlatıldığı edebiyat türü.
TANIK OLMA İSTEĞİ
Tarihçüer için çok değerli kaynaklar olan anılar, yan tutmaları, belli bir bakış açısını yansıtmaları ve belli bir düşünce sistemine bağlanmayı dile getirmeleri nedeniyle, çoğunlukla okurların ilgisini, tarih yapıtlarından daha çok çekerler. Anı yazan, anlattığı geçmiş olayların içine kendi de girer; oysa nesnelliği arayan tarihçi, aynı konuda, saygılı bir izleyici gibi davranır. Yazarların dışında bilim adamları, doktorlar, ressamlar, devlet adamları, düşünürler, vb. de gelecek kuşaklara bazı ders alınacak olayları aktarmak, rakiplerini küçük düşürmek, gizli kalmış bazı gerçekleri ortaya çıkarmak, kendilerini iyi ya da kötü
208
yanlarıyla kamuoyuna tanıtmak, kısacası, kendüeriyle ve çevreleriyle hesaplaşmak için anılarını yazmışlardır. Anı türünün başlıca özelliklerinden biri, pek çok edebiyat türüne (eleştiriden yaşamöykü-süne, romandan şiire kadar) kaynaklık etmesidir.
DÜNYA EDEBİYATINDA ANI
Anıların edebiyat türü olarak yazılmaya başlanmasına çok eski dönemlerde girişilmiştir. Sözgelimi Kse-nophon’un Anabasis’ı (Genç Keyhüs-rev’in, kardeşi Artakserkses’e karşı giriştiği seferin ve Onbinlerin Dönü-şü’nün öyküsü), jül Sezar’m De Bello Gallico (Galya Savaşları) ve De Bello Çivili (İç Savaş) adlı yapıtlan birer anı olarak jmtelendirilebilir.Sonraki çağlarda da Mazarin (Mémoires [Anılar]), j.j. Rousseau (İtiraflar [Confessions]), Chateaubriand (Les Mémoires d’outre – tombe [Mezar Ötesinden Anı-
lar]), Maksim Gorki. ({ [Detstvo1], Ekmeğimi 1 [Vlyudyaikh], Benim Ünivt André Gide (Tohum Öhm grain ne meurt]), anı tür şanlı örneklerini vermişi
TÜRK ANI YAZARLARI
Türk dünyasında anı.taı bilim, siyaset bilim, edı alanlara kaynaklık etmı sıra, okurun yakından il; tür olmuştur. Türkçeniı ürünleri olan Orhun Y (Kültigin ve Bilge Kağaı Göktürk kağanı Bilge, d boylarını nasıl örgütled boylarla savaşımını, de\ leniş biçimini anı-söylev çevesinde anlatmıştır, devletinin kurucusu olar (1483-1530), Babürnarm tında, çocukluğundan
siyaset, askerlik ve edebiyat yaşamım büyük bir içtenlikle (ama dönemin ünlü kişileriyle ilgili yönleri anlatırken duygusal davranmaktan kurtulamamıştır) aktarmıştır.
Osmanlı Devleti döneminde anı, çeşitli yazı türlerinin gereci olarak kullanıldı. Tezkire, tarih, gazavatname, vakayiname, menakıpname, sefaret-name, seyahatname gibi türlerde yer yer, yaşanan olaylar, yakından tanınan kişilerin ilgi çekici özellikleri, ayrıntılarıyla ortaya kondu. XIX. yy’ın sonlarında ve XX. yy’da bazı yazarlar, siyaset adamları ve askerler, görüşlerini anı biçiminde dile getirdiler. Ahmet Rasim, birçok yapıtında çocukluk, gençlik, olgunluk anılanın anlatırken o çağın günlük yaşamım, “Beyoğlu âlemleri’’ni, Direklerara-sı’ndaki tiyatroları, başlıca gazeteleri ve gazetecileri ilgi çekici gözlemlerle canlandırdı. Halit Ziya Uşaklıgil, Kırk Yıl (5 cilt, 1936) adlı yapıtında, çocukluğundan Mehmet V Reşat’ın tahta çıkmasına (1909) kadar geçen süre içindeki yaşamım, Servetifü-nuncuları, yakından tanıdığı kişileri, romanlarıyla ilgili bazı bilgileri, ölçülü, dengeli bir tutum ve dille anlatmayı başardı. Kırk Yj/m devamı niteliğinde olan Saray ve Ötesi (3 cilt, 1940-1942) adlı yapıtındaysa, Doi-mabahçe Sarayı’nda mabeyn başkâtipliğine atanmasından, İttihat ve Terakki hükümetinin düşmesiyle görevine son verilmesine kadar süren dönemi aktardı.
