AKLI DELİLLER :

Bu bahiste açıklanmak istenen, ilmin fazilet ve nefâsetidir. Faziletin
ne demek olduğunu bilmiyen ve faziletten gâyenin ne olduğunu
anlamıyanlann, ilimde veya ilimden gayri şeylerde bir haslet olarak
bulunduğunu idrâk etmelerine imkân yoktur. Şüphesiz ki, hikmetin
ne demek olduğunu bilmeden, falan adam hakimdir veyâ değildir
demek, saçmalamaktan başka bir şey olamaz. O hâlde, biz de
faziletin ne olduğunu anlıyalım.
Fazilet, «fazi» kökünden gelir; ziyadelik, artma ve çoğaima mâ­
nâsına, fazlalık demektir. Bir hükümde ortak olan iki şeyden birisine
hâs bir ziyâdelik olursa, işte bunun diğerine fazileti var denir ki, bu
ziyâdelik onun kemâli olur. Meselâ: At, merkebten efdaldir, denildiği
zamân, bunların yük taşımakta ortak oldukları, fakat atın daha ağır
yük taşımakta, düşmâna saldırmakta, koşup kaçmakta ve güzellikte
merkepten üstün ve kemâlli olduğu anlaşılır. Hattâ attan büyük bir
merkeb kabûl edilse, yine bir değer taşımaz. Çünkü bu ziyâdelik vü~
cûd bakımındandır ki, bir kemâl sayılamaz. Hayvân cismiyle değil,
vasıflarıyla değerlenir. Bu îzâhatı anladmsa, atta diğer hayvânlara
nisbetle fazilet olduğu gibi, diğer sıfatlara nisbetle de, ümin bir fazilet
olduğunu anlayacağından şübhe edilmez. Atın hızlı gitmesi bir
kemâl değil, belki atta ayn bir husûsiyet ve üstünlüktür. Amma ilim,
zâtında hiç bir şeye nisbet edilmeksizin mutlak bir fazilet ve kemâldir.
Çünkü ilim, Allahu Teâlâ’nm kemâl sıfatı, melek ve peygamberlerin
şerefi ve mutlak bir fazilettir. Akıllı atm, ahmak attan daha
hayırlı olması keyfiyeti, hiç bir şeye izafe edilmeksizin ale’l-ıtlak onun
fazileti olması gibi.
İyi bil ki, rağbet bulan ve nefîs olan her şey üç sebebden biriyle
rağbet görür ve beğenilir:
1 — Başka şeyi için, 2 — Zâtı için, 3 — Hem zâtı ve hem de
başka şey için.
Elbette zâtı için rağbet gören, başkası için rağbet bulandan efdal
ve şereflidir. Başkası için sevilen altun ve gümüştür. Bunlar, hadd-izâtında inşânın hiç bir ihtiyâcını gideremiyen birer mâden parçası­
dır. Eğer ticâret vâsıtası olmasalardı, çakıl taşlarından farklı sayılmazlardı.
Zâtı bakımından heves edilen, Allahu Teâlâ’nm cemâline bakmanın
lezzetiyle âhiret saâdetine ulaşmaktır.
Hem zâtı ve hem de dolayısiyle istenip heves edilen, meselâ vü-
cûd sağlığı gibi… İnşânın, ayaklarının sıhhatli olmasını istemesi, zâtı
bakımından olur. Acı ve sancı duymaması gibi. Başka şey için olur.
Arzû ettiği yere yürüyüp gidebilmesi gibi…
Bu itibarla ilme baktığın zamân onu, kendi zâtında tatlı bulursun
ve ilim de zâtı için istenilir. Üstelik ilim âhiret saâdetine vesile
ve Allah’a yaklaştıran bir vâsıta olması bakımından da gayri için sevilir.
İnşân oğlunun en büyük rütbesi ve arzû ettiği şey de, bu saâdet
ve bu saâdete ulaştıran vâsıtadır. Bu da ilim ve ilme dayanan ameldir.
Amel de ilimsiz olamıyacağına göre, dünyâ ve âhiret saâdetinin
aslı ve bütün ibâdetlerin efdali ilimdir. Nasıl olmasın ki, her şeyin
kıymeti neticesiyle ölçülür. İlmin neticesi ise, yüksek makamlara ermek,
melekleşmek ve Allahu Teâlâ’ya yaklaşmaktır. Buraya kadar
anlattıklarımız, ilmin âhirete âit olan faydalarıdır.
