Oops! It appears that you have disabled your Javascript. In order for you to see this page as it is meant to appear, we ask that you please re-enable your Javascript!

ÂHİRET ÂLİMLERİNİN ALÂMETLERİ

1 — İlmiyle dünyâlık istememek. Çünkü âlimlerin en küçük derecisi,
Dünyânın (Allah yanında) hakir, âdi ve lezzetlerinin geçici
olduğunu, âhiret’in yüceliğini, devâmını, n im etlerin in sâfîliğini ve
mvlkünün azametini, dünyâ ve âhiret’in, bir araya toplanması mümkün.olmayan
iki zıd olduklarını bilmektir. Bunlar birer kuma gibidir:
B irini memnûn ederken diğerini küstürürsün. Terâzinin iki gözü gibidir:
Birini ağdırırken diğerini yeğnikletirsin. Doğu ile Batı gibidir:
Birine yaklaşırken diğerinden uzaklaşırsın. Birisi dolu diğeri beş iki
bardak gibidir: Birinden öbürüne suyu aktarırken diğeri boşalacaktır.
Bütün bunları bilmelidir.
Dünyânın âdiliğini, mihnet ve meşakkatini, lezzetlerinin kederlerle
karışık olduğunu, sonra iyiliklerinin tez kaybolacağım bilemiyenlsr
ahmaktır. Tecrübe ve müşahedelerimiz işin iç yüzünün böyle
olduğunu göstermektedir. (Elbette bunu anlamayanın aklı yoktur.)
Aklı olmayan âlim alabilir mi? Âhiret’in devâmını ve yüceliğini bilmeyen
ise kâfirdir. İmânı olmayan âlim olabilir mi?
Dünyâ’nm âhiret’e zıd olduğunu ve bunları bir araya toplamaya
çalışmanın boş bir şey olduğunu anlamayan ise, bütün Peygamberlerin
şeriatierine câhil ve belki başından sonuna kadar Kur’ân’m Imlerine kâfirdir. Şu düşük derecede bulunan kimse nasıl olur da
âlimler zümresine katılabilir? Bütün bunları bildiği hâlde âhireti,
dünyâ üzerine tercih etmeyen şeytân’m esiri olup şehveti kendisini
öldüren, şekâveti kendisini yenen kimsedir; âlimler arasına nasıl girebilir?
Dâvûd aleyhi’s-selâm’m haberlerinde Allahü Teâlâ’dan hikâye
olarak şöyle buyuruluyor: «Arzûlarım sevgim üzerine tercih eden
âlim e vereceğim cezânm en küçüğü, bana yalvarmasının tadını ona
harâm etmektir. Yâ Dâvûd, dünyâ sevgisi kendisini mest eden âlim’i
benden sorma, bu gibiler, bana muhabbetten insanlara mâni olurlar;
kullarımın, bana gelen yollarını keserler. Yâ Dâvûd, beni arayan birini
görürsen yâni bulursan ona hizmetçi ol. Yâ Dâvûd, bir kaçağı ba
na iâde eden zâtı, basiretli ve anlayışlı yazarım. Kimi anlayışlı yazarsam
ona aslâ azâb etmem».
Bu sebepten Haşan (RA.) di3ror ki: «Ulemânın cezâsı, kalblerinin
ölmesidir. Kalblerinin ölmesi ise, âhiret ameliyle dünyâlık istemeleridir».
Yine bu sebepten Yahyâ b. Mu âz c – şöyle buyuruyor:
«îlim ve hikmetin nûru, kendileriyle dünyâ lığın istenmesi
hâlinde kaybolur».
S a ’ d b. M ü s e y y e b (R.A.) «Âmirleriyle düşüp kalkan âlim,
eşkıyâdır», buyuruyor.
Hazret-i Ömer (R.A.) «Âlim’i dünvâ’ya meyleder gördü­
nüz’ mü, dîniniz adına onu töhmetleyiniz. Çünkü herkes sevdiği şeye
dalar», buyurmuştur.
M â l i k b. D i n a r diyor ki: «Eâzı eski kitâblarda okudum
ki, Allahü Teâlâ buyuruyor: «Dünyâ’yı sevdiği vakit âlim’e vereceğim
en küçük cezâ, kalbinden bana münâcât sevgisini çıkarmaktır».
Birisi kardeşliğine yazdığı mektûbda «Sen âlim oldun, sakın ilminin
alınlığın ı günâh karanlığı ile söndürme, sonra ilim sahipleri
ilmin ışı..; ile yol alırken sen karanlıkta kalırsın», diye yazmıştır.
Y a h y â b. Muâz er-R âzî , dünyâ âlimlerine şöyle hitâb
ediyor: «Ey âlimler! Köşkleriniz Kayserlerin sarayları, evleriniz
Kisrâ’mn evi, elbiseleriniz Vezîr T â h i r ’in elbiseleri, ayakkabıları­
nız C â 1 u t ’un ayakkabıları, binitleriniz K a r u n ’un binitleri, kapkacak,
mefrûşâtınız F i r ’ a v n ’m mefruşatı, yeyip içmeniz câhiliyet
devrinde olduğu gibi. Tuttuğunuz yol şeytânet yolu, nerde kaldı İslâmiyet?».
Şâir de şöyle diyor:
«Çoban, koyun’u kurttan korur, çoban kurt olursa koyun’un hâil
ne olur?».
Diğer bir şâir de şunları söylüyor:
«Ey yemeğin tuzu demek olan memleket âlimleri] Her şeyi bozul*maktan tuz korur, tuz bozulduğu zaman onu hangi şey düzeltebilir?»
Bâzı ariflere sordular: «Günâhdan zevk alan kimsenin Allahı bilmediğine
hükmedebilir misiniz?» Cevâbında: «Dünyâyı âhiretten üstün
tutanların, Allahu Teâlâ’yı (hakkıyle) bilmediklerinde aslâ şübhe
etmem.» demişlerdir. Halbuki Dünyâyı tercih etmek, günâhtan
tad almaktan çok daha ehvendir.
