Afrikalılar; kıtanın iç kesimlerinde köle tüccarları tarafından yakalanıp, Batı Afrika'da Avrupaiı tüccarlara, Doğu Afrika'da Arap tüccarlara satılmak için kıyılara götürüldüler. Satılan Afrikalı kölelerin çoğu, gemilerle Atlas okyanusu aşılarak, "Yeni Dünya"daki madenlerde ya da tarım işletmelerinde çalıştırıldı.
Afrikalılar; kıtanın iç kesimlerinde köle tüccarları tarafından yakalanıp, Batı Afrika'da Avrupaiı tüccarlara, Doğu Afrika'da Arap tüccarlara satılmak için kıyılara götürüldüler. Satılan Afrikalı kölelerin çoğu, gemilerle Atlas okyanusu aşılarak, "Yeni Dünya"daki madenlerde ya da tarım işletmelerinde çalıştırıldı.

Afrika, tarih

Afrika, tarih
En eski insan kemiklerinin Doğu Afrika’da bulunmuş olmasına karşılık, bu insanlar ile günümüzde Afrika’da yaşayan halkların kıtaya ilk yerleştikleri sanılan dönem arasındaki 3-4 milyon yıl konusundaki bilgiler çok azdır. Bu maddede Büyük Sahra’nın güneyinde yaşayan bu halkların tarihine yer verilecektir. Afrika’nın tarihöncesi ve Kuzey Afrika’daki eski uygarlıklar için, şu maddelere bakın: AFRİKA, İLK DÖNEMLER

Aksum ve doğudaki kent – devletler. Nil kıyılarındaki Mısır uygarlığına benzer uygarlığıyla Kuş bölgesi ve gelişmiş, sulamaya dayanan tarımıyla Şeba (ya da Şaba; günümüzde Yemen’de) bölgesi, İ.S. II. yy’a doğru Aksum Krallığı’nın oluşmasına katkıda bulundular. Söz konusu krallık, Kızıldeniz’in yukarısındaki yüksek bölgelerde, günümüzde aşağı yukarı Etyopya’nın kuzey kesimindeki Tigre bölgesine denk düşen alanda kuruldu. Yemen’den göçenlerin kurduğu Aksum, Yunanistan, Roma, Kuş ülkesi ve Mısır’la ticaret yapmaya başladı: Yerel çiftçilerin yetiştirdikleri baharat ve arapzamkı, Kı- zıldeniz kıyılarında toplanan deniz kabukları ve Kuş bölgesinde elde edilen fildişi ile altın Mısır’a satılıyor, karşılığında kumaş, bez, çakmaktaşı, cam, bronz, yumuşak bakır levhalar, demir külçeleri, şarap, zeytinyağı ve gümüş alınıyordu. Çokgeçmeden bir krallığa dönüşen Aksum’un ordusu, gücünü Kızıldeniz kıyılarında ve Kızıldeniz ile Nil’in ötesindeki kasabalarda kabul ettirmeye başladı: III. yy’da Yemen ele geçirildi; IV. yy’da Aksum’un en önemli kralı Ezana, Afrika’daki topraklarını birleştirip, hıristiyan dinini benimseyerek, krallığında da yaydı. Güneyde, kıyıdaki kentlerin halkı ile Arabistan’dan, İran’dan ve Asya’nın öbür önemli merkezlerinden deniz yoluyla gelen tüccarlar arasında verimli bir ticaret gelişmeye başladı. Gelenlerden bazıları, özellikle de Araplar, bölgeye yerleştiler ve yerli halkla evlenerek karıştılar: Soylarından gelenler, XVI. yy’da Portekizlilerin kıtaya ayak basışına kadar Doğu Afrika’da kurulup, hızlı gelişen bir dizi güçlü kent-devletin çekirdeğini oluşturdular.

İç göçler. Aksum’un ve kent-devletlerin geliştikleri yüzyıllar boyunca, Afrika’nın iç kesimlerindeki halkın yaşama biçimi kökten değişmeye başladı. Batıda Nijerya’dan doğuda Kenya’ya kadar uzanan geniş bir kuşakta, yeni ürünler, yeni araçlar ve demir silahlarla donanan tarımcı topluluklar, kıtada o döneme kadar egemen olan düzeni büyük ölçüde değiştirmeye koyuldular.

Haritadaki renkli çizgiler; başlıca Afrika krallıklarının en geniş sınırlarına ulaştıkları yüzyılları göstermektedir

Haritadaki renkli çizgiler; başlıca Afrika krallıklarının en geniş sınırlarına ulaştıkları yüzyılları göstermektedir.

Bu değişiklikler ya bir nüfus patlamasına yolaçıyor ya da tersine bir mekanizmayla nüfus patlamaları değişikliklere neden oluyordu. Söz konusu gelişmeler, çok sayıda tarımcı topluluğun, Nijerya’nın doğu kesimindeki topraklardan yola çıkarak, güneydoğuya, Zaire ve Zambiya sınırına doğru göçmelerine yolaçtı; bu topluluklar daha sonra da batıya, güneye ve kuzeydoğuya doğru ilerlemeyi sürdürdüler ve ancak, sürülerine yiyecek bulmak amacıyla hareket eden hayvancı toplulukların batıya doğru giden kanatlarıyla karşılaşınca göçlerine son vererek yerleştiler. Bu tarımcı toplulukların oluşturduğu öbeğin soyundan gelenler, günümüzde Kenya’nın orta kesimi, Uganda’nın güney kesimi, Zaire’nin kuzey kesimi ve Nijerya’nın güney kesiminden geçen düşsel bir çizginin güneyinde yaşamaktadırlar. Dilleri daha az çeşitlilik taşıyan, üyelerinin nitelikleri birinci öbeklerden belirgin biçimde farklı olan hayvancı öbeğin soyundan gelenlerse, Kenya, Uganda, Etyopya, Sudan ve Nijerya’nın kuzey kesiminde yaşayan, hayvancılıkla geçinen halklardır. Her iki öbeğin ataları, birçok kez göç etmişlerdir (göçleri sömürgecilerin XIX. yy’daki saldırılarına kadar sürmüştür) ve her iki öbekteki bu hareketliliğin, Asya’dan gelen yeni ürünlerden ve yeni tekniklerden kaynaklandığı söylenebilir. Karşıt yönlerden gelen tarımcıların ve çobanların, bu önemli göçleri sonunda iç kesimde VIII. yy’a doğru karşılaşmaları, nüfusta ve siyaset sistemlerinde bir devrime yol açmıştır. Batı Afrika’daki krallıklar. Kıtaya dışardan ilk gelen Arap gezgin ve coğrafyacılarının yapıtlarından, Batı Afrika’daki gelişmenin, çok farklı olduğu anlaşılmaktadır. En eskileri VIII. yy’dan kalma söz konusu yapıtlar, Batı Afrika’da (Senegal ırmağından Çad gölüne kadar) o dönemden XIX. yy’a kadar birbirini izlemiş güçlü imparatorluklar ve krallıklarla ilgili pek çok bilgi içermektedir.

Hristiyanlık da İslâm dini de Afrika'nın pek çok yerinde çok eski tarihlerde benimsenmiştir. Etyopya'da Lalibela'daki Shint George yeraltı kilisesi (üstte), XIII. yy'da sert kayaların içi oyularak yapılmıştır. Mali'de Timbuktu'daki Sankore camisi (altta) XIV. yy'dan kalmadır.

Hristiyanlık da İslâm dini de Afrika’nın pek çok yerinde çok eski tarihlerde benimsenmiştir. Etyopya’da Lalibela’daki Shint George yeraltı kilisesi (üstte), XIII. yy’da sert kayaların içi oyularak yapılmıştır. Mali’de Timbuktu’daki Sankore camisi (altta) XIV. yy’dan kalmadır.

İmparatorlukların, Nijerya ormanlarındaki kentleşme öncesi kalabalık yöreden çok, Büyük Sahra’nın güneyindeki kurak bölgelerden geçen büyük ırmaklar boyunca gelişmiş ve çökmüş olmaları Batı Afrika’nın ilk dönem tarihinin temel özelliğidir. Çok eski tarihlerden başlayarak küçük, birbirine bitişik ve bağımsızlığına düşkün devletler bir arada varolmuşlar, kurulmuşlar, yıkılmışlar ve içlerinde bir devletin hırslarının, ekonomik koşullarının ya da askerî olanaklarının düzenli aralarla yarattığı büyük imparatorluklar tarafından yutulmamak için savaşmışlardır. Doğu Afrika ve Güney Afrika’daki bazı halkların, başlarında yönetici olmadan ve aşaması- rasına dayalı örgütlenmelere girmeden yaşamış olmalarına ve hâlâ da yaşamalarına karşılık, Batı Afrikalılar, tek bir yönetici (bazen bunlara tanrısal hak ve yetkiler tanınmıştı) ya da birden çok yönetici ve yardımcı kurullar -daha ender olarak da eşit haklı insanların aralarında seçtikleri kurullar- tarafından yönetilme deneyimini yaşamışlardır. Bu devletlerin Kuzey Afrika ve Güney Avrupa ülkelerine göndermek için tekellerine aldıkları ilk önemli hammadde altın olmuş, onu Büyük Sahra’nın güney kesimindeki vahalar yakınında elde edilen tuz izlemiştir. Akınlarda ve savaşlarda ele geçirilen kölelerin bir “ticaret malı” olarak önemi de, yaklaşık X. yy’dan başlayarak artmıştır. Hindistancevizi ve Kuzey Nijerya’da elde edilen boya maddeleri gibi tarım ürünleri de zaman içinde önem kazanmıştır. Akdeniz havzasında ve yakınında yüksek fiyat ödenen bütün bu ürünler, Batı Afrikalılar tarafından büyük kervanlarla uçsuz bucaksız çöl aşılarak Fas’taki Fas ve Marakeş, Tunus’taki Tunus, Libya’daki Trablus ve Mısır’daki Kahire pazarlarına ulaştırılmıştır. Bunun karşılığında da tüccarlar, kuzeyden kumaş, at, cam, metal eşya, kılıç, daha yakın bir dönemde de fitilli tüfek almışlardır. Kervanlar kuzeyden aynı za-( manda da, İslâm’ı ve yazı dilini getirmişlerdir. Kurulan’ ilk büyük imparatorluk, Gana İmparatorluğu olmuştur: Bu imparatorluğun, günümüzde güneydoğu köşesinde yer alan başkentindeki pazarlarda, yerel girişimciler siyah Afrika’dan gelen altın, fildişi ve köleleri, Büyük Sah- ra’dan gelen tuzla, Kuzey Afrika ve Avrupa’dan gelen atlar, kumaş, kılıçlar ve kitaplarla takas ediyorlardı; tuz ağırlığı kadar altınla değiştiriliyordu. O dönemde Gana İmparatorluğu, Afrika’daki başlıca altın yataklarını denetim altında tutuyordu: Arap yazarları, Gana imparatorunun dünyanın en zengin kişisi olduğunu belirtmişlerdir. Gana İmparatorluğu en parlak dönemini X. ve XI. /y’larda yaşadı: 990’da bir süvari birliği, günümüzdeki Fas topraklarında yer alan Sanhaca devletini Gana topraklarına kattı. Senegal ırmağının güney, doğu ve orta kesimleri ile Nijer ırmağının büyük yayı içinde yaşayan halklara egemen olan Gana İmparatorluğu, çok geniş yetkilerle donatılmış bir imparator (yardımcıları ile danışmanlar) tarafından yönetiliyordu; mali açıdan da oldukça iyi örgütlenmişti: Başlıca dışsatım maddesi altından vergi alınıyordu. İmparatorluk sınırları içinde de ticaret oldukça gelişmişti: Hindistancevizi, kurutulmuş meyve ve deniz kabukları başlıca ticaret ürünleriydi. Gana İmparatorluğu’nun bu parlak dönemine, XI. yy’da güneyden gelen müslüman Murabıtlar son verdiler. Murabıtlar Gana üstünden günümüzdeki Senegal, Gana, Fas ve Güney İspanya’yı içeren büyük bir imparatorluk kurdular. Toprakları büyük ölçüde azalan Gana İmparatorluğu, varlığını sürdürdüyse de, hızla zayıfladı ve XIII. yy’da önemli sayılacak bir devlet olmaktan çıktı.