Dünyâhğa gelince: İzzet ve vakar, melikler [hükümdârlar]’e
söz geçirme ve tab’an hürmeti celb etme gibi hasletleri vardır. Türklerin
en akılsızları ve Arablann eclafı bile, âlimlerine hürmeti tabiî
bulurlar. Çünkü tecrübeleriyle onların daha bilgili olduklarını anlı­
yorlar. Yalnız insânlarda değil, hayvânlarda da, bu hassa mevcûttur.
Hayvân da üstünlüğü takdir eder ve bu anlayışladır ki, kendisinden
üstün olan inşâna ’itâat eder. Bütün bu saydıklarımız mutlak ilmin
faziletidir. Halbuki ileride beyân edileceği üzere, ilimler de kısımlara
ayrılır ve faziletleri îtibâriyle de ayrı kıymet taşırlar.
Bu îzâhatımızla, ilim öğretme ve öğrenmenin fazileti açıklanmış
oldu. İlim her şeyden üstün olunca, elbette onu öğrenmeğe çalışmak
da en üstün şeyi istemektir, öğretmek ise, en üstün faydayı sağlamaktır.
Bunun beyânı şöyledir: İnsânlarm maksadı, dîn ve dünyâlıkta
toplanır. Dîn’in nizâmı ise, dünyânın nizâmına bağlıdır. Çünkü dünyâ
âhiretin tarlasıdır. Dünyâ; kendisini ebedî bir vatan tanıyanları
değil, bir köprü ve bir misâfirhâne kabûl edenleri, Allah’a ulaştıran
bir vâsıtadır. Dünyânın nizâm ve imâreti ise, insânlarm çalışmaları­na bağlıdır.
İnsânlarm iş, san’at ve meslekleri ise üç kısımda toplanabilir:Birincisi : Yaşayabilmek için zarûrî olan işlerdir ki, bunlar
da dörttü r:
1 — Yiyecek te’mini için rençberlik,
2 — Giyecek te’mini için dokumacılık,
3 — Mesken te’mini için inşâat,
4 — Cemiyetin sevgi, saygı, yardımlaşma ve beraberliğini sağlamak
için siyâset.
İkincisi : Bunlara yardımcı olup, yapılmalarına imkân veren
işlerdir ki, bunlar da ikiye aynlır:
1 — Rençberlik ve san’at için âlet hâzırlıyan demircilik işi.
2 — Dokumacılığa hizmet eden, hallaçlık ve eğirme işi gibi..
Üçüncüsü : Bütün bu işleri tamamlayıp süsleyen işlerdir.
Bunlar da (rençberlikten alman mahsûlü öğütüp) pişirmek, (giyim
eşyasını) dikmek, boyamak ve yıkamak gibi işlerdir.
Bütün bunlar dünyâ hayâtına nisbetle, bir şahsın uzuvları mesabesindedir
ki, bunlar da üçe ayrılır:
1 — Kalb, ciğer ve beyin gibi asıl uzuvlar.
2 — Bu asıl uzuvlara hizmet eden mide, damar, şerayin, sinir ve
veridler.
3 — Bu asılları tamâmlayıp süsleyen şeyler ki; deri, tırnak parmak
ve kaş gibi…
Bu saydığımız san’atlarm en şereflisi asılları olup, asıllarınm da
en şereflisi siyâsettir. Bunun içindir ki, bu siyâset san’atı, menşeinde
diğer san’atlarm aramadığı kemâlâtı ister. Yine bunun içindir ki,
bu san’atm sâhibi, diğer san’atlan kendine hizmet ettirir.
Beşeriyeti islâh ile dünyâ ve âhirette selâmete ulaştıracak doğru
yolu gösteren siyâset, dört mertebedir:
Birinci ve en üstün mertebe: Peygamberlerin siyâseti, sevk
ve idâresi olup; avâm ve havass, bütün insânlann zahir ve bâtınları­
na hükmetmeleridir.
İkinci mertebe: Halîfe, melik ve sultânların siyâseti ve her
sınıf insânlara hükmetmeleridir. Fakat bunlar yalnız zâhire hükmeder,
bâtına te’sîr edemezler.