Âhiret âlimleri arasına girmek için yalnız serveti terk etmenin
yeteceğini sanma. Zira mevki* talebi mâlden fenâdır. Nitekim B i ş r ,
bu gibiler hakkında: «Bize Dünyâ kapılarından bir kapı hadîs okudu,»
demiştir. Yine buyurmuştur ki: «Bir kimse bize, hadîs anlat dediği
zamân anla ki, bize kolaylık göster demek istiyor.» B i ş r on küsül*
zenbil dolusu kitâb gömmüştür. Yine Bişr : «Nefsim konuşmamı
arzû ediyor. (Bunun için anlatmak istemiyorum.) Nefsimin bu isteğini
yenebilsem o zamân anlatırdım.» demiştir. Yine B i ş r ve başkaları
şöyle diyorlar: «İsteğin olduğu vakit anlatma, isteksiz olduğun
vakit anlat. Çünkü irşâd selâhiyeti ve ifâde rütbesinden alman tad
Dünyâdaki bütün zevklerin üstündedir. Bu husûsda şehvetine uyanlar,
maddî insânlardır.» Bu sebebten Sevrî diyor ki: «Konuşmanın
fitnesi servetten ve âilenin doğuracağı fitneden üstündür. Ne cesâ-
retle sen konuşma fitnesinden kaçınmıyorsun. Halbuki Peygamberlerin
Efendisine şöyle buyurulmüştur:
^ > S. t ‘ 0 0 ^ ^ ^ 0 ^ ^ o o s ‘ ‘ S* O i >>
« M Jİi o o S ‘ o i J ¿İ’ujlJ j l »
«Eğer biz sana sebât vermemiş olsaydık, sen onlara az bir şey
meyi edeyazdmdı.» (17-İsrâ: 74)
S e lı 1 diyor ki : «İlmin hepsi dünyâiıktır. Âhiret için olanı kendisiyle
amel edilendir. Amelin hepsi havâdır. Ancak Allah rızâsı için
olan başka.» Yine Sehl buyuruyor: «insanlar hep ölüdür, yalnız
âiimler öiü değil; âlimler de sarhoştur, yalnız amel edenler müstesnâ;
amel edenler de aklanmıştır, yalnız ihlâs ile amel edenler başka;
ihlâs ile amel edenler de neticeyi bilinceye kadar korkudadır.»
E bû Süleyman ed-Dârânî (R.A.) diyor k i : «Kişi hadîs
araştırdığı, evlendiği veyâ geçim için yola çıktığı vakit Dünyâ’ya
meyletmiştir.» Burada «Hadîs araştırma» ile, âhirete elverişli olmayan
(Zayıf) hadîsleri ve isnâdlarmı araştırmayı kasd etmiştir.
î s â aleyhi’s-selâm: «Varacağı yer âhiret iken Dünyâ’­
ya dönen kimse, nasıl âlimlerden olabilir? Amel için değil de yalnız
başkasına anlatmak için ilim öğrenen, nasıl âlimlerden olabilir?» buS â i i h b. K e y s â n el – Basrî diyor k i : «Bir çok büyüklere
yetiştim; onlar sünneti bildiği hâlde fenâlık edenlerden Allahu Teâlâ’ya
sığınırlardı.» –
E bû Hureyre (R.A.) Peygamber Efendimizden şöyle rivâ-
yet ediyor:
. ” < *ı u < V 0 ‘ ”S * \% .t U ‘ M .
J • V “V ^ x ”
‘ ‘ ‘ o ” J i ‘ ?f «” * ” « “t rv * tf”
8 İL«I ^4j3«J I jv-J L^-ı<A. I
«Kendisiyle Allahu Teâlâ’nın rızâsı kazanılacak olan bir ilmi,
dünyalık için arayanlar kıyamette cennet kokusunu alamazlar.» (136)
Allahu Teâlâ, fenâ âlimleri, ilim ile dünyâlık elde edenler diye
vasıflandırdı. Âhiret âlimlerini de huşu‘ ve zühd ile vasıflandırmıştır.
Dünyâ âlimleri hakkında şöyle buyuruluyor:
S e a ” ” S .s ^ 0 – * t s ^ s ^İ-ÜLJ a j s I ^ j ü \ j j / \ jJl J h \ S > – \ ¡>1 j #
f tC «'”l J’i. s ‘ ji J ‘ * ¿’s’“’.
O t i i İJ*w 4_> ,1 İ İ j J J o « ¿U
«Vaktiyle Allah kendilerine kitâb verilen okur yazarların şöyle
mîsâkmı aldı: Celâlim hakkı için onu nâs’a anlatacaksınız, ketm eı-
miyeceksiniz, derken onlar onu omuzlarının arkasına attılar da mukaabilinde
biraz para aldılar.» (3 – Âl-i İmrân : 187)
Âhiret âlimi hakkında da şöyle buyuruluyor:
(” 0 ¿”Mi “‘t °-f ı”” A T -* ° -* ° S S’*,’ , e ? 0 ^ ‘
J – a l ¿y» j ] j ))
¿ u / f :> u i ı i; 5 ¿ î o u t , k ^ ” j ¿ f
‘ o Sl ‘ ‘ * o s J o f o * ‘
«Şübhesiz ehl-i kitâb içinden kimi de vardır ki, Allah a îmân ettikleri
gibi indirilene de îmân ederler, Allah’ın âyâtım bir kaç parayasatmazlar. İşte bunların, Rablarmın indinde ecirleri vardır.» (3 – Âl-i
İmrân : 199)
Seieiden bâzı âlimler diyor k i : «Âlimler, Peygamberler arasında
hası* olacaklar. Kadınlar ve bilgisiyle dünyâlık isteyen fakîhler ise,
pâdişâhlar arasında haşr olacaklardır.»