1

Gana’nın çökmesinin, eski Gana topraklarında bir dizi daha küçük devletin kurulması ve gelişmesine katkıda bulunduğu söylenebilir. Bunların başlıcası, Mali İmparatorluğu’dur. Merkezi Senegal ve Nijer ırmaklarının yukarı kesimleri arasındaki nispeten verimli yayla bölgesinde bulunan Mali İmparatorluğu, Batı Sudan’daki en önemli devlet olarak, Gana İmparatorlu- ğu’nun yerini aldı. Kurucusu Sundiata’nın küçük bir klanı güçlü bir ordunun çekirdeği durumuna getirmesinden sonra, XIII. yy. başlarında Mali, küçük bir devlet olmaktan çıkıp, sınırlarını hızla genişletmeye başladı. Sundiata’nın ordusu Nijer ırmağının yukarı kesimindeki Kaniaga’yı alıp, o sırada daha da küçülmüş olan Gana’nın başkentine saldırdı. Daha sonra Sundiata, devletini, Sahra ötesiyle yapılan ticaretin merkezi durumuna getirdi. Gana’dan sonra altın ticaretini Mali denetimi altına aldı ve tuz dışalımını tekelleştirdi. XIII. yy’ın ortalarında Mali imparatorları, Senegal ırmağının yukarı kesiminden 800 km doğudaki Nijer ırmağı yayına, kuzeyde Büyük Sahra’dan güneyde Volta ırmağının yukarı kesimine kadar uzanan bir bölgeye egemendiler. Mali, askerî önderler tarafından yönetiliyordu; bunların çoğu müslümandı ve birçoğu 1300 yıllarından başlayarak Mekke’ye hacca gitmeye koyuldular. Bu hükümdarların en ünlüsü 1312-1337 arasında hüküm süren Mansa Musa’ydı. 1324’e doğru yanında her biri 2,72 kg altın yükü taşıyan 500 köleyle ve her birine 136 kg altın yüklenmiş 100 deveden oluşan bir kervanla Kahire ve Mekke’ye giden Mansa Musa, zenginliği, dindarlığı, eli açıklığı ve güzel giyimiyle öylesine büyük bir etki uyandırdı ki, 1750 yıllarına kadar Arap haritacıları, Afrika’nın iç kesimindeki büyük boş alanlara, Musa Mali adını verdiler. Kuzey Nijerya’da, Mali İmparatorluğu ile batıda onun yerini alan Songhay İmparatorluğu ve doğuda büyümekte olan Kanem-Bornu İmparatorluğu arasında, çok sayıda kent-devlet kuruldu. Kanem-Bornu XVI. ve XVII. yy’larda, sömürgecilerin saldırısına kadar Çad gölü bölgesine egemen oldu. Büyük Sahra’nın güneyindeki bölgenin en büyük imparatorluğu olarak Mali’nin yerini alan Songhay İmpratorluğu’nun başkenti Gao, Nijer ırmağının yukarı kesiminde, eski Mali’nin doğusunda, güneydeki ormanlık bölgenin sınırındaydı. XV. yy. ortalarında kral Sonni Ali’nin döneminden sonra Songhay, eskiden Gana İm- paratorluğu’nun yönetiminde olan yarı-çöl bölgelerini, günümüzdeki Burkma Faso’nun ve Dahomey’in kuzey kesimlerini ve Nijer ırmağının her iki kıyısındaki geniş toprakları kapsamaktaydı.

Avrupa’yla ilk temaslar. Kıtaya ilk AvrupalIların ayak basmasıyla ve yaklaşık 1550’den sonra Amerika kıtasında köle talebinin artmasıyla, önce Portekiz ve İspanya, ardından da İngiltere, Fransa ve öbür Afrika ülkelerinden tüccarlar, Senegal ve Gine kıyılarında, daha sonra da Gine körfezinde ticarete başladılar. Altın Kıyısı (Gana) boyunca kurdukları tahkimli ticaret merkezleri sömürgeciliğin ilk küçük topraklarını oluşturdu. Kıtanın iç kesimlerinden gelen ürünler ve siyah köleler Avrupa’dan gelen bakır, kumaş ve silahlarla değiş-tokuş edilmeye başlandı. Silahların ormanlık bölge krallarının gücünü artırmasıyla, Batı Nijerya’da Benin’in (Bk. BENİN KRALLIĞI) ve Oyo’nun, Altın Kıyısı boyunca Dajhomey, Akvamu ve Aşanti krallıklarının, batıda ve kuzeyde de daha küçük devletlerin askerî gücü arttı. Bunu Batılılaşma izledi. Daha güneyde yer alan Kongo Krallı- ğı’nda, hıristiyanlık yayıldı. Afrika’nın çevresinde Doğu’ya giden bir deniz yolu arayan Portekizli denizciler, 1418’de Afrika’nın bilinmeyen batı kıyısına, 1441 ‘de de Büyük Sahra’nın güneyindeki kıyılara ulaştılar, 1482’de ekvatoru aşarak Kongo ırmağının denize döküldüğü noktaya vardılar. 1487’de Ümit burnunu dolandılar: 1498’de Doğu Afrika’daki kent-devletlere ulaştılar. XVII. yy’da Portekizliler, günümüzdeki Mozambik kıyılarına yerleştiler. Zambezi ırmağını kaynağına doğru izleyerek, 1629’a doğru, Zengin Monomotapa Krallığı’nı denetimlerine aldılar. Buna karşılık, Monomotapa Krallığı’nın komşusu olan Rosvi Krallığı, bağımsızlığını korumayı başardı. Amerika’nın keşfi, Avrupa ülkelerinin köle talebini artırdı. Avrupalı sömürgeciler, başlangıçta Antil adalarında yaşayan halkı köleleştirerek büyük tarım işletmelerinde tarım işçisi ya da inci avcılığında dalgıç olarak çalıştırdılar; aynı zamanda Amerika kıtasında da Kızılderililer, kısa bir süre için altın ve gümüş madenlerinde .çalıştırıldılar. Ama Kızılderililerin ve ada halklarının sayılarının hızla azalması üstüne, Portekizliler ve İspan- yollar, Amerika’daki sömürgelerinde onların yerine Afrikalı köleleri çalıştırmaya karar verdiler. Bununla birlikte XVI. yy’ın ikinci yarısında Amerika’nın talebi sağlanan arzı apansızın aşıncaya kadar, köle ticareti ağır ağır gelişti. O tarihten sonraysa, Afrika’nın bütün kıyılarından gün geçtikçe artan sayıda köle alınmaya başlandı.

Afrikalılar; kıtanın iç kesimlerinde köle tüccarları tarafından yakalanıp, Batı Afrika'da Avrupaiı tüccarlara, Doğu Afrika'da Arap tüccarlara satılmak için kıyılara götürüldüler. Satılan Afrikalı kölelerin çoğu, gemilerle Atlas okyanusu aşılarak, "Yeni Dünya"daki madenlerde ya da tarım işletmelerinde çalıştırıldı.

Afrikalılar; kıtanın iç kesimlerinde köle tüccarları tarafından yakalanıp, Batı Afrika’da Avrupaiı tüccarlara, Doğu Afrika’da Arap tüccarlara satılmak için kıyılara götürüldüler. Satılan Afrikalı kölelerin çoğu, gemilerle Atlas okyanusu aşılarak, “Yeni Dünya”daki madenlerde ya da tarım işletmelerinde çalıştırıldı.

Atlas okyanusunda köle ticaretini başlangıçta Portekizliler ve İspanyollar tekellerinde tuttular; ama bu ticaretten çok yüksek kazanç elde edilmesi, öbür Avrupa ülkelerinde de Afrika’ya ilgiyi artırdı. XVII. yy’da HollandalIlar, Afrika ticaretine ciddi biçimde girdiler; onları yüzyılın ortalarında İsveç, Danimarka, Alman, Fransız ve İngiliz ticaret şirketleri izledi. Her biri Batı Afrika kıyılarında ticaret merkezleri ve kaleler kuran bu şirketler, yükledikleri köleleri, altını ve tarım ürünlerini, Amerika’daki kolonilerine, bazen de Avrupa’daki anayurtlarına taşıyorlardı. Sömürgeciliğin bu ilk dönemi, pek etkili olmadı. Av- rupalı tüccarlar Mozambik ve Kongo’nun dışında Afrika’nın iç kesimlerine yönelmediler ve köle pazarları yaratmalarının Afrika’ya ticari enerji sağlayan bir itici güç oluşturması bir yana bırakılırsa, yaklaşık 1700’e kadar Afrika’nın iç kesiminin gelişmesini çok az etkilediler. Kıtanın iç kesimlerinde tarımcı ve hayvancı halkların kullanılabilir topraklar için çekişmeleri sürüp gitti. Bu çekişmeler sırasında, kalabalık halk toplulukları Orta Afrika’dan doğuya ve batıya doğru kaçarak Malavi, Zambiya ve Angola’ya, yukarı Nil bölgesinde Uganda ve Kenya’ya, Atlas okyanusuna yakın yüksek bölgelerden de, Batı Afrika’nın Büyük Sahra’nın güneyinde kalan kesimini geçerek Nijerya’nın güneyine göçtüler. Halkların ve kültürlerin bu göçü ve Afrika üstündeki etkileri, XIX. yy’a kadar pek çok açıdan Avrupalıların etkinliklerinden ve Avrupalıların ellerinde tuttukları köle ticaretinden daha önemli oldu.