Hüseyin Cahit Yalçın Edebiyat Hatıralarına (1935) çocukluk yıllarında başladı: Servetifünun dönemini, Malta sürgününü ve Tanin gazetesini yeniden çıkarmasını, tarihten ola-
bildiğince uzaklaşarak anlatmaya çalıştı. Türkiye’de son elli yıl içinde kitap olarak yayımlanmış anılar arasında şunlar sayılabilir:
1. Tanınan kişilerle ilgili anılar (Yusuf Ziya Ortaç, Portreler, 1960; Oktay Akbal, Şair Dostlarım, 1964; Yahya Kemal, Siyasi ve Edebi Portreler, 1968; Zekeriya Sertel, Nazım Hik-met’in Son Yıllan, 1978; Haldun Taner, Ölürse Ten Ölür Canlar Ölesi Değil, 1979; Muzaffer Bayrukçu, Arkadaş Anılarında Orhan Kemal, 1985).
2. Özyaşamöyküsüne dayanan anılar (Halide Edip Adıvar, Mor Salkunlı Ev, 1963; Halikamas Balıkçısı, Mavi Sürgün, 1961; Aziz Nesin, Böyle Gelmiş Böyle Gitmez, 1966; Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Anıların İzinde, 2 cilt, 1977-1979; Kerime Nadir, Romancının Dünyası, 1981; Rıfat İlgaz, Yokuş Yukarı, 1982; Çetin Altan, Kavak Yelleri ve Kasırgalar, 1992).
3. Yaşanılan olaylara tanıklık ederek çeşitli dönemlere ışık tutan anılar (Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Politikada 45 Yıl, 1968; Halide Edip Adı-var, Türkün Ateşle İmtiham, 1962; Falih Rıfkı Atay, Çankaya, 1961; Ahmet Emin Yalman, Yalan Tarihte Gördüklerim ve Geçirdiklerini, 4 cüt, 1970-1971; Mehmet Kemal, Acılı Kuşak, 1967; Vasfi Rıza Zobu, O Günden Bu Güne, 1977; Yunus Nadi, Kurtuluş Savaşı Anılan, 1978; Ilhan Selçuk, Ziverbey Köşkü, 1987). İsmet mönü (Hatıralarım), Celal Bâ-yar (Ben de Yazdım), Kâzım Karabe-kir (istiklâl Harbimiz), Kenan Evren (Kenan Evren’in Anılan, 1990-91, 4 cilt) gibi Türk siyasal yaşamında rol oynamış kişiler de anı türüne giren yapıtlar vermişlerdir. ■
AHMET RASİM
Türk yazan (1864 İstanbul-1932 İstanbul).
Dariişşâfaka’yı bitirdikten sonra Fosta ve Telgraf Nezareti Fen Kale-mi’nde çalışmaya başladı. Tercü-man-ı Hakikat, Ceride-i Havadis, Servet-i FOnun, Mecmna-yı Ebüaori-ya, Sabah gazete ve dergilerinde anı, sohbet, makale, şiir, Öykü, roman, çeviri türlerinde yazdan yayımlandı. Bir ara Hüseyin Kahmiile Boşboğaz (1908) adlı bir gülmece gazetesi çıkardı. Birinci Dünya savaşı sırasında Tasvir-i Efkâr’da, mütareke yıllarında Yeni Gün, Eski Gün, Zaman, Vakit gazetelerinde çahştı. Cumhuriyet döneminde de Cumhuriyet ve Alsam gazetelerinde yazılar yazdı. İstanbnl’dan milletvekili seçilerek T.B.M.M’ne girdi (1927-1932).
Beste çalışmaları da olan Ahmet Rasim, IfaalHMü anı, fıkra ve makale türündeki yazılarıyla tanınmıştır. İstanbul’un çeşidi kerimlerindeki insanların giyimlerini, yaşama biçimlerini, düşüncelerini, gelenek ve göreneklerini, inançlarını, eanh ve renkli bir anlatanla veren Ahmet Rasim’in anı türündeki yapıtları arasında Gecelerim (1894), Fuhş-ı Atik {2 dit, 1922) ve Muharrir, Şair, Edip (1924) sayılabilir, öbür yapıdan: Tarih ve Muharrir (1910); Şehir Mektuptan (4 cüt, 1910-1911); Eşkal-i Zaman (1918); Gülüp Ağladıklarım (1926); Muharrir Bu Ya (1927);Resimli ve Harita-h Osmanlı Tarihi (4 cüt, 1910-1912); İki Hatırat Üç Şahsiyet (1916).