Ebû’d-Derdâ (R.A.) Peygamber Efendimizden (S.A.) şöyle
rivayet etmiştir :
«Aziz ve Ce!îl olan Allahtı Teâlâ Peygamberlerden birisine vahv
ederek bııyıırdu ki: Dîn uğrunda olmayıp başka maksadlar için fakilı
olanlara, amel gayesi olmayan ilim öğrencilerine, âlıiret- ilmiyle dünyalık
isteyenlere, dışardan koyun derisine bürünmüş içleri kurt gibi
olanlara, dilleri baldan tatlı, fakat kalbleri sabır ot’undan acı olanlara,
bana lıîle edip benimle eğlenenlere söyle; onlara. Onlar’a öyle bir
belâ kapısı açarım ki, halım insanları da hayrette bırakır.» (137)
D e h h â k , İ b n A b b â s ’dan (R.A.) rivâyet ederek diyor ki:
«Resûhrilâlı buyurdu k i :
«Bu ümmet’in âlimleri iki kişidir : Birincisi Allah ona ilim verdi,
o da karşılığında para ve ücret almadan insanlara öğretti ve okuttu,
îşte buna gökteki kıışîar, denizdeki balıklar, karadaki hayvanlar vc
kirâmü’l-kâiibîn melekleri duâ ederler. Kıyamet gününde Peygamberlere
arkadaş olacak derecede yüce ve efendi oldukları hâlde Allah’ın
lıuzûıuna çıkarlar. İkincisi de, Allalıu Teâlâ’mn kendisine ihsân ettiği
ilim ile cimrilik edip onu Allalıu Teâlâ’nın kullarına ücret mukaabili okutan âlimdir. İşte bu da Kıyamet gününde ağzına ateşten bir
gem vurulmuş olduğu hâlde getirilir ve bir dellâl: «Bu adam falan oğ­
lu falancadır. Allalıu Teâlâ’nm Dünyâda kendisine verdiği ilmi başkalarından
kıskandı, ancak para ve ücret karşılığı okuttu.» diye ünlenir
ve insanlar hisâbtan kurtuluncaya kadar azâba dûçar olur.» (138)
Bundan daha fenâsı rivâyet edilen şu hikâyedir: «M u s â a ie y –
h i ’ s – s e l â m ’a hizmet eden bir adam dâima : “ M û s â S a f i y –
y u 1 ’ 1 a h şöyle dedi, Mûsâ Neciyyu’l l â h böyle buyurdu,
MûsâKelîmu ’İlah böyle anlattı.” diye bir çok servet elde
etti. Bir ara Mûsâ aleyhi’s-selâm bu adamı kaybetti, ne kadar aradı
ise de izini bulamadı. Bir gün boğazından ip bağlı siyah bir domuz
olduğu hâlde bir adam Mûsâ aieyhi’s – selâm’a geldi. H a z r e t – i
Mûsâ ondan da bu adamı sorunca: “Aradığın adam bu domuzdur.”
dedi. Mûsâ aleyhi’s-selâm: “Yâ Rab, şunu inşân kılığına bir çevir
de domuz olmasının sebebini kendisinden sorayım.” diye Allahu Teâlâ’dan
dileyince, Allahu Teâlâ : “Yâ M û s â ,  d e m ’ in ve  d e m ’­
den sana kadar gelenlerin duâsım yapsan da bu dileğini kabûl etmem,
ancak niçin sûretini çevirdiğimi sana haber vereyim: “O, dîn ile dünyâlık
peşinde koştuğu için böyle oldu” buyurdu.»
Bundan daha fenâsı Muâ zb. C e b e l ’ in (R.A.) mevkûf ve merfû‘
olarak Resûlu’llah’dan rivâyet ettiği şu hadîsdir:
«Âlim’in fitnelerinden biri de, konuşmayı sükût etmekten fazla
sevmesidir. Halbuki sözde, söyliyeııin de emin olamıyacağı, süslemek
ve ilâve etmek gibi hatâlar, sükûtta ise, selâmet ve ilim vardır. Âlimlerden
öyleleri var ki, bilgilerini herkesten kıskanır, kimsenin bilgili olmasını
istemez ve kimseye bir şey öğretmezler. İşte bu gibi âlimler
Cehenncm’in birinci tabakasmdadır. Âlimlerden bazıları da, Sultânlar
gibi, bâzı sözleri dinlenmez veyâ bâzı hakları kaybolursa kızarlar. İşte
bunlar da Celıenııem’in ikinci katindadır. Bâzı âlimler ise, nükteli hikâyelerini
ve özlü bilgilerini zenginlere ve büyüklere anlatır da, ona
mulıtâç olan fakirlere – tenezzül edip – anlatmazlar. Bunlar da Cehennem’in
üçüncü tabakasmdadır. Âlimlerin diğer bir kısmı da kendilerine
müftü süsü vererek yanlış fetvâlar verirler. Halbuki Allahu Teâlâ bıı
gibi uydurma fetvâlara buğz eder. Bunların da varacağı Cehennem’iıı
dördüncü tabakasıdır. Diğer bir kısım âlimler, bilgilerini çoğaltmak
için Yahûdı ve Hıristiyanların sözlerini de kendi sözlerine katarlar.
Bıınîar da Cehennem’in beşinci tabakasmdadır. Âlimlerden öyleleri de
vardır ki, bilgilerini, insanlar arasında üstünlük, hazâkat ve bir ün
vesilesi sayarlar. Bunlarm da varacağı Cehennem’in altıncı tabakası­dır. Âlimlerin dîğer bir kısmı da, benlik ve kibr’e bürünür, va’zlannda
sert davranır, yapılan va‘zları dinlemekten çekinirler. Bunlar da Cehennem’in
yedinci tabakasındadır. Kardeşim, o hâlde sükûtu tercih et
ki, Şeytân’a sükût ile galebe çalarsın. Boş yere gülmekten, lüzûmsuz
yere gitmekten sakın.» (139)
Dîğer bir hadîsde de şöyle buyuruluyor:
«Bâzı kimselerin medh u senası, Şark ile Garbı doldurduğu hâlde
Allah katında sivrisineğin kanadı kadar değer taşımaz.» (140)
Rivâyet olundu k i : Bir adam, meclisinden ayrıldıktan sonra
Ha san-ı B a s r î ’ye Horasan’dan içerisinde beş bin dirhem bulunan
bir kese ile ince kumaştan on takım elbise takdim edip «Bu nafaka,
bu da giyecektir» deyince, Haşan:’ «Allah sana âfiyet versin,,
nafaka ve elbiseni al; benim bunlara ihtiyâcım yoktur. Bu gibi meclislerde
(ilim kürsüsünde) oturup da insânlardaıı bu gibi şeyleri ka-.
bûl edenler kıyâmet günü (bu yaptıklarından) hiç bir kârlan olmadı-,
ğı hâlde Allahu Teâlâ’nm karşısına çıkarlar» cevâbını verdi.
C â b i r ’den (R.A.) mevkûf merfû‘ olarak Hazret-i Peygamberin,
şöyle dediği rivâyet ediliyor:
«Her âlim’in meclisinde oturmayın; meclisine gireceğiniz âlim, sizi
fenâ olan beş hasletten, iyi olan beş haslete da‘vet eden âlim olsun..