XVII. YY’DAN SONRA AFRİKA

İki dönem. XVII. yy’da Afrika, bir bakıma iki ayrı döneme bölündü. Bunlardan birinde devlet yönetimi ve ekonomik açıdan kendine yeterlilik, uzun süredir varolan etnik çatışmalar, halkaların göçmesi ve bölgelerin bir kültür ve dinden öbürüne geçmesi gibi sorunlar ağırlık kazandı. Daha sonra da, Orta Afrika’daki göllerin çevresinde, merkezden yönetilen, katı bir aşamasırası- na dayalı krallıklar, bir önceki dönemin eşitlikçi, klan temelinde kurulmuş toplumlarının yerini almaya başladı. Merkezileşmede benzer bir gelişme de, Kamerun’daki çayırlar bölgesinde ve Altın Kıyısı’nın çevresinde gözlendi. Kongo havzasında ve çevresindeki yüksek yaylada bu süreç, bütün XVIII.yyJboyunca da sürdü ve o döneme kadar bağımsız yaşamış pek çok tarımcı topluluk, yenilikçi göçmen halklar tarafından yönetilen geniş toplumlar içinde eridi. Dinde de bir gelişme ve farklılaşma dönemi yaşandı. Ekonomik açıdansa bu dönem, ufukların genişlediği, kıtanın ortasından bütün kıyılara şaşırtıcı yolculuklar yapılmasını da içeren uzun mesafeli ticaretin yoğunlaştığı, özellikle batıda ve kuzeyde -ama doğuda ve orta bölgelerde de- pazarların geliştiği bir dönem oldu. Afrika’nın Demir devrine henüz tam olarak girilmemiş kesimlerinde maden kullanılmaya başlanması, tarım yapma ve avlanma olanaklarını artırdı; ama bunun yanı sıra, savaşma eğilimlerini de kışkırttı. Savaşların sayısı hızla arttı; her yerde daha sık ve daha pahalıya mal olan çatışmalar çıktı. Birinci dönemden ikinci döneme, orduların çatışmasıyla geçildi. İkinci dönemde Afrika, XVII. yy’dan başlayarak, ilişkide olduğu dünyanın sınırlarını genişletti. Av- rupayla ilişkiler kıtanın her kesiminde arttı. Güney kesimdeyse, HollandalI Boerlerin (Bk. AFRİKANERLER) XVII. yy’ın ortalarında Ümit burnuna yerleşmeleriyle, özgün bir biçim aldı. Doğu kesimde de, Araplarla ilişkiler arttı. Bu ilişkilerde ağır basan yön, kadın ve erkek köle ticaretiydi. Sırf köle ele geçirme amaçlı akın ve savaşlar bile yapılmaya başlandı ve Amerika’nın köle gereksinmesi arttıkça, Afrika’da Avrupalıların ve Arapların etkisinin sınırları da genişledi; ama kıtada henüz Avrupa ya da Arap yerleşmesi kurulmamıştı. Zenci köle ticaretinin artmasının temelinde yer alan neden, şekere talebin, dolayısıyla da şeker üretiminin artmasıydı. XVII. yy’da “Batı Hint adalari’nda şekerkamışı tarımı yaygın biçimde uygulanmaya başlamıştı. Şeker üretimi, özellikle kamışları kesme mevsiminde, ağır iş görebilen ve dayanıklı işgücü gerektiriyordu.

Köle ticareti. Dış talebin geliştirdiği köle ticareti XVII. ve XVIII. yy’lar ile XIX. yy’ın büyük bir bölümünde, Afrika’nın her yanını etkiledi. Köle elde etmek, kıyılardaki ulaşım merkezlerine kadar yürütmek, bu merkezlerde besleyip şişmanlatmak, sonra da deniz aşırı ülkelere götürülmeleri için her birini ayrı ayrı gemi kaptanlarına satmak, karmaşık düzeyde bir girişimcilik ve yöneticilik yeteneği gerektiriyordu. Bu arada, XVIII. yy’da Avrupa’da ortaya çıkan “aydınlanma” düşüncelerinin, XVII. yy’da ağır basan ticaret düşüncelerinin yerini almasıyla, aşağılık bir iş sayılmaya başlanan köle ticaretiyle Avrupa’nın en aşağı tabakasından, en acımasız kişilerin uğraşmaya koyulması, Afrika limanlarında kölelere çok daha kötü davranılmasına yolaçtı: Korku içindeki köleler, kolları bağlı olarak, gemilere dolduruluyor ve genellikle fırtınalı olan denizleri aşarak Amerika’da mezatla satışa çıkarılıncaya kadar içlerinden birçoğu ölüyordu. Köle ticareti dönemi boyunca 10 milyon kadar Afrikalının Afrika’dan koparıldığı, bunların büyük bir bölümünün Atlas okyanusunu aşarken, bir bölümününse başarısız ayaklanmalar sırasında ya da daha Afrika’da yakalanmaya direnirken öldüğü düşünülmektedir. Bununla birlikte Nijerya’nın doğu kesimi, Altın Kıyısı, Angola’nın batı kesimi, vb. köleleriyle ünlü bazı bölgeler de, köle ticaretinin yapıldığı yüzyıllar boyunca ekonomi açısından gelişmişlerdir. Şansı yardım edip de geride kalmayı başaran Afrikalılar için, köle ticareti, bütün korkunçluğunun yanı sıra, gelişme için yeni sermaye kaynakları, kölelerin dışındaki eşyaların da satıldığı pazarlar, Batı’dan Afrika’ya teknoloji aktarımı olanağı, ayrıca, kıyı ve orman devletlerindeki bazı topluluklara da yeteneklerini kanıtlama olanağı sağlamıştır. Aşantiler ülkesi, Dahomey, Oyo ve Kongo havzası ile Angola’nın iç kesimlerinde o döneme kadar pek az tanınan bazı halklar, köle ticaretinin gelişmesine yardım ettiği yeni ticaret dallarında ön plana çıkmayı başarmışlardır. Gerçekten de, XVIII. yy. sonlarında Avrupa’daki insanseverlerin köle ticaretinin adaletsizliğine karşı baskıları etkili olmaya başlayınca, Afrikalı köle tüccarları, gelirlerinden olmamak için en çok gürültü koparanlar arasında yer almışlardır. İngiltere’nin köle ticaretini kaldırmasından (1807) ve Fransa, Portekiz ve İspanya’yı, daha sonra da doğuda Zengibar’ı aynı yolu seçmeye ikna etmesinden sonra, köle ticaretiyle uğraşan Afrikalıların yakınmaları artmış ve İngiltere’nin Atlas okyanusunda köle ticaretini engellemeye çalışan gemilerine, Afrikalı korsanlar yoğun biçimde saldırmışlardır. Bu girişimlerden sonra, söz konusu Afrikalıların çoğu, köle ticaretinde edinmiş oldukları deneyimden, sanayileşmekte olan Avrupa’ya sabun ve sanayide kullanılan palmiye yağı, vb. ürünler sağlayarak yararlanabileceklerini düşünmüşlerdir. Gerek köle ticaretinin, gerek kaldırılmasının etkileri, iç bölgelerde de, kıyıya daha yakın bölgelerde de gün geçtikçe daha çok görülmeye başlanmış, köle arama işi, halkları gün geçtikçe daha çok bu işin içine çekmiştir. Sözgelimi XIX. yy’ın ortalarında Zengibar’dan gelen kervancılar, gerek gelişmekte olan ve şeker yetiştirilen Arabistan ve Hint okyanusu adaları pazarları için, gerek Zengibar’daki karanfil tarımı işletmeleri için köle aramak amacıyla Kongo havzasına kadar uzanmışlardır. Çok erken dönemlerden başlanarak, Malavi ve Zambiya’nın iç kesimleri, köle ve fildişi bulmak için birçok kez taranmış, Afrika’dan sözcüğün gerçek anlamıyla köleleştirilmenin dehşetini yaşamamış yer kalmamıştır.

Köle ticaretine direnen alanlar. Bununla birlikte bazı halklar, köle tüccarlarına şiddetle direnmeyi başarmışlardır. Doğu Afrika’daki Masailerjve akrabaları sayılan Turkanalar, Karamojonglar gibi savaşçı halklar, köle tüccarlarına hiçbir zaman boyun eğmemişlerdir. Ruan- da ve Büyük Göller bölgesindeki Buganda gibi merkezî krallıklar, köle ticaretinden hemen hiç etkilençnemiş- lerdir.Günümüzdeki Uganda’nın çekirdeğiniıoluşturan Buganda, karmaşık bir bürokrasiye dayanan bir kral (“kabaka”), tarafından yönetilmiş, XIX. yy’ın tam ortalarında, birbirini izleyen Buganda kralları, yerel din adamlarının dinsel yetkilerini azaltarak, klanın özerkliğini ve klan reisliğini devreden çıkarmak için yerlerine kendilerine bağlı bölgesel görevlileri geçirerek, yalnızca kendilerine bağlı bir ordu oluşturarak, kişisel güçlerini büyük ölçüde artırmışlardır. Aynca eski toplum bağlarını kopararak, son derece esnek ve yükselmenin gösterilen başarıya bağlı olduğu (Doğu Nijerya’daki İbolar toplumu gibi) bir toplum oluşturmuşlardır: Bu toplumda sıradan insanlar, Afrika’nın başka hiçbir yerinde olmadığı kadar kolay yükselebiliyor ve saygınlık kazanabiliyorlardı. Bunun sonuçlarından biri olarak, İslâm dini ve hıristiyanlık, yüzyılın sonlarına doğru Bu- ganda’ya ulaştıklarında, yeniliğe açık bir halk bulmuşlardır.

YENİ GÜÇLERİN YÜKSELMESİ

Zulu ulusu ve Ngunilerin dağılması. Buganda’nın gelişmesiyle aynı dönemde, yeni savaşçı devletler de ortaya çıktı.