Anıtkabir Bkz. Ankara
Kartacah komutan ve devlet adamı (l.ö. 247’ye doğru-l.Ö.183).
Roma’ya karşı ilk Pön savaşını yapmış olan Hamilkar Barka’mn oğlu Anibal, Roma’ya karşı kin ve nefret duyguları içinde yetiştirildi ve Ha-milkar’ın bütün varlığını adadığı bir amacı benimsedi: Kartaca’yı, imparatorluğun bir bölümünden yoksun bırakan, küçük düşürücü 241 yıh anlaşmasını geçersiz kılmak için Roma’dan öc almak. 9 yaşından başlayarak askerler arasında eğitken Anibal, genç yaşta, dayanıklılığını ve soğukkanlılığını göstererek askerlerinin sevgisini kazandı. Roma tarihçisi Titus-Livus, Anibal konusunda şöyle yazmıştır: “İnsanın, birbirine en karşıt iki şeye böylesi-ne kıvraklıkla uyduğu görülmemiştir. Bu iki şey, buyruklara uymayı ve buyruk vermeyi bilmektir.” Babasının 229’da ölümünden sonra, kayınbiraderi Hasdrubal’m yardım-
cısı olan Anibal, onun da öldürülmesinden (221) sonra, başkomutan seçilerek hemen büyük bir tasarıyı uygulamaya girişti: Ispanya’yı üs olarak kullanarak, Galya’yı aşmak; savaşı, deniz yoluyla değil karayo-luyla Roma İmparatorluğu’nun içine, İtalya’ya kaydırmak; daha sonra da, yakın dönemde Roma’ya boyun eğmiş halklan ayaklandırmak. Böy-lece, ülkenin iç kesimiyle ilişkisi kesilen Roma, kıskaç içine alınacak ve tesliin olmak zorunda kalacaktı. Askerî harekât 219-218 yıllarında başladı ve 201’de sona eridi, İkinci Pön savaşı diye adlandırılan bu savaş, Kartaca’nın yenilgisiyle sona erdiyse de, Roma da çok güç anlar yaşamış ve birkaç kez yıkılma tehlikesi geçirmişti.
SAVAŞTAKİ BAŞARICAR1
Anibal, Alpler’i 60 000 kişilik bir
ordu ve 50 kadar fille aştı; bilmediği ya da çok az bildiği topraklardan geçerken yağmacı çetelerin sürekli saldırılanyla ve soğukla’ savaşan ordusunun ancak yarısı Po ovasına ulaşabildi.
İtalya topraklarında elinde kalan kuvvetleri en iyi biçimde kullanan Anibal, Trebbia’da,Ticino’da,Trasi-meno gölü yakınlarında yaptığı çarpışmaları kazandı ve Roma ordularım, Cannae’de büyük bir bozguna uğrattı (216). Bu savaşta, sayıca üstün olan düşmanı bölmeye karar vererek hafif silahlı birliklerini, çember yayı biçiminde düzenlenmiş ordusunun önüne düz saflar halinde bir perde gibi yerleştirip, Romalı komutanların ordunun tamamını görmesini engelledi. Romalı komutanlar merkezideki hafif silahlı birliklere saldırınca, iyi desteklenmiş olan merkez, bu saldırıya dayandı. Bundan sonra ordusunun iki yanından,
209
Anibal’i bir fil üstünde gösteren pişmiş topraktan vazo.
düşman birliklerinin ilerlemesine karşı koymayan Anibal, Roma askerlerinin merkezlerinden hızla uzaklaşmalarını sağladı ve bundan yararlanarak, Romalıların ordunun merkezinde bir gedik açmayı başardıkları sırada, düşman ordusunu ikiye bölmüş oldu. Numidiah atlı kuvvetlerini bölünmüş Roma birliklerinin üstüne sürerek düşman ordusunu yok etti: Savaşta 45 000 Romalı asker öldürüldü; 20 000 tutsak alındı.