Onlar da: Şüblıe’den yakîn’e, riyâdan ihlâs’a, Dünyâ’ya rağbetten
zühd’e, benlikten alçak gönüllülüğe, düşmânlıktan nasihate, ve dostluğa
da’vettir. Allahu Teâlâ buyuruyor: -Kârûn- bütün ziynetleriyle kav-,
mine çıktı. – O’nun bu ihtişâmmı görüp – dünyâlık isteyenler “Ne
olurdu Karûn’a verilen – mâl – gibi bize de verileydi. O’nun büyük hıssası
vardır” derler. – Buna karşılık – ilim sâhibleri, “Veyl size, îmân
edenlere Allahu Teâlâ’nm vereceği mükâfatlar daha hayırlıdır” derler.».
Allahu Teâlâ ilim ehlini, «Âhireti Dünyâya tercih edenler» diye
tâ’rîf etmiştir.
Âhiret âlimlerinin alâmetlerinden birisi de, işinin sözüne uymasıdır.
Kendisi yapmadığı şeyi başkasına buyurmamalıdır.«Yapm adığınız şeyi yaptık demeniz, Allah katında büyük gazaba
sebeb olur.» (61 – Saff : 3)
o – W ? ‘ ‘ * ?f ‘fi’u <
(( J l O j ^ L ı l
\ y y
«Kendinizi unuttuğunuz lıâlde’ insanlara iyiliği mi emredersiniz?»
(2 – Bakara : 44)
Ş u ‘ a y b aleyhi’s – selâm kıssasında yine Allahu Teâlâ buyuruyor
:
«Sizi nehy ettiğim – yapmayın dediğim şeyde sizden ayrılmağı dü­
şünmedim – ben de sizinle berâber yapmıyorum.» (11 – Hûd: 88).
«Allah’tan korkun, Allah size ilim öğretiyor.» (2 – Bakara : 282)
^ ı ji-o*—Lv-1 ^ i 1 y jj ı» I jj ))
«Allah’tan korkun ve bilin ki…» (2 – Bakara : 196)
ı
9 * ‘ ‘i * ‘
(( i l ^ 1 1 j j u 1 ^ ^
«Allah’tan korkun ve iyi dinleyin.» (5-M âide: 108)
Allahu Teâlâ, İsâ aleyhi’s – selâm’a: «Ey Meryem’in oğlu, önce kendine
va‘z et, kendin söylediğini yapıyorsan ondan sonra insânlara
va‘z edersin, yoksa benden utan,» buyurmuştur.«Isrâ gecesinde, dudakları ateşten m akaslarla kesilen bir tak ın ı
in san lar gördüm. “Siz kim siniz?” diye sorduğumda, onlar: “İyiliği
em reder ve kendimiz yapmazdık, fenalıktan nıen‘eder, Iıaîbuki kendimiz
yapardık.” diye cevâb verdiler.» (141)
J İ > j £ a 3 i ^ > ı ; y i ‘ 3 ihu»
ı * \ Ü 3 i- jÇ > . j O J i . j İ£ u 1 j î
«Üm metim in lıelâki, fenâ âlim ler ve câhil âbidlerdendir. F enaların
en fenâsı fenâ âlim ler, iyilerin en iyisi ise iyi âlim lerdir.» (142)
Buyurmuştur.
Evzâ‘î (R.A.) buyuruyor: «Mezarlar, kâfirlerin pis kokusundan
şikâyetçi oldu. Allahu Teâlâ mezarlar’a vahy ederek fenâ âlimlerin
mideleri, onların kokusundan daha fenâ olduğunu bildirdi.» F u –
(1 a y 1 b. I y â z (R.A.): «Kıyamette putperestlerden önce fenâ âlimlerin
hesâbma bakılacağını duydum.» buyurmuştur. E b û ’ d – D e r d â
(R.A.): «Bilmeyene bir veyl, bilip de yapmayana yetmiş veyl.» buyurmuştur.
Ş a ’ b i diyor ki: «Kıyâmette bir kısım Cennetlikler bâ­
zı Cehennemlikleri ziyâret eder ve “Sizin okutup terbiye etmeniz sâ-
yesinde Allahu Teâlâ bizi Cennet’e koyduğu hâlde siz Cehennem’e
ne sebeble konuldunuz?” diye sorarlar. Onlar: “Biz iyilikle emrederdik,
fakat kendimiz yapmazdık; fenalıktan men‘ eder, kendimiz yapardık.
İşte bu sebebden Cehennem’e girdik.” derler.»
Hâtem el-Asam m (R.A.) : «Kıyâmette en büyük hasreti
çekecek olan, öğrettiği ile başkası amel edip kurtulduğu hâlde kendisiamel etmeyip helak olan âlimdir.» demiştir. M â l i k b. D î n a r
(R.A.) da: «Âlim, bildiği ile amel etmediği zamân, yağmur damlası­
nın. yalçın kayadan kayması gibi va’z u nasihati gönüllerden silinir gider.»
demiştir. Şâir d iyor:
«Ey insanlara va‘z eden! Töhmet içinde sabâhladın,
Çünkü onlar için ayıb saydıklarını sen yaptın,
Bütün gayretinle onları men1 etmeğe çalıştığın fenâlıklan,
– Ömrüme yemin olsun ki, hep irtikâb ettin onları,
Ayıbladığın Dünyâ’ya çokları heves eder,
Halbuki senin ona hevesin hepsinden beter.»
Diğer bir şâir de şöyle diyor.
«Sakın irtikâb ettiğin fenalıktan başkalarını men’ etmeğe kalkış­
ma; böyle yapmak senin için büyük ayıb olur.»
İ b r â h i m b. E d h e m : «Mekkede bir taş gördüm, üzerinde,
“Beni çevir, benden ibret al.” diye yazılı idi. Taş’ı çevirdim ve arkasında
“Bildiğinle amel etmediğin hâlde bilmediğini benden nasıl
istiyorsun.” diye yazılı olduğunu gördüm.» diyor. İbnu’s – Semmâk :
«Allahu Teâlâ’yı çok hâtırlatanlar var ki, kendileri gâfil; Allah ile çok
korkutanlar var ki, kendileri, Allah’a karşı cür’etkâr; Allah’a çok yaklaştıranlar
var ki, kendileri Allah’tan uzak; pek çok Allah’a dâ‘vet
edenler var ki, kendileri Allahu Teâlâ’dan kaçar; çok Kur’ân okuyanlar
var ki, Allahu Teâlâ’nın âyetlerinden sıyrılmışlardır. (Bunlardan
kendilerine hisse ayırmaz ve ibret almazlar.)» buyurmuştur.