1

Bunları bir dizi yerel koşul desteklemekteydi: Ticaretin yapısı, büyük bir önderin ortaya çıkması, vb. Bu koşulların her biri, şu ya da bu biçimde, AvrupalIların gün geçtikçe artan etkinliklerine ve müdahalelerine gösterilen bir dizi tepkinin ürünüydü. Söz konusu gelişmeler arasında en acıklı ve en uzun etkililerinden biri Güneydoğu Afrika’da (günümüzdeki Natal) yaşayan ve Nguni dilini konuşan bir dizi klanın, zorla büyük Zulu ulusu içinde eritilmesi oldu. Savaş yöntemlerini modernleştiren, ülkeye yeni, üstün silahlar getiren önderleri Şaka döneminde) (1787-1828), Zulular tarihlerinde ilk kez birleştiler ve İngilizler, Boerler ya da Afrikanerler (XVII. ve XVIII. yy’larda Ümit burnuna yerleşen HollandalIların ve protestan Fransızların soyundan gelenler) karşısında sağlam bir cephe oluşturdular. Şaka, “mızrak gücüyle iktidara gelmiş” bir kraldı ve arkasında otokrasiye dayalı, merkeziyetçi bir krallık bıraktı. Bununla birlikte, Şaka, bütün Zuluları yetkisi altında toplamayı başaramamıştı. Birçok klan, Şaka’nın orduları karşısında yenilgiye uğradıktan sonra kaçıp, kıtanın en uzak yerlerine kadar yayıldılar; Güney Afrika ve Orta Afrika’nın her yerini sözcüğün gerçek anlamıyla yerle bir ettiler. Üç Zulu topluluğu, kuzeye doğru kaçarken taş üstünde taş bırakmadı ve geçtikleri bölgelerdeki çok sayıda halkın bağımsızlığına son verdi. Ndebele kolu, günümüzdeki Zimbabve’nin hemen yakınında önemli bir devlet kurarak, Zambezi ırmağının güney kesimini Avrupalılar bölgeye gelinceye kadar egemenliği altında tuttu. Kololo koluysa, yukarı Zambezi’deki Lozi Krallığı’nı bir süre denetimi altına alıp, özellikle dil bakımından etkiledi. Ngunilerden büyük bir kol, Mozambik, Doğu Rodezya ve günümüzdeki Zambiya’da geniş bir yer açtı. 1839’da iç çekişmeler sonunda parçalanınca da, aralarından birtoplulukTanzanya’nın batı kesimini, ikinci bir topluluk Tanzanya’nın güneydoğu kesimini, üçüncü bir toplulukZambiya’nın doğu kesimini, dördüncü birtop- luluk da Malavi’nin güney kesimini egemenliği altına aldı. İki başka topluluk, Malavi’nin güney kesiminde bir krallık kurarlarken, yedinci bir topluluk da Mozam- bik’in güney kesimini egemenliği altına aldı. Özetlersek Ngunilerin dağılması, Orta Afrika ve Güney Afrika’daki yönetim ve toplumların yapısını kökten değişikliğe uğrattı. Geçtikleri bölgeleri yerle bir eden, karşılaştıkları tarımcı halkları dehşete uğratan Nguniler, böylece, kölecilerin işini ve bu bölgelerin daha sonra Avrupalılar tarafından ele geçirilmesini kolaylaştırmış oldular.

İslâm devrimleri. Kıtanın doğusundaki istilanın bir benzeri batıda gerçekleşti. Bununla birlikte, Ngunilerin kültür ve din konusunda, büyükbaş hayvan yetiştiriciliği konusunda, ele geçirdikleri yerleri bünyelerinde eritme konusunda gelenekçi bir tutum izlemelerine karşılık, batıda -daha sonra da kuzeyde- ortaya çıkan büyük ayaklanmaların çoğuna, dinsel bir devrim eşlik etti. Bu savaşların en önemlilerinden biri, günümüzdeki Nijerya’nın kuzey kesimini içeren Hausalar bölgesinde oldu. Bölgede İslâm dinini benimsemiş olanların çoğu göçmendi; bunların büyük çoğunluğunu da, kıtanın batısından gelmiş ve azınlıkların çoğu gibi, birbirinden bağımsız Hausa kent- devletlerindeki durumlarından hoşnut olmayan Pöller(yada Fulaniler)oluşturuyordu. Önderleri, Arap dinbilimcilerin yanında eğitim görmüş olan Osman Bin Fudi’ydi. Kendine bir din reformcusu süsü vererek başlattığı ayaklanmada, yandaşları Hausalar bölgesinin her yanına saldırdılar. Kano, Katsina ve Zaria kentlerinin art arda düşmesinden sonra, 1810’da bütün bölgeye egemen oldular.

Kendine bir din reformcusu süsü veren Mehdi, 1880 yıllarında Sudan'da İngiliz-Mısır egemenliğine karşı kanlı bir ayaklanmayıI yönetmiştir. 1885'te Hartum'un Mehdi'nin birlikleri tarafından alınışıyla ilgili bu resimde, İngilizlerin yöneticisi Charles Ceorge Gordon'un, Mehdi'nin savaşçıları tarafından öldürülüşü canlandırılmıştır.

Kendine bir din reformcusu süsü veren Mehdi, 1880 yıllarında Sudan’da İngiliz-Mısır egemenliğine karşı kanlı bir ayaklanmayıI yönetmiştir. 1885’te Hartum’un Mehdi’nin birlikleri tarafından alınışıyla ilgili bu resimde, İngilizlerin yöneticisi Charles Ceorge Gordon’un, Mehdi’nin savaşçıları tarafından öldürülüşü canlandırılmıştır.

Böylece yaklaşık 460000 km2’lik bir alanda 15 kent-devlet, Osman’ın devrimi altında birleşmiş oldu. XX. yy’ın başlarında İngilizler tarafından ele geçirilinceye kadar bütünlüğünü koruyan bu alan, daha sonra Nijerya|topraklarına katıldı. Sömürgecilerin kıtayı ele geçirmelerinden hemen önce, Büyük Sahra’nın güneyinde kalan kesimde, üç İslâm devrimi daha gerçekleştirildi. Osman Bin Fudi’nin öğrencilerinden bir Pöl olan Şeyhu Ahmadu (ya da Ah- madu Lobbo), 1818’de Nijer ırmağının yukarı kesimindeki Masina bölgesinde, müslümanların başına geçerek Bambaralara karşı cihat (“kutsal savaş”) ilan etti ve bir din devleti kurup, sağlam bir biçimde örgütledi. Her eyalette temsil edilen Kırklar Meclisi yardımıyla yönettiği bu devlette, içki, tütün ve dans etmek yasaklandı; yabancılar bile günlük yaşamlarını yeni yönetimin buyruklarına uydurmak zorunda bırakıldılar. 1850yıllarında0sman Bin Fudi’nin soyundan gelenler tarafından eğitilmiş bir başka dinsel reformcu olan Elhac Ömer, Nijer ırmağının yukarı kesiminde yeni bir savaşıma önderlik etti. Art arda zaferler kazanan orduları, batıdan yaklaşmakta olan Fransızlara karşı bile çarpıştılar (Elhac Ömer, doğuya doğru yayılarak, aynı süreçten geçerek kurulmuş olan Ahmadu’nun devletini de ele geçirdi). Ama bu zaferler kısa ömürlü oldu. Ömer’in ölümünden on yıl sonra, Fransızlar topraklarını ele geçirdi. Afrika’da bağımsızlık rüzgârlarının esmeye başladığı yıllarda, Sudan’da daha da önemli sonuçlara yolaçan bir İslâm devrimi gerçekleşti. Altmış yıldır, Mısır’daki Kölemenlere bağımlı olan ve gelirlerinin büyük bölümünü köle ticaretiyle sağlamış olan Sudan’da, Mısır’daki yöneticilerin 1860-70 yıllarında köle ticaretini sınırlamak istemeleri ve bu kampanyayı yürütmeleri için yabancıları işe almaları, büyük bir hoşnutsuzluk uyandırdı. Bundan yararlanan Muhammet Ahmet Bin Abdullah, mehdiliğini (kurtarıcılığını) ilan ederek, kölecilik yanlılarını, yolsuzluklara ve Mısır’a karşı çıkanları ustaca düzenlediği bir devrimde bir araya getirdi. 1880 yıllarında bu devrim Sudan’ın her yanını sardı. Sudan’ı yöneten “dönek kâfirlere” cihat ilan eden Mehdi’nin bağnaz yandaşları, Mısır birliklerini art arda yenilgiye uğratarak, 1888’de Hartum’u ele geçirdiler ve sonraki 13 yıl
içinde bütün Sudan’a egemen oldular. Ama Mehdi’nin ölümünden sonra, İngilizler, 1898’de büyük bir saldırıyla Sudan’ı kendilerine bağladılar. O tarihten sonra, Afrika’nın geri kalan bölümünün önemli kesimi, Avrupa devletlerinin eline geçti.

1 afrika

AVRUPALILARIN EGEMENLİĞİ

Sömürgelerin bölüşülmesi. AvrupalIların Afrika’yı ele geçirmeleri, köle ticaretiyle ve kıyılar boyunca ticaret merkezlerinin kurulmasıyla başladı. Mungo Park, Da- vid Livingstone, Henry Morton Stanley, Sir Richard Bur- ton ve Joseph Thomson gibi gezginlerin kıtanın iç kesimlerine seferler düzenlemeleri, Afrika’nın bölüşülmesini hazırladı. Katolik ve protestan misyonerler de aynı derecede önemli rol oynadılar: Gezginlerin peşinden kıtanın iç kesimlerine yönelerek, yerli dillerinin yazılabilmesi için sistemler geliştirdiler ve Batı etkisinin Afrika’ya neden ve nasıl yararlı olabileceği konusundaki görüşlerini duyurdular. Ticari çıkarlar özellikle, XIX. yy. boyunca kıyılardaki ilk ileri karakolların Afrikalıların da işbirliğiyle AvrupalIlar tarafından yönetilen denizaşırı topraklar durumuna geldikleri Batı Afrika’da önemli rol oynadı. Bu ileri karakolların yavaş yavaş genişletilmesi için, küçük çaplı savaşlar verilmeye girişildi.1 Güney Afrika’da da, İngilizce ve Afrikanca konuşan beyazlar arasındaki düşmanlık, Afrikanerlerin, kendilerine yeni topraklar bulmak için, Afrikalı halklarla savaşmaya başlamalarına yol açtı ve sonuçta bütün Güney Afrika ile Orta Afrika, Avrupalılar tarafından işgal edildi. Kıtanın işgalinde en önemli etmenlerden biri de, Avrupa’daki siyasal rekabet oldu. XIX. yy. sonlarında, Fransa, Almanya ve İngiltere, denizaşırı hammadde kaynaklarını denetimleri altına alarak (özellikle Doğu Asya, Batı Asya ve Büyük Okyanus’ta) aralarındaki rekabette birbirlerine üstünlük sağlamaya çalıştılar. Bu rekabete son vermek için Avrupa’da bir savaşa girişmek yerine, stratejik ve ekonomik gereksinmelerini karşılamak için Afrika’yı sömürmeyi yeğlediler. Bunun sonucunda, 1880-1914 arasında Avrupa ülkeleri Afrika’yı sistemli biçimde işgal ettiler. Bu işgal Afrikalıların antlaşmalar imzalamaya ikna edilmesiyle, antlaşmaların imzalanmasına karşı çıkılan ülkelerde muhalefetin silah zoruyla susturulmasıyla ve koruma altına alınan yerlerin bir süre sonra ilhak edilmesiyle gerçekleştirildi. Avrupalılar, silahları daha üstün, cephaneleri ve öbür donanımları çok daha bol olduğu için, şaşılacak kadar az direnişle karşılaştılar. Hattâ Nguniler gibi daha güçlü Afrikalı halklara karşı korunacaklarını uman Afrikalıların çoğu tarafından sevinçle karşılandılar.