YENİLGİLERİ
Bu zaferden sonra Anibal, doğrudan doğruya Roma kentine saldırmak yerine İtalya’nın güney kentlerini ele geçirmeğe uğraştı. Ama bu sırada Roma yeniden toparlanmayı başardı; kardeşleri Hasdrubal ve Mago, Anibal’in yardımına koştukları sırada Roma birliklerine yenildiler (207): Romalı komutan Scipio,
savaşı doğrudan Kartaca tince, Kartaca Anibal’i ge ama Anibal, 202 yılında bozguna uğradı. Bu yenili Anibal, Plebler (Roma t( en kalabalık sınıfı) ve ask fından çok sevilmesi saye: taca kentinin suffectus’u i revli) olarak kaldı ve kabul ettirdiği ağır barış i karşın, kenti yeniden ust ledi. Ama, Anibal’in yenit girişeceğinden, dolayısıyl nin bozulacağından kor! tacirler, Roma’yla işbirlij Anibal, düşmanlarının el mek için sürgüne gitme kaldı (195’e doğru). Ephe rek, Büyük Antiokhos’un sını Roma donanmasına 1 şa çıkardı. 190 yılında An nilince, Anibal önce Giı da Bithynia’ya kaçarak, hizmetine girdi. Ama Pru ma’nın baskısıyla onu de ten vazgeçmesi üstüne,Pı fından Romalılara teslin ni anlayınca zehir içer öldürdü (183). Mezarı Ge
Ankara Büyük kesimi îç Anadolu bölgesin-
de, kuzeydeki küçük kesimi de Karadeniz bölgesinde kalan ilimiz. Büyüklük bakımından Konya’dan sonra ikinci ilimiz (30 715 km2) olan Ankara, kuzeyde Bolu ve Çankırı, doğuda Çorum, Yozgat ve Kırşehir, güneydoğuda Niğde, güneyde Konya, batıda Eskişehir illeriyle komşudur.
YÜZEY ŞEKİLLERİ
İç Anadolu bölgesinin kuzeyinde yer alan engebeli Ankara yöresi, doğuda Kızılırmak, batıda Sakarya ırmaklarıyla sınırlanır. Güneyde, Pa-şadağı ve Karacadağ’la Konya yöresinden ayrılır. Kuzeyde Köroğhı Eski Ankara’dan dağlarının İç Anadolu’ya bakan ya-
göranüş. maçları boyunca Batı Karadeniz’e
komşudur: Bu kesimde Ankara ilinin sınırlan içinde kalan dağlar yer alır: Aydos dağı (1 840 m); Yıldırım dağı (2 035 m); Işık dağı (2 015 m). Ankara yöresinin güneyi, vadilerle az çok yanfauş bir yayla görünümündedir. Yaylanın ortalama yükseltisi 1 (XX) m’yi geçer; üstündeki basık tepelerin yükseltisiyse 1 400 m dolayındadır.
İKLİM KOŞULLARI VE BİTKİ ÖRTÜSÜ
Ihman iklim kuşağında yer alan Ankara ilinde, ılıman iklimin kışları çok sert geçen kara tipi egemendir. Yörenin yüksek, denizden uzak ve dağlarla çevrili olması yüzünden ge-
ce ve gündüz, yaz ve kış sıcaklıkları arasında büyük fark vardır. Uzun süreli gözlemlere göre yıllık ortalama sıcaklık 11,8°C, en soğuk ay (ocak) ortalaması 0,3°C, en sıcak ay (ağustos) ortalaması 23,3°C’tır. En düşük ve en yüksek sıcaklıklar da gene aynı aylarda gözlenir. Ocak ayında sıcaklık sıfır derecenin altına düşer {ortalama-3,5°C); ağustos ayındaysa İ30°C’m üstüne çıkabilir. 45 yılhk gözlemlere göre, günümüze kadar kaydedilen en yüksek sıcaklık 40°C (1 Ağustos 1954), en düşük sıcaklıksa -24,9°C.’tır (5 Ocak 1942). Yıllık yağış tutan düşüktür: 367 mm. En az yağış yaz mevsiminde (ağustos ayında 8,5 mm), en çok yağış ilkba-
harda (mayıs ayında i diişer. İlkbaharda özellikli mayıs aylarında öğleden “Kırkikindi yağmurlan” a< sağanak halinde, kısa sür de sürekli) yağışlar gör yağışları kasım ayında nisan ayına kadar sürer (! ocak ayında düşer). Yılda 26 gün sislidir (genellikle mevsinünin son aylarmç mevsiminde, sabaha karş şiddetle soğuması sonucu değen havanm soğuması v rınm yoğunlaşmasıyla si Rüzgârlar bütün mevsimle likle kuzeybatı yönünden f Ankara ilinin bitki örtüş
210
ve güneyde farklılıklar gösterir. İklimin etkisiyle orta ve güney kesimlerin doğal bitki örtüsü bozkırdır; bu kesimlerde yağış azlığından ötürü bitki örtüsü zayıf, türler de azdır. Tuz gölü havzasının biraz kuzeyinde Bâlâ dolaylarında ardıçağaçlanyla karışık meşe toplulukları başlar: Kurak bodur orman özelliği gösteren bu meşe topluluklarının alt sınırı
1 000 m’dir. Ankara’nın kuzeyinden başlayarak, sürekli orman toplulukları görülür ve ağaçlar kuzeye doğru ilerlendikçe sıklaşır; meşelerin arasına yer yer karaçam toplulukları karışır. Meşe ve karaçam ormanlarınla yayıldığı bu alanlardan, yavaş yavaş Karadeniz ormanlarına geçilir.