İ b r â h i m b. E d h e m : «Sözümüzü açık söyledik, hatâya
düşmedik, fakat amelimizde lıatâ ettik, güzelleştirmedik.» buyurmuş­
tur.
E vzâ’î : «Gösteriş geldiği zaman huşû‘ gider.» demiştir.
M e k h û l , A b d u ’ r – R a h m a n b. G a n e m ’den rivâyet
ederek şöyle anlatıyor: Abdu’r-Rahrrân diyor ki: «Sahâbe’den on kişi
bana şöyle anlattı: Kuba mescidinde ilim müzâkere ederken, Resûlu’llâh
çıkageldi ve buyurdu ki:
– ** o’_ is M f o 0 ‘ ‘ > *”m e i o ^ ^
(( 1 O > p— I ))
«İstediğiniz kadar okuyun, bildiğinizle amel etmedikçe, Allahu
Teâlâ size mükâfat vermez.» (143)î s â aleyhi’s – selâm : «îlmi ile amel etmeyenler, gizli zinâ edip
de aşikâre doğurmak sûretiyle rezîl olan kadınlara benzerler. İlmiyle
amel etmeyenleri Kıyâmet gününde bütün yaratıkların huzûrunda
Allahu Teâlâ rezîl eder.» buyurmuştur.
M u â z (R.A.) : «Âlim’in sürçmesinden kaçının; çünkü âlimin
insânlar yanında büyük bir mevkî‘i var, onu örnek tanır, bu hatâsında
da ona uyarlar, (ve hepsi hatâya düşerler.)» demiştir.
Ömer (R.A.) : «Âlim, hatâya düştüğü, zamân, âlemden bir cemâat
da onunla hatâya düşer.» buyurmuştur. Yine Ömer (R.A.)
«Zamânın bozulması üç sebeb iledir. Bunlardan biri de âlimin hâtâ-
sıdır.» buyurmuştur.
İbn Mes‘ûd (R.A.) buyuruyor ki: «Bir zamân gelecek insânlarda
samîmiyyet kalmıyacak, îmân’ın verdiği zevk bozulacak; işte o zamân
okutan da okuyan da ilimden fayda görmiyecek ve âlimlerin kalbleri
tuzlu, çorak yer gibi olacaktır. Yağan yağmur damlalarının böyle bir
yere fayda vermiyeceği gibi (Âlimlerin gönlünde de üim damlaları bir
zevk uyandırmıyacaktır.) Bu da âlimlerin gönüllerinin Dünyâ sevgisine
meylettiği ve Dünyâyı âhiret üzerine tercih ettikleri zamândır.
İşte bu zamân Allahu Teâlâ hikmetin kaynaklarını onlara kapatır ve
gönüllerinde hidâyet ışıklarını söndürür. O zamânın âlimleriyle gö­
rüştüğün takdirde dilleriyle Allah’dan korktuklarını ifâde ederken iş­
lerinde fenâlıklar görülür. O günlerde diller zengin, fakat gönüller
fakirdir. İbâdete lâyık ancak kendisi olan Allahu Teâlâ’ya yemîn ederim
ki, bunun sebebi, okutanların da okuyanların da gâyelerinin Allah
rızâsı olmadığındandır.»
Tevrât ve Incil’de şöyle yazar: «Bildiğiniz ile amel etmedikçe,
amel etmiyeceğiniz ilmi aramayın.» H u z e y f e (R.A.) : «Öyle bir
zamânda bulunuyorsunuz ki, sizden biriniz bildiğinin onda dokuzu
ile amel edip birini terk ederse helâke gider. Öyle bir zamân gelecek
ki, o zamân bildiğinin yalnız onda biriyle amel eden kurtulacaktır
Çünkü o zamân, amel edenler çok azalacaktır.» buyurdu.
. Bilmiş ol ki, âlim, kadı gibidir. Kadılar hakkında Peygamber
Efendimiz şöyle buyurm uştur:«Kadılar üç kısımdır. Birincisi bilerek adaletle hükmedendir. Bu
kadı Cennetliktir. İkincisi, bilerek veyâ bilmeyerek zulm ile hükmedendir,
bu da Cehennemliktir. Üçüncüsü Allahu Teâlâ’nın emriyle değil
de başka şey ile hükmedendir; bunun da yeri Cehennemdir.» (144)
Kâ’b (Allah ona rahmet etsin) : «Âhır zamanda öyle âlimler
olacak ki, insânları zühd’e dâvet edecek, fakat kendilerinde zühd nâ­
mına bir şey olmıyacaktır; insânları korkutacak fakat kendilerinde
korkudan eser kalmıyacaktır; insânları büyüklere gönül vermekten
men’edecek, fakat kendileri büyüklerden ayrılmıyacaklardır; dilleriyle
Dünyâyı yerecek, fakat zenginlere yaklaşıp, fukaradan yüz çevireceklerdir;
kadınların erkeklerine muhâlefeti gibi, ilimlerine muhâlefet
edecekler, dostlarını başkaları ile görseler, onlara kızacaklardır. İşte
bunlar, zâlimler ve Allahu Teâlâ’mn düşmânlarıüır.» diyor.
Peygamber Efendimiz:
— Muhakkak şeytan, çok kere sizi, ilim ile meşgûl etmek sûretiyle
amelden alıkor, buyurunca :
— Bu, nasıl olur?, diye sordular. Peygamber Efendimiz de cevâ­
bında :
— Şeytan : İlim öğren, öğrenmeden amele lüzûm yok, der ve dâima
ilmi teşvik eder, ameli sona bıraktırır, derken adam amel etmeden
ölür gider, buyurmuştur.
S e r i y y ü ’ s – S a k a t î diyor k i : «İlm-i zahire haris olduğu
hâlde onu terk ederek ibâdet için uzlete çekilen bir zât’a, bunun sebebini
sordum. Cevâbında : Rüyâmda biri, Allah seni zâyi‘ etsin, ne
zamâna kadar bu ilmi zâyi‘ edeceksin? dedi. Ben de kendisine: “Nasıl
zâyi‘ etmek, kaybetmek? Mütemâdiyen okuyup ezberlemekteyim.” diye
cevâp verdiğimde, adam : “İlmi korumak, onunla amel etmektir.”
deyince ben de okumayı bıraktım ve amel’e başladım, diye cevâb verdi.»