1

Bununla birlikte karşı koyanlara karşı kanlı savaşlar da verildi: Aşantiler İngiliz istilasına 1820 yıllarından 1902’ye kadar direndiler; Fransızlar Ahmadu’nun ve Elhac Ömer’in ordularıyla ve XIX. yy’ın sonunda Gine’de Samorilerm kurduğu paralı askerler devletinin ordularıyla çarpışmak zorunda kaldılar. Zengibar’ın karşısındaki kıyılarda, 1880 yıllarının sonlarında Arap ve Svahili savaşçıları, Almanlara iki yıl boyunca direndiler. Bölgenin iç kesiminde Heheler, ancak uzun ve pahalıya mal olan çarpışmalardan sonra boyun eğdiler. Natal’da Zulular, daha büyük ve daha iyi silahlar karşısında boyun eğmek zorunda kalıncaya kadar, İngilizleri ve Afrikanerleri iki kez yenilgiye uğrattılar. Zimbab- ve’de Ndebeleler, yönetimi yeniden ele geçirmek için ayaklandılar. Ayrıca, çok sayıda cephe gerisi eylemleri yapıldı: Ayrı ayrı klanlar ya da kabileler, Avrupalıların yerleşmelerini ateşe verdiler ve Avrupalılara saldırıları yıllar boyunca, hiç güçleri kalmayıncaya kadar sürdürdüler. Üstelik İngilizler, Güney Afrika’yı ele geçirmek için, Boerlerle de savaşmak zorunda kaldılar (1899- 1902). Etyopya’da kral Menelik II, bol sayıda Avrupa yapısı silahla donatılmış ve iyi yetiştirilmiş güçlü ordusuyla, eski Aksum Krallığı’nın başkenti yakınındaki Adua’da, saldırgan İtalyan ordusunu püskürtmeyi başardı. Böylece Etyopya, 1936’ya kadar bağımsızlığını korumayı sağladı. Ama İtalyanlar, 1936’daki ikinci bir savaşta, Etyop- ya’yı ele geçirerek, 1941 ‘e kadar egemenlikleri altında tuttular.

Sömürge dönemi. Sömürgecilerin üstünlüğü sağlamaları, ırkçı önyargıları ve ırk ayrımcılığını da birlikte getirdi. Öncelikle Afrika’nın güney ve doğu kesimindeki sömürgelerde başlayan ırk ayrımcılığı çok geçmeden kıtanın her yanına yayıldı. Irk ayrımcılığının yasalarla pekiştirilmesi, yerli halklara oy kullanma, vb. haklartanın- ması, Afrika’nın her yanında uygulandı. Gerek bu uygulamalar, gerek yerli halka tam anlamıyla bir parya gibi davranılması, hem beyazlara, hem de beyazların sömürge rejimine karşı güçlü ve etkili bir düşmanlığın oluşmasına yolaçtı. Misyonerlerin etkinlikleri bu tepkiyi kırmakta pek az etkili oldu: Yöneticiler ülkeleri onların adına yönetmekten ve korumacılıktan söz ederken, misyonerler de Afrikalılara eşitlik vaazları veriyorlardı; ama Afrikalılar, sınırlı bir biçimde de olsa ülkelerini yönetme yolunda herhangi bir hak istediklerinde, hiçbir doyurucu sonuç alamıyorlardı. Beyazlar bu istekleri anlayışla karşıladıklarını, ama kendilerinin ekonomide, eğitimde ve tıpta çok daha başarılı olduklarını ileri sürüyor, bu ülkelerin kendi yönetimleri altında her yönden çok daha çabuk kalkınacağını ileri sürüyorlardı. Hak istekleri artınca, bu savlarını kanıtlamak için, Afrikalıları uygarlıklarının nimetlerinden biraz olsun yararlandırmaya başladılar: Okullar ve hastaneler açtılar; yollar ve demiryolları, görkemli binalar yaptılar. Böylece de, farkında olmadan Afrika’nın önünde modernleşmenin, dolayısıyla da bağımsızlığın yolunu açtılar. Sömürgecilerin egemenliğine direniş. Sömürgeci egemenliğinin baskıcı düzenlemeleriyle, ırkçılığıyla, personel yetiştirme ve ulusal gelişme konusunda tutulmamış sözleriyle düşmanca bir tepkiye yol açmasında şaşılacak bir şey yoktu. Bu tepki çok çeşitli biçimlerde ortaya çıktı. Bazı tepkiler yabancı egemenliği gerçeğinden kaçıp, hıristiyan dininin bin yıllık egemenliğine sığınılan dinsel biçimlerde oldu. Buna karşılık Afrikalıların çoğu, özellikle de geleneksel, kırsal ortamdan gelenler, sömürgecilere karşı daha az sabırlı oldular. Yabancılar ellerindeki son şeyleri de almaya kalkışınca, Afrikalılar şiddetle ayaklandılar. 1896-97’de Ndebeleler ve Şonalar, Rodezya’da beyazların denetimine son vermeyi başardılar. 1898’de Sierra Leone’de vergilere karşı Bai Bureh’in önderliğinde başlatılan ayaklanma sonucunda, İngiliz egemenliği önemli ölçüde kısıntıya uğradı. XX. yy’ın ilk on yılında, Doğu Afrika’daki Alman egemenliği Maji Majiler diye adlandırılan bir etnik topluluğun başarıya ulaşması tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. 1915’te Nyasaland’da (günümüzde Malavi), ABD’de okumuş bir hıristiyan vaiz olan John Chilemb- ve’nin önderliğinde bir ayaklanma başlatıldıysa da, başarıya ulaşamadı. Bu şiddetli patlamaların en sonuncusu, Kenya’daki Mau Mauların Kikuyu’nun önderliğinde, sömürgecilerin egemenliğine karşı ayaklanmaları oldu. Kırsal alanlarda çiftçilik yapan beyazlar, 1951-1956 arasında gerçek bir terör içinde yaşadılar. Beyazların yanı sıra, Mau Mauları desteklemeyen Afrikalılar da bu terör eylemlerinden paylarını aldılar. Ama bu ayaklanmaların hiçbiri, sonuncusu da dahil, beyazların egemenliğini kırmayı başaramadılar. En başarılı oldukları durumlarda bile, ancak beyazların siyasetinde bazı değişikliklere yolaçabildiler.

BAĞIMSIZLIK DÖNEMİ

1954’ün başında, sonraki on yılın, Portekiz ve İspanyol sömürgeleri ile Güney Rodezya (günümüzde Zimbab- ve) dışındaki tropikal Afrika’nın bağımlılığının son on yılı olacağını pek az kişi öngörebilirdi. Sudan’ın kendi kendisini yönetmeye başlamış olmasına, Altın Kıyısı’nın (günümüzde Gana) da kısa süre sonra onu izlemiş olmasına ve Mau Mau ayaklanmasının Kenya’yı sarmış olmasına karşın, kıtanın geri kalan kesimlerinde, yaygın biçimde örgütlenmiş pek az ulusçu hareket vardı. En “iyi niyetli” Afrikalılar, Amerikalılar ve Avrupalılar, iktidarın aşama aşama el değiştirmesini öngörüyorlar, bağımsızlığı elde etmenin birkaç yıl değil, yarım yüzyıl kadar alacağını düşünüyorlardı.1
İlk bağımsız ülkeler. 1953’te Sudan’da, Sudanlı önder İsmail el-Azhari’nin başkanlığındaki, Mısır tarafından desteklenen Ulusal Birlikçi Parti, ülkedeki İngiltere Parlamentosu örnek alınarak oluşturulmuş Parla- mento’da büyük çoğunluğu ele geçirdi. Bunun üstüne Azhari ile İngiltere, iktidarın barışçı biçimde el değiştirmesi konusunda anlaştılar ve 1956’nın ilk günü Sudan bağımsız bircumhuriyetoldu. Ne var ki iki yıl sonra, birbirini izleyecek çok sayıda hükümet darbesinin ilki yapıldı ve ordu 1964’e kadar iktidarı elinde tuttu. O tarihten bu yana iktidar, asker diktatörler ile seçimle iş başına gelmiş hükümetler arasında sık sık el değiştirdi.

1948-1950 arasındaki karışıklıklar dönemi gözönün- de tutulursa, bu dönemi en az zararla kapatan ülkenin Gana’ya dönüşen eski Altın Kıyısı olduğu söylenebilir. 1951 ‘de Kwame Nkrumah, Altın Kıyısı Sömürgesi’nde- ki İngiliz yöneticilerle, daha önce “aldatmaca” diye nitelendirmiş olduğu “sorumlu bir hükümet” çerçevesinde işbirliği yapmak konusunda anlaştı. O tarihten sonra da, başbakan olarak, İngiliz valisinin görevlerini gün geçtikçe devraldı. Yerel hizmetleri ; “afrikalılaştırarak”, yani Afrikalı memurların yönetimine vererek, bir yandan da partisini genel seçimlere hazırladı. Partisinin yapılan seçimlerde yerel Yasama Meclisi’ndeki milletvekilliklerinin üçte ikisini kazanması üstüne, İngiltere’nin Altın Kıyısı’na özerklik tanımasını sağladı. İngiltere 1957’de de, Altın Kıyısı’na Gana adıyla bağımsızlık tanıdı. Ne var ki, ülkeyi uzun yıllar yöneten Nkrumah, gün geçtikçe daha baskıcı bir yönetim uygulamaya ve yolsuzluklara bulaşmaya koyuldu. Bunun sonucunda 1966’da bir darbeyle devrildi. Gana’da, Siyah Afrika’nın birçok ülkesinde olduğu gibi, aşağı yukarı aralıksız yirmi yıl sürecek askerî yönetim başladı.