Üçüncü mertebe : Allahu Teâlâ’yı ve dînini bilen, peygamberlerin
vârisi olan âlimlerin siyâsetidir ki, bunlar hiç bir sınıfın zâhiri
işlerine kanşmayıp kimseyi zecr ve men’edemiyecekleri gibi, umûm
insânlar da kendilerinden istifâde edemez. Ancak münevver tabakanın
bâtınına hitâb edebilirler.Dördüncü mertebe: Vâizler’in siyâsetidir. Bunlar da ancak
insânlann avâm kısımlarının bâtınına hitâb ederler.
Siyâsetin şu dört mertebesinde nübüvvetten sonra en şereflisi,
insânları, helake sürükleyen, kötü hûylardan arıtıp saâdete ulaştıracak
güzel hüylar ile süsleyen şeyin, ilmin en büyük faydası olduğunda
şübhe yoktur. İşte ilim öğretmekten gâye de budur.
İlmin diğer san’atlardan üstün olduğunu söyledik. Bunun îzâhı
şöyledir: San’atm değeri üç şey ile bilinir:
Birincisi: O san’atı bilmeye vesile olan garîza ve mîzâca mü­
racaat etmekle. Aklî ve müsbet ilimlerin, lügat ilmine olan üstünlüğü
gibi. Çünkü müsbet ilimleri bildiren akıldır. Lügati öğreten ise
işitme hassasıdır. Akl’m işitmeden üstün olduğu aşikârdır.
İkincisi: Umumî faydalarını düşünmek ile, rençberliğin kuyumculuğa
üstünlüğünü düşünmek gibi…
Üçüncüsü: Üzerinde işlenen madde ile kuyumculuğun debbağlığa
üstünlüğü gibi. Birisinde altun, diğerinde ise, ölü hayvan derisi
üzerinde iş görülüyor.
Şübhe yok ki, âhiret yolunu aydınlatan dîni ilimler, tam akıl ve
keskin zekâ ile elde edilir.
İleride açıklanacağı gibi, akıl, insan oğlunun en üstün vasfıdır.
Çünkü Allahu Teâlâ’nm emânetleri, akıl sâyesinde kabûl edilir ve
yine akıl sayesindedir ki inşân, Allahu Teâlâ’nın rızâsına mazhar
olur.
İlmin umûmî faydalarına gelince; bunda hiç şüphe edilmez. Çünkü
neticesi ebedî saâdettir.
Mahallinin şerefine gelince: (Bu da gizli değildir.) Nasıl gizli olsun
ki, ilim öğretenler insânların kalbleri ve akılları üzerinde tasarruf
ederler. Yeryüzündeki en üstün yaratık inşân, inşânın en değerli
cüz’ü ise kalbidir. İlim öğreten, kalbi olgunlaştırmak, temizlemek, cilâlandırmak
ve rızâyı İlâhîye yaklaştırmakla meşgûidür. Binâenaleyh
her cihetten, ilim efdaldir, şereflidir.
Hülâsa ilim öğretmek, bir bakımdan Allah için ibâdet, başka bir
bakımdan Allahu Teâlâ’ya vekâlettir. Hem de en büyük vekâlet. Çünkü
Allahu Teâlâ, en hâs sıfâtı olan ilmi, âlim’in kalbine yerleştirdi.
Âlim, Allahu Teâlâ’nm en değerli cevherlerinin hazînedân gibidir.
Bundan, bütün muhtâçlara infakda izinlidir. Cennet-i me’vâ’ya ulaş­
tırmakta ve Allahu Teâlâ’ya yaklaştırmakta, Allahu Teâlâ ile kulları
arasında vâsıta olmaktan daha üstün rütbe olabilir mi? Allah kendi
lütûf ve keremiyle bizleri de bu*gibi kullarından eylesin.
Habîbine ve bütün hayırlı kullarına salât ve selâm olsun.BU BÂB MAHMÜD VE MEZMÛM [ÖĞÜLEN VE YERİLEN] İLİMLERİN
AKSÂM VE AHKÂMI BEYÂNINDADIR. BURADA FARZ-I AYN
VE FARZ-I KİFÂYE OLAN İLİMLER İLE, KELÂM VE FIKIH İLMİ­
NİN, NE DERECEYE KADAR DÎN İLMİNDEN SAYILACAĞI VE ÂHİ-
RET İLMİNİN FAZİLETİ ANLATILACAKTIR.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.