İ b n M e s ‘ û d (R.A.) «İlim, çok şeyler bilip rivâyet etmek
değil, Allah’tan korkmaktır.» demiştir. H a ş a n – ı B a s r î (RA.):
«İstediğiniz kadar okuyun, Allah’a yemîn ederim ki, amel etmedikçe
size ecir yoktur. Ahmakların gâyeleri rivâyet, âlimlerin gâyeleri ise
dirâyettiı*. Yâni bildiklerine riâyet etmektir.» buyurmuştur.
Mâlik (R.A.) : «Niyyet sâhîh olursa, ilmi öğrenmek de güzel,
yaymak da güzeldir. Fakat sen günlük yaşayışında sana lâzım olanlara
bak ve onlar üzerine hiç bir şeyi tercih etme» buyurmuştur.
İ b n Mes’ûd (R.A.) : «Kur’ân, kendisiyle amel olunmak için
nâzil olduğu hâlde siz onun okunmasını amel saydınız. İleride bir
takım insanlar gelecek ki, onu süngü gibi dosdoğru çıkaracaklar, yâniharflerin mahreçlerine son derece riâyet edecekler, güzel okuyacaklar;
fakat onlar sizden hayırlı değillerdir.» buyurmuştur.
Bildiği ile amel etmeyen âlim (kullanmadığı hâlde) derdine derman
olacak ilâçların adlarını sayan hastaya, veyahûd bulamadığı
hâlde tatlı yemekleri sayıp duran aç kimseye benzer. Bu gibiler içir.
Allahu Teâiâ:
r
«Vasıflandırdığınız şeylerden dolayı sizin için veyl vardır.»
buyurmuştur. Haberde geldi k i :
« o i ^ i î ı j ¿ t â ¿ u > S ; J X Z £ »
«Ümmetim için korktuğum şeylerden biri, âlimin hatâsı ve mü­
nafığın Kur’ân üzerinde mücâdelesidir.» (145)
Âhiret âlimlerinin alâmetlerinden biri de dedikodusu, mücâdelesi
çok, faydası az olan ilimlerden kaçınıp, tâati teşvik eden ve âhirette
kân olan ilimleri öğrenmektir. Ameli teşvik eden ilimlerden yüz
çevirip, mücâdele ilimleriyle uğraşan, dar vakitte mütehassıs tabibi
bulan hastanın, kendi hastalığını bırakıp da tababetin inceliklerinden
ve ilâçların hassalarından bâzı şeyler sormakla tabibi meşgûl etmesine
benzer. Bu ise sırf ahmaklıktır. Rivâyet olundu ki:
«Resûla’llâh’a biri gelerek: «Ey Allah’ın Resûlii, bana garîb ilimlerden
öğret.» dedi. Peygamber Efendimiz de:
— İim’in esâsından ne biliyorsun? Diye sordu. Adamcağız:
— İlm’itt esâsı nedir? Diye sorunca, Peygamber Efendimiz:
— Allalıu Teâlû’yı biliyor musun? Diye sordu. Adam:
— Biliyorum, dedi. Resûlu’llâh:
— O hâlde Allah’a karşı ne kulluk ettin? Adam :
— Eh, Allah’ın dilediğini, dedi. Resûlu’llâh:
— Ölümü bildin ıııi? Adam:
— Bildim, Resûlu’llâh:
— Ölüm için ne hazırladın? Adam:
— Eh Allah ne diledi ise. Resûlu’llâh:O hâlde git bunları takviye et de ondan sonra gel; ben de sana
ilm in garîb kısım larını öğreteyim , buyurdu.» (146)
Âlimin öğrendiği şeyler, Şakîk-i B e 1 h i ’ nin tilmizi H â-
te m el-Asamm’ dan rivayet edilen cinsden olmalıdır. Ş a k î k ,
H â t e m ’e sordu:
— Kaç senedir benim yanımdasm? H â t e m :
— Otuz üç senedir. Ş a k î k :
— Bu müddet zarfında benden ne öğrendin? H â t e m :
— Sekiz mes’ele öğrendim. Ş â k î k :
— İnnâ li’llâhi ve innâ ileyhi râci’ûn! Ömrüm seninle geçtiği hâlde
benden ancak sekiz mes’ele mi öğrenebildin? Hâtem :
— Evet hocam, ben yalan konuşmayı sevmem, ancak sekiz şey
öğrenebildim. Ş a k î k :
— Bu öğrendiğin sekiz şey nedir? Söyle dinleyelim. Hâtem:
1 — Baktım ki, herkesin ayrı ayrı bir dostu var. Fakat bütün
dostlar, nihâyet mezar başından geri döndüğü için ben, hiç birine gü­
venmedim, ancak mezarımda da bana arkadaş olacak iyi amelleri
kendime dost seçtim. Ş a k î k :
— Çok güzel. İkincisini söyle bakalım. Hâtem:
2 — Allahu Teâlâ’nın :
1 ^ ^ 7 , * » t ^ . o , * *
vJ* L3 t < J i ‘»p i . J J A v—9 (J>- Loi C) ti £ w W ^ ^
c X O > 3
«Allah’ın azametinden korkup nefsini, arzû ve isteklerinden alı­
koyanın varacağı yer Cennettir.» (79-Nâzi’a t: 40, 41)
meâlindeki âyet-i kerîmesini düşündüm, hak olduğunu bildim ve nefsimin
behîmî arzularını yenmeğe çalıştım ve bu sûretle Allahu Teâîâ’-
ya itâate devâm ettim.
3 — Baktım ki, herkes elindeki kıymetli sermâyesini koruyor,
kasalarda saklıyor, kaybolmaması için her çâreye baş vuruyor. Halbuki
Allahu Teâlâ’n ın :Sizin elinizde olan her şey tükenecek, ancak Allah katında olan
bakidir.»
âyet-i celîlesini düşündüm ve ben de kaybolmaması için kıymetli kabûl
ettiğim bütün varlığımı Allah’a emânet ettim; O’nun nzâsı uğ­
runda harcadım.
4 — Baktım ki, insânlarm her biri mâl, haseb, şeref ve neseb aramaktadır.
Anladım ki bunlar bir şey değil. Allahu Teâlâ’nın:
«Allah katında en keremimiz, en çok muttaki olanmızdır.» (49-
H ucûrât: 13)
âyet-i celîlesine baktım da, Allah; katında kerîm olmak için malı,
mansabı değil, takvâyı seçtim.
5 — Baktım ki, insânlar mütemâdiyen birbirine saldırıyor, yekdiğerini
tel‘în edip duruyorlar. Sebebini, hased denilen çekememezlikte
buldum; sonra Allahu Teâlâ’run:
l’” •” 11 “I “” it * 9 ‘ • o ^ „
«Biz, onların dünyâ hayâtındaki geçimlerini taksim ettik.»