2

Batı Afrika’da ve ekvator Afrikası’nda, Fransız yönetimi, yerel bölgesel işlerin denetimini yeni yetişen bir yerli yöneticiler kuşağıyla gün geçtikçe daha çok paylaşmaya başladı. 1956’da Fransız Parlamentosu tarafından kabul edilen özel bir yasayla “denizaşırı toprakların” meclislerinin yetkilerinin artırılması sağlandı. Bu yasa, Fransızca konuşulan sömürgelerdeki Afrikalıların ağır bastığı çekirdek kabinelere önemli yetkiler verdi; ayrıca genel oy hakkını da getirdi. Bununla birlikte, Fransa söz konusu ülkeleri yönetmeyi sürdürdü ve 1958’den önce, yalnızca Gine Demokratik Partisi’nin başkanı Sékou Touré ile Togo Birlik Komitesi önderi Sylvanus Olympo, açıkça bağımsızlık isteğinde bulundular. Fildişi Kıyısı’nın güçlü adamı Félix
Houphouet Boigny gibi yöneticilerse, Fransa’ya bağlılığı sürdürdüler ve sömürgecilik karşıtı savaşımlar yerine, bölgesel çekişmelerle uğraşmayı yeğlediler. 1958’de Fransa cumhurbaşkanlığına seçilen general de Gaulle, Fransız denizaşırı topraklarında halk oylaması yaptırarak Beşinci Cumhuriyet Anayasası’na ve yeni kurutan Fransız Topluluğu üyeliğine “evet” ya da “hayır” demelerini istedi. Yalnızca Gine, karşı oy kullanarak, Fransa’yla bağlarını koparttı. Bütün öteki Fransız sömürgeleri, iç işlerinde özerklikle yetinmeyi sürdürerek, 1960’ta Birleşmiş Milletlertarafından Fransa’nın himayesine verilmiş Togo ve Kamerun dahil, barışçı yoldan bağımsızlıklarını elde ettiler. Afrika’nın en kalabalık nüfuslu ülkesi olan İngiliz Ni- jeryası’nda, 1950 yıllarında siyaset, bölgesel bir niteliğe büründü. ABD’de öğrenim görmüş bir gazeteci olan Nnamdi Azikivve, 1944’te Nijerya ve Kamerun Ulusal Konseyi’ni (NKUK) kurdu. Ülkenin bütününden çok, üç bölgesine ağırlık veren 1951 Anayasası’nın kabul edilmesinden sonra, NKUK, doğu bölgesinde yaşayan İbo- ca ve İbibioca konuşan halkları gün geçtikçe daha çok kayırır oldu. Batıdaki Yoruba dili konuşanlar ve kuzeydeki Hausa dili konuşanlar, kendi ayrı siyasal partilerini kurdular: Batıda, Azikiwe’nin kararlı karşıtı Obafemi Awolowo, Eylem Grubu’nu kurdu; kuzeyde, geleneksel yöneticiler olan emirlerle işbirliği yapan Ebubekir Tafawa Balevva Kuzey Halkları Kongresi’nin başına geçti. Bu partilerin her biri kendi bölgesel meclisinde çoğunluğu elde etti ve bölgelerin her birine, İngilizler 1957-58’de özyönetim hakkı tanıdılar. En kalabalık bölge kuzey bölgesi olduğu ve son İngiliz yönetimi güney “radikalizmine güvenemediği için, Balevva 1957’de ulusal bir rejimin ilk taslağını uygulamaya başladı. Üç yıl sonra da İngiltere, Nijerya’ya bağımsızlık tanıdı. Ne var ki, 1965 sonunda bölgeler arasında anlaşmazlık patlak verdi ve 1967’de ayrılıkçı İbolar, Güneydoğu Nijerya’ya katıldı. Bundan sonra da ülke, büyük ölçüde askerlerin denetimine girdi. Batı Afrika’nın başka yerlerinde, 1950 yıllarında yerli halkların bağımsızlık istekleri çok küçük boyutlu kaldı. İngiltere’nin Süveyş bunalımında (1956) başarısızlığa uğradıktan sonra emperyalizmden vazgeçmesinin temelleri, Siearra Leone’nin 1780 yıllarının sonlarında İn- gilizlerin serbest bırakılan kölelere sığınacak bir yeroluşturma düşüncesiyle atılmıştı. Sierra Leone’nin başkenti Freetown, köle gemilerinden toplanıp Afrika kıyılarına bırakılmış binlerce vatansıza vatan oldu. Çevresi Senegal ırmağıyla çevrili bir ırmak kıyısı bölgesinin 475 km uzunluğundaki uzantısı olan Gambiya’ysa, İngiltere başlangıçta bir Gambiya-Senegal birliğini istediği için, 1965’e kadar bağımsızlığa kavuşamadı.

Kongo. Belçika Kongosu’nda Belçikalı yöneticiler, gerek siyahlara, gerek ülkeye yerleşmiş beyazlara siyasetle uğraşmayı yasaklamışlardı. Belçikalılar, ülkede bakır ve öteki yeraltı kaynaklarının işletilmesine ağırlık verdiler ve bir yandan siyasal hak isteklerine acımasızca davranırlarken, bir yandan da Afrikalıları eğitimsiz bırakma siyaseti uyguladılar. 1980 yıllarından önce siyahlar hiçbir siyasal örgüt kuramadılar. İlk yerli önderlerden biri, 1955’te Abako partisini kurup, tam siyasal haklar, düşünce özgürlüğü, toplanma ve basın özgürlüğü istemeye başlayan Joseph Kasavubu oldu. Ama sömürge yönetimi bu isteklere, yine ağır bir baskı uygulamasıyla karşılık verdi. Bu arada Belçika hükümeti, sömürgeye yaklaşımını modernleştirerek, Kongo’yu en az otuz yıl daha yönetmeyi tasarladı. 1957’de genel seçimlerin yapılmasına izin verilince, Kasavu- bu’nun partisi, başkent Leopoldville (günümüzde Kin- şasa) il meclisinde çoğunluğu elde etti. O arada Fransız Kongosu’ndaki (günümüzde Kongo Cumhuriyeti) Afrikalılar da, Fransızların 1958’de yaptıkları referandumda oy kullandılar. Belçika Kongosu’nda, az sayıda Afrikalı, sömürge yönetimine son verilmesi kampanyasına giriştiler.

1958 sonunda, kıtanın her yanından gelen ulusçular, Gana’da Akkra’da toplanarak ilk Bütün Afrika Halkları Konferansı’nı düzenlediler. Kasavubu’nun gitmesi çok “tehlikeli” bulunduğu için, Belçika Kongosu’nu bu kongrede Patrice Lumumba temsil etti. Kongreye katılanlar •arasında Nyasaland’dan (Malavi) Dr. Hastings Kamuzu Banda, Kuzey Rodezya (Zambiya) heyetlerinin başındaki Kenneth Kuanda ve Harry Nkumbula, Güney Rodezya’dan Joshua Nkomo da vardı. Bu genç siyasal örgütçüler, kongreden, ülkelerinde beyazların egemenliğine karşı kesin sonuç alınıncaya kadar savaşım vermek konusunda daha kararlı olarak döndüler. Bunda, Akkra’daki öteki ulusçulardan büyük destek görmüş olmalarının da payı vardı: Gana cumhurbaşkanı Nkrumah ve Mısır’ın parlak önderi Cemal Abdül Nasır, büyük bir olasılıkla para, hattâ silah yardımı yapma konusunda söz vermişlerdi. Lumumba, Leo- poldville’e Belçikalılara karşı ancak ulusal bir kampanyayla başarı kazanılabileceğine kesin olarak inanmış döndü ve hemen bağımsızlık istemeye başladı. 1959 arifesinde Belçika Kongosu’nda şiddet olayları patlak vermesiyle, Kongo bunalımı başlamış oldu. İlk karışılıklarda az sayıda beyazın ve Afrikalının ölmelerine karşılık, ayaklanmacılar beyazlara ve beyazların egemenliğine duydukları ¡nefreti jöyle ürkütücü biçimde dile getirdiler ki, Belçikalılar korktular ve hiçbir hazırlık bulunmamasına karşın (İngiliz ve Fransız sömürgelerinin tersine, Belçika sömürgesinde o güne kadar yerlilerin katıldığı hiçbir seçim yapılmamış, hiçbir yerli yönetim kurulmamıştı; üstelik Belçikalılar, birkaçı dışında, yerli halkın öğrenim görmesini engellemişlerdi), 1959 sonunda seçimlere gidilmesini kabul etmek zorunda kaldılar. 1959 sonunda yapılan seçimleri Lumumba’nın Kongo Ulusal Hareketi kazandı (Kasavubu’nun Abako Partisi bu seçimleri boykot etmişti). 1960 yılı başlarında Bü- rüksel’de Belçika kralı Baudouin’in koruyuculuğunda, bundan sonra ne yapılacağını kararlaştırmak için bütün tarafların katıldığı bir konferans toplandı. Büyük baskı altında kalan Belçikalılar, Kongo’ya bağımsızlık tanımayı kabul ettiler. Bunun önkoşulu olarak, Baudouin’in Kongo kralı olarak kalmasını ve eski sömürgenin Belçika’ya ekonomik bağımlılığının sürmesini istediler. Belçika yönetimi, Kasavubu’yu yalıtmaya ve Afrikalılara egemenliği aşama aşama devretmeye çalışmaktaydı. Ama sonuçta Lumumba, Kasavubu ve öbür önderlerin şiddet kullanma tehdidinde bulunmaları üstüne, bağımsızlığa gelecekteki ilişkiler açıklığa kavuşama- dan, önderler deneyimsizken ve ülkede ne olacağı pek belli değilken ulaşıldı. Bunun sonucunda da Kongo- Kinşasa adıyla kurulan (1971’de adı Zaire’ye çevrildi) yeni ülke, hızla bunalımdan bunalıma yuvarlandı. Merkezî hükümet taşra üstündeki denetimini yitirdi. Lumumba öldürüldü. Bol bakır bulunan güneydeki zengin Katanga (Şeba) ili, Moiz Çombe’nin başkanlığında ayrılığını ilan etti (1964). Bunun üstüne düzeni ve temel hizmetleri sağlamak için eski sömürgeye Birleşmiş Milletler kuvvetleri gönderildi. Bu kuvvetler, Katanga’nın ayrılığına son verdiler ve Kongo’yu birleştirmeye çalıştılar. Ayaklanmanın bastırılmasında paraşütçü birlikleri BM kuvvetlerine yardım etmiş olan Sovyetlerin ülke üstündeki niyetlerinden çekindiği için, Kongo’nun başına istikrar sağlayıcı bir önder olarak general Joseph Desi- ree Mobutu’nun (daha sonra Sese Soko adını aldı) getirilmesinde etkili oldu. Mobutu bir süre sonra diktatörce bir rejim kurarak, ülkenin zenginliklerini kendi çıkarları için kullandı.