IRMAKLAR VE GÖLLER
Ankara ilinin topraklarını sulayan akarsular Kızılırmak ve Sakarya ırmaklarına kavuşur. Kentin yalanlarında Bent deresi, Çubuk suyu ve în-cesu’nun birleşerek oluşturdukları Ankara suyu (ya da Engürü suyu), Ova .çayını da alarak Sakarya ırmağına karışır. Doğuda ilin küçük bir kesimi de, Balaban deresi ve Delice ırmak aracılığıyla sularım Kızılırmak’a gönderir.
İl toprakları göller bakımından zengin sayılabilir .Konya ve Niğde’yle olan sınırda, Tuz gölünün doğu kıyılarının küçük bir kesimi, Ankara kentinin güneyinde,. Ankara-Konya karayolunun doğusunda Emir gölü, biraz daha güneyde, karayolunun batı kıyısı boyunca Mogan gölü yer ahr. Gerek Emir, gerek Mogan gölleri, doğal bir set arkasına suların birikmesiyle oluşmuştur. Kıyısında Ankaralılar için plaj yerleri yapılmış olan çeşitli su sporları yarışları düzenlenen Mogan gölü, kuş çeşitleri bakımından da zengindir. Ankara ili sınırlan içinde, çok sayıda baraj gölü de yer ahr: Sakarya ırmağı üstünde Sarıyar baraj gölü; Kızılırmak üstünde Hirfanh baraj gölü; Çubuk çayı üstünde Çubuk I ve Çubuk II baraj gölleri; Bayındır çayı üstünde Bayındır baraj gölü; İstan-bul-Ankara karayolu üstünde Kurt-boğazı baraj gölü.
İLÇELER VE NÜFUS
Ankara ili 24 ilçeye ayrılmıştır: Akyurt (12 535 nüf.; 1990); Altındağ (422 668 nüf.; 1990); Ayaş (20 806 nüf.; 1990); Balâ (37 612 nüf.; 1990), Beypazarı (45 977 nüf.; 1990), Çamlı-dere (19 365 nüf.; 1990), Çankaya (714 330 nüf.; 1990), Çubuk (51 964 nüf.; 1990), Elmadağ (38 032 nüf.; 1990), Etimesgut (70 800 nüf.; 1990), Evren (6 928 nüf.; 1990), Gölbaşı (43 522 nüf.; 1990), Güdül (18 698 nüf.; 1990), Haymana (55 527 nüf.; 1990),
ı’ ‘’W‘l i ‘ . ‘ *’ ’
Kalecik 125 043 nüf.; 1990), Kazan (21 837 nüf.; 1990), Keçiören (536 138 nüf.; 1990), Kızılcahamam (34 456 nüf.; 1990), Mamak (410 359 nüf.; 1990)* Nallıhan (36 779 nüf.; 1990), Polatlı (99 965 nüf.; 1990), Sincan (101118 nüf.; 1990), Şereflikoçhisar (60 701 nüf.; 1990), Yenimahalle (351 436 nüf.; 1990). Topraklarının çoğunluğu îç Anadolu bölgesinde kalan ilin, Kızılcahamam ve Çamlıdere ilçeleri Karadeniz bölgesinde yer alır.
Ankara ilinin toplam nüfusu 3 milyonu aşar (1990 sayımına göre 3 306. 327 nüf.). Büyükşehir Belediyesi sınırları içindeki Ankara kent nüfusuysa, 2 259 471’dir.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.