. âyet-i celîlesini düşündüm ve anladım ki bu taksîmât, Allahu Teâlâ’-
nıı*’ taksimidir, bunda kimsenin te’sîri yoktur. Ben de Allah’ın taksimine
râ^n oldum, hased hastalığını attım ve kimseye düşmanlık etmedim.
6 — In sânların birbirine düşmân olup birbirîerirîi öldürdüklerini
gördüm. Allahu Teâlâ’nm:
«-V » y , ‘• \\ <\\ m « (i l) w 31 O\
«Asıl şeytandır. Onu düşmân tanıyın.»
ayet-i çelilesi düşündüm ve asıl düşmanın Şeytân olduğunu anlayınca,
yaldız onu düşmân tanıdım ve başka kimseye adâvette bulunmadı^
7 — Baktım ki, insânlar şu bir lokma ekmek için helâl – harâm
demeden her türlü zillete katlanıyorlar. Allahu Teâlâ’mn :Bütün yaratıkların nzkı Allah üzerinedir.» (11 – Hûd : 6)
âyet-i kerîmesini düşündüm. Benim de bu cânlı varlıklardan biri olmam
hasebiyle, rızkıma Allahu Teâlâ’nm kefil olduğunu anladım;
isteklerime bakmadan, Allahu Teâlâ’nm bende olan hakkı ile
meşgûl oldum.
Q — Baktım ki, insanlardan bir kısmı servetine, ticâretine; bir
kısmı sıhhatine olmak üzere, kendileri gibi bir yaratık’a tevekkül etmekte
[güvenmekte] ve ona bel bağlamaktadır. Allahu Teâlâ’nm:
))
«Allah’a tevekkül edene [güvenene] Allah yeter.» (65-T alâk: 3)
meâlindeki âyet-i celîlesini düşündüm ve ben de (fâni olan başka
şeylere değil) ancak Hazret-i Allah’a tevekkül ettim ve O’na bağlandım.
O da bana yeter. İşte senden öğrendiklerim bunlardır. Dedi. Bunun
üzerine Ş a k î k :
— Hâtem, Allah seni muvaffak etsin; doğrusu ben, Tevrat, İıı-
cîî, Zebûı* ve Kur’ân-ı Azîmi tedkîk ettim, bütün dîni işleri ve hayır
çeşitlerini şu sekiz mes’ele üzerinde devreder gördüm. Şu sekiz esâsa
riâyet eden dört kitâb’m hükmüyle amel etmiş olur. Dedi.
İlmin bu nev’iyle meşgûl olup bunu anlayanlar ancak âhiret
âlimleridir. Dünyâ âlimleri ise, güçleri yettiği kadar mâl ve mansab
elde etmekle meşgûl olur da, Allahu Teâlâ’nm Peygamberleri vâsı-
tasiyle tebliğ ettiği âhiret ilimlerini ihmâl ederler. D a h h â k b. M u –
z â h i m: «Ben onlara (o âhiret âlimlerine) yetiştim. Onlar birbirlerinden
ancak takvâ ve verâ‘ı öğrenirlerdi. Şimdiki âlimler ise kelâm
mücâdelelerini öğrenmekle meşgûl olurlar.» demiştir.
Âhiret âlimlerinin âlâmetlerinden biri de, yemek, içmek, giymek,
ev ve ev düzeninde isrâf’a varmamak, hepsinde iktisâda riâyet ederek
eskilere benzemek ve hepsinde aza kanâat etmektir. Bütün bunlarda iktisâda
riâyet ettikçe Allahu Teâlâ’ya yakınlığı artar ve âhiret âlimleri
arasında mevkî‘i yükselir.
H â t e m e l – A s a m m ’ın ashâbından olan E b û A b d i ’ 1 –
l a h e l – H a v v â s ’dan rivâyet edilen şu hikâye buna şehâdet etmektedir.E bû A b d i ’ İ l a h el – H a v v â s diyor ki: «Aramızda H â –
tem olduğu hâlde sırtlarında yalnız yün cübbeleri bulunan azıksız,
dağarcıksız 320 kişi ile hacca gitmek üzere yola çıktık ve Rey şehrine
uğradık. Burada misafirperver, fakirleri sever, tüccardan bir zâta misâfir
kaldık. Bizi ağırladı. Sabâh olunca H â t e m ’e:
— Burada hasta bir fakîh var, onu ziyarete gideceğim, arzû
ederseniz siz de teşrif edebilirsiniz, dedi. Hâtem:
— Hastayı ziyaret sevâb, fakıhin yüzüne bakmak ise ibâdettir,
siz kabûl ettikten sonra ben de gelirim, dedi. Hasta olan zât da Rey
Kadısı M u h a m m e d b. M u k a t i 1 idi. Evin önüne geldiğimizde
baktık ki, mükemmel bir konak. Bunu gören Hâtem hayret ederek:
«Âlim bir zâta mütevazi“ bir ev kifâyet ederdi.» diye kendi kendine
söylendi. İçeri alındılar. Mefrüşâtla süslenmiş geniş bir sofayı gören
Hâtem ’in hayreti biraz daha arttı. Nihâyet yatak odasına kabûl
edildiklerinde, Hâtem baktı ki hasta, yumuşak bir döşek üzerinde
yatıyor, başı ucunda hizmetçisi elinde yelpazeyi sallıyor. Tâcir, hastanın
«aşı ucunda oturdu, hâl ve hâtırını sordu. Hâtem ise ayakta
bekliyordu. Hasta kendisine oturmasını işâret etti. Hâtem kabûl etmedi.
«O hâlde bir isteğiniz mi var?» diye hasta kendisinden sorunca,
Hâtem :
— Evet sizden bir suâlim var, dedi. Hasta:
— Sor bakalım, deyince, Hâtem:
— Yatak içinde otur, ondan sonra soracağım, dedi. Hasta da oturdu.
H â t em :
— Kimden okudun? diye hastaya sordu. Hasta:
— Büyük âlimlerden, onlar da Resûlu’llâh’ın ashâbı’ndan.
— Onlar kimden aldı?
— Resûlu’llâh’dan.
— Ya Resûlu’llâh kimden aldı?