1

Doğu Afrika. İngiltere’nin Kongo’nun doğusunda kalan sömürgelerinde, Belçika sömürgesine oranla çok daha fazla eğitim görmüş Afrikalı vardı. Daha önceleri olmasa bile, 1950’lerden başlayarak sömürgecilik karşıtı hareketlerde artış görüldü. Kenya’da, Kenyatta, Afrikalıların yerel Yasama Meclisi’ne doğrudan seçilmelerine izin vermesi için İngiltere’yi sıkıştırmaya başladı. Ama Mau Mau hareketinin patlak vermesi üstüne, İngiltere olağanüstü hal ilan etti ve Kenyatta, ayaklanmacıların önderi olmakla suçlanarak, tutuklandı. İngilizlerin şiddet kullanmasıyla, Mau Mau hareketi 1956’larda sona erdirildi; bunun üstüne ulusçu akım sınırlı bir yerel düzeyde etkinlik göstermeye başladı. Luolardan Tom Mboya (Kenyatta’ yandaşıydı), Kenya’nın başkenti Nairobi’de Kenya Afrika Ulusal Birli- ği’nin (KAUİB) örgütlenmesine katkıda bulundu ve Afrikalıların sömürge çapında siyasetle uğraşmalarına yeniden izin verilince (1959 ve 1960’ta), partisi KAUB, 1961’de Yasama Meclisi’nde çoğunluğu elde etti. 1963’ün başında da, Yasama Meclisi seçimleri için oy kullanan Kenyalı seçmenler, kahramanları Kenyat- ta’nın (ve KAUB’nin), kesin zafer kazanmasını sağladılar. Aynı yıl Kenya bağımsızlığa kavuştu. Komşu Uganda’da, İngiliz genel vali Sir Andrevv Co- hen, sömürgenin önde gelen krallığı Buganda’nın başındaki Mutesa ll’yi sürgüne göndererek (1953), yerli halktaki sömürgecilik karşıtı duyguların şiddetlenmesine yolaçtı ve Uganda Halk Kongresi’nin (UHK) yandaşları kısa sürede arttı. Kuzeyli Lango halkından A.Milton Obote, bu partinin başkanlığını üstlendi. 1961 ‘de yapılan seçimleri, UHK’nin rakibi olan, katoliklerin desteklediği Demokratik Parti kazandıysa da, 1962’de yapılan yeni seçimleri, Obote’nin UHK’si ile Mutesa II yandaşlarının koalisyonu kazandı. Başbakanlığı üstlenen Obote, aynı yıl içinde ülkenin bağımsızlığa kavuşmasını sağladı. Doğu Afrika’da, İngilizlerin yönetiminde başka bir himaye bölgesi olan Tanganyika’da (günümüzde Tanzanya), Kenya ve Uganda’daki etnik çatışmalar otmadı.

Her ikisi de öğretmen olan Julius Nyerere ve Oscar Kambona, 1954’te Tanganyika Afrika Ulusal Birliği’ni (TAUB) kurdular. Gün geçtikçe, ulusçuluk yanlısı bir siyaset izlemeye başlayan bu parti, 1958’de Asyalılar ve Beyazlarla bir koalisyon oluşturarak, bütün ırkların katıldığı seçimleri kazandı. Nyerere uyumlu, renk farkı gözetmeyen birortamda, barışçı bir değişikliği savundu ve ciddi bir muhalefetle karşılaşmadan Tanganyika’yı 1961’de bağımsızlığa ulaştırdı. Irkçı karışıklıklardan ve Zengibar’da 1963’te yapılan bir darbeyle Arapların çoğunlukta olduğu Şeyh Ali Muhsin hükümetinin yerine Abeid Karume’nin Afrikalıların çoğunlukta olduğu partisinin geçmesinden sonra, bu genç devlet, Tanganyika Birleşik Cumhuriyeti’ne dönüştü. Adı 1964’te Tanzanya’ya çevrildi.