— O da C e b r â i 1 ’den, O da Hazret-i Allah’dan, dedi. H â ­
tem:
— Cebrâil aleyhi’s – selâm vâsıtasiyle, Allahu Teâlâ’dan Peygamber’e
ondan ashâbına, âlimlere ve onlardan da sana gelen ilimlerde
evi daha büyük ve içerisi daha süslü evi olanın Allah katındaki kıymeti
daha üstündür diye bir şey duydun mu? Diye sordu. Hasta:
— Hayır, dedi. Hâtem:
— Ya, nasıl öğrendin? H asta:
— Diinyâ’dan yüz çevirip âhiret’e teveccüh eden, yoksullara yardım
edip âhireti için hazırlanan kimsenin, Allah katında mevkrinin
daha üstün olduğunu öğrendim. Hâtem: O hâlde sen kime uydun? Peygambere (S.A.V.), Ashâbı’na (R.-
A.), ve sâiihlere mi, yoksa . F i r a v n ’a ve tuğla-kireç ile ilk inşâatı
yapan N e m r û d ’a mı? Ey fena âlimler!’İşte dünyâ düşkünü câ­
hiller sizin gibileri görür de «Âlimler böyle olunca biz niçin daha ileri
gitmeyelim, derler» dedi ve M u k a t i 1 ’in hastalığına hastalık katarak
huzûrundan çıktı. Rey halkı M u k a t i 1 ile Hâtem atasında
geçen bu.mâcerayı duyup H â t e m ’e: «Kazvîn’deki Tanâfisî-
ler’in bundan da daha muhteşem yaşayışları vardır» dediler. Hâtem
de Kazvîn’e müteveccihen yola çıktı. (Kadı M u h a m m e d A h d e be
t-T a n â f i s i ’nin) huzûruna girdi. Kadı’ya :
— Ben acemi bir kimseyim, Allah sana rahmet etsin, nasıl abdest
alacağımı bana öğretir misin? Dedi. Kadı memnûniyetle kabûl ederek
hizmetçisine su getirtti ve a‘zâsını üçer kerre yıkamak sûretiyle abdestini
aldı v e :
— İşte böyle abdest alırsın, dedi. Hâtem :
— Dur, müsâade et, gözünün önünde ben de bir abdest alayım,
deyince Tanâfisî kalktı. Hâtem, abdest almak için oturdu. H â ­
tem, abdest a’zâiarını üçer kerre yıkayacak yerde dört kerre yıkadı
Bunu gören Tanâfisî: : (
— İsrâf ettin, dedi. Hâtem:
— Niçin? Diye sorunca, K a d ı:
— Üç kerre yıkayacak yerde dört kerre yıkadın, dedi.
Hâtem :
— Sübhâna’llah, şaşılacak şey, sen bütün bu tantana ve debdebenle
isrâf etmiyorsun da ben bir fazla su dökmekle mi isrâf ettim,
deyince, T a n â f i sî, Hâ t e m’in maksadını anladı ve (teessüründen)
kırk gün evinde kapandı kaldı.
Hâtem, Bağdâd’a geldiği zamân halk başına toplandı ve kendisine
:
— Ya Ebâ Abdi’r-Rahmân, sen lisânı peltek bir Acem olduğun
hâlde nasıl olur da seninle her konuşanı ilzâm edersin, dediler. .Hâ­
tem:
— Evet, bende üç haslet var, bunlar sâyesinde hasımlarima üstün
gelirim: Hasmım doğruyu bulunca sevinirim, hatâya düşünce mahcûb
olurum, hasmımı techîlden çekinirim, dedi. A h m e d b. H a n b e l
bunu duyunca: «Bu, akıllı bir inşâna benziyor, ziyâretine gidelim.»
dedi. Vaktâ ki yanma girdiler, A h m e d b. H a n b e l :
— Yâ Ebâ A b d i r ’ – R a h m â n , Dünyâdan nasıl selâmet bulabiliriz?
Diye sordu.
Hâtem:
— Şu dört haslete sâhib olmadan dünyâda huzıır ve selâmet bulamazsın:
«İnsânların kusûrlannı bağışlarsın, onlara karşı kusûr et­mezsin, elinden gelen ikramı onlara yaparsın, onlardan bir şey beklemezsin.
İşte ancak böylelikle selâmeti bulursun.» Dedi. Sonra yoluna
devâm ederek Medîneye gitti. Medine halkı kendisini karşıladı. Hâ-
t e m Medinelilere :
— Burası hangi şehirdir? Diye sorunca, Medîneliler:
— Burası Resûlu’llah’m bulunduğu Medîııe şehridir, dediler.
H â t e m :
— Resûlu’ilah’m köşkünü bana gösterir misiniz, orada teberrü-
ken namâz kılmak istiyorum, dedi. Medîneliler :
— Resûlu’llah’m köşkü yoktu, O’nun sâde zemîn kat bir meskeni
vardı, dediler. H â t e m :
— O halde Ashabının köşklerini bana gösterin, dedi. Medîneliler:
Onların da evleri zemîn katlardan ibârettir, köşkleri yok, dediler.
H â t e m :
— O hâlde burası Resûlu’liah’ın değil, Fir’avn’ın şehridir desenize,
deyince, (Canları sıkılan Medîneliler) H â t e m ’i Vâli’nin
huzûruna çıkardılar ve Vâli’ye : «Bu Acem Medîneye Fir‘avn’ın şehri»
diyor, diye şikâyet ettiler. Vali bunun sebebini sorunca, H â t e m :
— Acele etme; ben garîb bir Acem’im. Bu şehre girince “burası
kimin şehridir” diye sordum, onlar da: “Resulullah’m Medine’si” olduğunu
haber verince, ben de : Resûlu’llah’ın köşkünü sordum, dedi ve
bütün konuştuklarını anlattıktan sonra Allahu Teâlâ’nın :
û -‘Mİ «AJLİ 8
«Şüphesiz, Rcsûlu’llalı’ta sizin için güzel örnekler var.» (33 – Ahzâb:
21 )
âyetini okudu ve : «Siz kimi örnek aldınız? Resülu’llah’ı mı? Yoksa
ilk tuğla kireç inşâatı yapanlardan F i r ’ a v n ’ı mı?» diyerek onları
ilzâm etti. Onlar da Hâtem’i serbest bıraktılar.»
İşte H â t e m ’in (R.A.) hikâyesi bu. İleride sırası geldikçe selefin
ahlâkı ve mütevâzi1 hâlleriyle (isrâf’a varan) süs ve zîyneti
terk ettiklerine dâir tafsilât verilecektir.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.