Daha sonraki bağımsızlık hareketleri. Güneyde, her iki Rodezya’da ve Nyassaland’da, İngiliz hükümeti 1953’te iktidarın Afrikalılara değil, ülkede yaşayan beyazlara devredilmesi kararı alarak, Rodezyalar ve Nyassaland Federasyonu’nu oluşturdu. Yönetim beyazlardaydı ama, Afrikalıların iktidardaki payının ve sorumluluklarının artırılması öngörülmüştü. Üç sömürgenin oluşturacağı bir federasyon ekonomik bakımdan avantajlıydı; bununla birlikte, Afrikalı önderler, beyazların hükümetine güvenemediler ve Güney Rodezya’da, Kuzey Rodezya’da, Nyassaland’da beyazların egemenliğine karşı Afrika Ulusal Kongreleri kuruldu. 1958’de Hastings Kamuzu Banda, İngiltere’de ve Gana’da 40 yıl kaldıktan sonra, Nyassaland Afrika Kongre- si’nin başına geçmek için yurduna döndü. Joshua Nko- mo, Güney Rodezya’daki AUK’nin başkanlığını üstlendi. Kuzey Rodezya’da Kenneth Kaunda, Harry Nkum- bula’nın ılımlı AUK’sinden ayrılarak, Birleşik Ulusal Bağımsızlık Partisi’ni (BUBP) kurdu. 1959’da Nyassaland ve Kuzey Rodezya, toplumsal huzursuzluklarla ve militanların eylemleriyle sarsılmaya başladılar. BUBP, siyahlar için yapılan ilk ülke çapında seçimleri boykot etti. Her üç sömürgede de olağanüstü hal ilan edildi. Güney Rodezya’da UHK’nin 500 üyesi, Nyassaland’da Banda ve 1 000 kadar yandaşı, Kuzey Rodezya’da da Kaunda ve BUBP’nin öteki önde gelen üyeleri tutuklandılar. Her üç bölgedeki beyazlar, böylece ulusçu hareketin sona ereceğini umuyorlardı. Ne var ki, 1959’daki şiddet ve misilleme, Orta Afrika’daki ulusçu savaşımının sonu değil, başlangıcı oldu. İngilizler Afrika’daki topraklarını ancak çoğunluğun onayıyla yönetebileceklerini anladılar. Bunun üstüne İngiltere, federasyonun dağıtılacağını açıkladı (1963’te dağıtıldı) ve Doğu Afrika’daki gibi bir dizi seçim düzenledi. Bu seçimler, Afrikalıların gücünü ortaya koydu. Nyassaland’da cezaevinden çıkan Banda, yeni Malavi Kongre Partisi’nin (MKP) başına geçti ve 1961 ‘de yapılan geniş tabanlı seçimlerde kesin bir zafer kazandı. Ardından, 1964’te Nyassaland’ın bağımsızlığı ilan edildi ve adı Malavi’ye dönüştürüldü. Kuzey Rodezya’da, Afrikalıların hak istekleri gün geçtikçe artarak sürdü ve siyahlar ile beyazların çekiştikleri iki seçimden sonra,İBUBP, 1963’te tam çoğunluğu elde etti. Sömürge 1964 sonunda Zambiya adıyla bağımsızlığa kavuştu. Güney Rodezya’daki beyazlar daha kalabalıktılar ve siyahların egemenliğini engellemekte kararlıydılar: 1965’te, tek yanlı olarak Rodezya adıyla sömürgenin bağımsızlığını ilan ettiler. Ne var ki, hiçbir ülke bu devleti tanımadı; Birleşmiş Milletler, İngiltere, ABD ve öteki devletler, Rodezya’nın dışsatım ürünlerini boykot ettiler ve denize kıyısı olmayan bu ülkeyi ekonomik bakımdan çökertmeye çalıştılar. Bununla birlikte yaptırımlar başarılı olamadı ve beyaz sömürgecilerin iktidarı, 1972’ye kadar, içte hiçbir sorunla karşılaşmadan ayakta kaldı. O tarihte, Robert Mugabe’nin ve Josiah Tongogara’nın yönetimindeki Afrikalılar, bir gerilla savaşına girişip, beyazların ekonomisini ve güvenliğini gün geçtikçe daha çok tehlikeye düşürmeye başladılar. 1979’da Londra’da bütün tarafların katıldığı bir konferansta, savaşa son verilmesi, yeni bir anayasanın yürürlüğe konması ve İngiltere’nin denetimi altında genel seçimler yapılması kabul edildi. 1980’de yapılan seçimlerde, Mugabe’nin Zimbabve Ulusal Afrika Birliği (ZUAB), Nkomo’nun Zimbabve Afrika Halk Birliği (ZAHB) karşısında kesin bir zafer kazandı. Rodezya, Zimbabve adını aldı ve Mugabe başbakanlığa getirildi. Portekiz’de 1974’te gerçekleştirilen devrimden sonra, Angola’nın, Gine Bissau’nun Cabo Verde’nin, Sao Tome ve Principe’nin ve Zimbabve’yle sınırdaş olan Mozambik’in bağımsızlığa kavuşmalarına, ZUAB büyük ölçüde yardımcı oldu. Mozambik, Portekiz yönetimine karşı 11 yıl boyunca ayaklanmayı yürütmüş olan Samora Machel’in yönetiminde, 1975’te bağımsız bir marksçı devlet oldu. Machel’in Rodezya’daki ve Güney Afrika Cumhuriyeti’ndeki siyah ulusçuları desteklemesi, Mozambik Ulusal Direnişi’nin kurulmasına yo- laçtı. Önce Rodezya’daki beyazlar hükümetinin, sonra da Güney Afrika Cumhuriyeti’nin desteklediği bu gerilla örgütünün saldırıları, Mozambik ekonomisini iflasa sürükledi. Afrikalıların kurduğu üç ayrı örgütün Portekizlilere karşı savaştığı Angola da, 1975’te bağımsızlığa kavuştu. SSCB ve Küba, Jonas Savimbi yönetimindeki Angola’nın Tam Bağımsızlığı İçin Ulusal Birlik’in,Güney Afrika Cumhuriyeti’nin askerî baskısıyla iktidara gelmesini önlediler: Sovyet ve Küba askerleri, ilk hükümeti oluşturmuş olan Angola Halk Kurtuluş Hareketi’ni desteklediler. bu iki örgüt arasındaki iç savaş, bağımsızlıktan sonra da sürdü. Gine-Bissau 1974’te, Cabo Verde ile Sao Tome ve Principe adlı ada devletleri de 1975’te bağımsızlığa kavuştular. Bir İspanyol sömürgesi olan Ekvator Ginesi, 1968’de bağımsızlığa kavuştuysa da, 1972’den 1979’a kadar Francisco Macias Nguema’nın sert diktatörlük yönetimi altında kaldı. Komor adaları 1975’te Fransa’dan ayrıldılar. Hint okyanusunda Seyşel adaları da, İngiltere’nin 1976’da bağımsızlık tanımasını sağladılar. Afrika’nın güneyinde, İngilizlere bağımlı Afrikalı kralların yönettikleri Lesotho ve Svaziland’a da sırasıyla 1966 ve 1968’de bağımsızlık tanındı. 1966’da Botsva- na, ilk başkanı SirSeretse Khama’nın yönetiminde, bağımsız bir çokpartili demokrasi oldu. Etyopya’da, monarşinin yerini 1974’te askerî bir rejim aldı. Küba ve SSCB’yle sıkı ilişkiler kuran bu rejim, 1984’te ülkenin marksçı bir devlet olduğunu açıkladı. 1991 ‘e kadar sürekli bir iç savaş yaşanan ülkede, çeşitli etnik azınlıkları temsil eden ayrılıkçı gruplar, sonunda merkezî hükümeti devirmeyi başardılar.
Güney Afrika. 1970 yıllarının sonlarından başlayarakve 1980 yılları boyunca Afrika’nın güney kesiminde bağımsızlıklarını elde etmiş olan Angola, Zambiya ve Mozambik gibi devletler, bölgenin en büyük ekonomik ve askerîgücü, beyaz üstünlüğünün en son kalesi olan Güney Afrika Cumhuriyeti’nin saldırılarıyla karşı karşıya kaldılar. Güney Afrika Cumhuriyeti birlikleri her fırsatta Angola’yı istila ettiler. Ayrıca Botsvana, Mozambik, Zimbabve ve Zambiya’ya birçok kez saldırdılar. Güney Afrika Cumhuriyeti, 1986’da Lesotho’da yeni bir hükümet kurulması için müdahalede bulundu. 1980 yıllarında birkaç yıl Svaziland’ı işgali altında tuttu. Milletler Cemiyeti tarafından mandasına verilmiş olan Namibya’yı da 1989’a kadar elinde tuttu. Bütün Güney Afrikalılara Apartheid -katı ve yasallaştırılmış ırk ayrımı- uygulanmasını savunan Afrikanerle- rin yönetimindeki Ulusal Parti, Güney Afrika Cumhuri- yeti’nde 1948’de iktidara geldi. Ülke nüfusunun yaklaşık % 80’ini oluşturan siyahların beyazlarla aynı okula, üniversiteye ve kiliseye gitmeleri, toplumsal ya da cinsel ilişki kurmaları, aynı taşıt araçlarından yararlanmaları, vb. yasaklandı. Siyahların seçim ve yurttaşlık hakları,yasalar karşısında güvenceleri kaldırıldı. 1948’den önce de insanların toplumsal sınıflarına ve ırklarına göre ayrıldığı bir toplum olan Güney Afrika Cumhuriyeti, böylece renk ayrımını temel alan, baskıcı ve katı biçimde örgütlenmiş bir toplum oldu. Siyahlar ırk ayrımının şiddetlendirilmesine, 1950 yıllarından başlayarak karşı çıkmaya koyuldular. 1960’ta güvenlik güçlerinin Johannesburg’un güneyindeki Sharpeville’de barışçı bir protesto gösterisi yapan si- yahlartopluluğuna ateş açıp 69 kişiyi öldürmesinden ve yüzlercesini yaralamasından sonra, Afrikalıların kurmuş oldukları muhalefet örgütleri (Afrika Ulusal Kongresi ve Afrika Birliği Kongerisi), yasa dışı ilan edilerek kapatıldılar. Bunun üstüne Afrika Ulusal Kongresi (AUK) önderi Nelson Mandela ve öbür siyah önderler yeraltına geçip, bombalı ve silahlı eylemleri başlattılar. Kentlerde ve kırsal kesimde bu sabotajlar ve suikastler dönemi, 1960 yıllarının ortalarında Mandela, ve Walter Sisulu gibi birçok siyah önderin yanı sıra, onları desteklemekle suçlanan birçok beyazın da yakalanıp, ömür boyu hapis cezasına çarptırılmalarıyla sona erdi. 1960 yıllarının sonu ve 1970 yıllarının başında, Güney Afrika Cumhuriyeti’nde daha da güçlendirilen güvenlik örgütü, ağır bir baskı uygulamaya koyulduysa da, 1976’da öğrencilerin başlattığı gösteriler Güney Afrika Cumhuriyeti’ni yeniden kana buladı: Orta ve yüksek öğrenim çağında 600’ü aşkın siyah, askerler ve polis tarafından öldürüldü ve ayaklanma 1978’de bastırılınca- ya kadar, yaklaşık 10 000 kişi yaralandı. Bu arada yasa dışı AUK, Sovyetlerden askerî ve mali destek sağlayarak, Zambiya, Mozambik ve Angola’da gerilla üsleri kurdu ve 1976-78 ayaklanmasından sonra, kentlerdeki ticari binaların, askerî tesislerin yakınına bombalar yerleştirmeleri için gerillalar göndermeye başladı: Artık, beyaz yönetim için ciddi bir tehlike haline gelmişti. Güney Afrika Cumhuriyeti’nin komşularına saldırıları, başlangıçta, bu kendinden zayıf ülkelere, AUK’ye sağladıkları yardım ve kolaylıkları kesmeleri için gözdağı vermek amacını güdüyordu; ama bu yardımların kesilmesinden sonra da, bölgede üstünlüğü ele geçirmek ve söz konusu ülkelerin güçlenmelerini önlemek için, saldırılarını sürdürdü. Ayrıca, Angola’da Sovyetlerin desteklediği yönetimi devirmeye çabalayan gerillalara para ve silah sağlamaya, Mozambik’teki zayıf sosyalist yönetimi devirmek isteyen ayaklanmacılara yardım etmeye başladı. 1946’da Milletler Cemiyeti’nin yerine Birleşmiş Milletler kurulduktan sonra Güney Afrika, Namibya’yı (Güneybatı Afrika) bu uluslararası kuruluşa geri vermeyi reddetmiş, Namibya’yı ilhak edip, ulusçu siyahların yurt dışına kaçarak Angola’da kurdukları üslere saldırmıştı. 1970 yıllarının sonunda Güney Afrika Cumhuriyeti, ABD’nin baskısıyla, eski “mandası”nın geleceği konusunda görüşmelere başlamak zorunda kaldı. Bu görüşmeler 1988’e kadar sonuç vermediyse de, sonunda Güney Afrika Cumhuriyeti, Angola ve Küba, Küba birliklerinin Angola’dan çekilmesi koşuluyla Angola ve Namibya’da ateşkes sağlanması konusunda anlaşmaya vardılar ve Namibya, 21 Mart 1990’datam bağımsızlığa kavuştu. İçte, 1976-78 ayaklanmasının bastırılmasından sonra, Güney Afrika Cumhuriyeti’ndeki beyazlar hükümeti, katı çizgilerle ayrılmış çok sınıflı toplumda beyaz olmayanlara karşı tutumunu bir ölçüde de olsa modernleştirmeye başladı. 1970 yıllarının sonunda, toplumsal ayrımın bazı yanlarını değiştirmeye girişip, beyazların meclisinin yanı sıra Asyalılar ve renkliler (melezler) için de birer meclis kurulmasını önerdi. 1950 yıllarının ortalarından sonra ilk kez Asyalılara ve renklilere genel seçimlerde oy kullanma izni verildi. Siyahlar reformu iyi karşıladılarsa da, üç ayrı meclisi küçümsediler ve daha geniş siyasal hakları istemeyi sürdürdüler. 1984’te Güney Afrika Cumhuriyeti’ndeki siyahların yaşadıkları gettolarda yeni bir şiddet ve protesto dalgası yayıldı. Arkasında 3 500 siyah ölü bırakarak üç yıl süren bu şiddet eyleminin doruk noktasında, ülkede siyahların oturdukları özel semtlerin çoğunda yönetim, gençlerin ağır bastığı siyahların eline geçti. Beyazlar hükümeti bu semtlerde denetimi ancak, geniş kapsamlı bir olağanüstü hal ilan ettikten, son derece sıkı bir sansür koyduktan ve 40 000 dolayında siyahı tutukladıktan sonra yeniden ele geçirebildi. 1987’de beyazların meclisi için yapılan seçimlerde, aşırı sağcı Muhafazakâr Parti, milletvekili sayısını şaşılacak ölçüde artırdı. Ulusal Parti’nin gerilemesi, 1989 seçimlerinde de sürdü; bununla birlikte ülkenin heryerin- de ırklar arası diyalogdan ve sınırlı bir reformdan yana olan adaylar seçildiler. Hemen ardından, Botha’nın parti başkanı ve cumhurbaşkanı görevlerini üstlenen F.W. De Klerk, 1990’da hem beyazların haklarını koruyup, hem de siyahların isteklerini yerine getirmek için olağanüstü bir çaba gösterdi. AUK üstündeki 30 yıllık yasağı kaldırdı. AUK önderi Nelson Mandela’yı serbest bıraktı. Natal’ın dışındaki bütün illerde olağanüstü hali kaldırdı; genel bir anlaşma kapsamında ırk ayrımının kaldırılacağına söz verdi. Buna karşılık AUK de, hükümete karşı silahlı savaşımdan vazgeçtiğini açıkladı. Irk ayrımının altyapısını oluşturan temel yasalar 1991’de yürürlükten kaldırıldıysa da, siyahlar ülke çapında oy hakkını gene kazanamadılar. 1992’de, yalnızca beyazlar için yapılan bir halkoylamasında, beyazların % 60’tan çoğunun, “Apartheid”in kaldırılması için oy kullanmalarıyla, ırk ayrımıyla ilgili son yasalar da kaldırıldı ve Güney Afrika Cumhuriyeti’nin tarihinde ilk kez, hükümette iki melez ve bir Hintli bakana yer verildi.

Kıtada son gelişmeler. 1990’dan başlayarak, hızlı nüfus artışının, azalan dışsatım gelirlerinin, dış borçların, kuraklığın ve iç savaşların etkisi altındaki Afrika’da kişi başına düşen ortalama gelir 1960’takinin altına indi; dış yardımların da yarısından çoğu borç ödemeye harcandı. Ayrıca, çoğunluğu Orta Afrika ve Doğu Afrika’da 1 milyonu aşkın Afrikalının AİDS virüsü taşıdıkları tahmin edildi. Öteki karmaşık konular arasında başlıcasını, Uganda’nın yıllar süren katı diktatörlükten ve kanlı çatışmalardan sonra, yeniden kurulması oluşturdu. Ekonomideki başarısızlıklar, Doğu Avrupa’da gerçekleştirilen kökten değişiklik dalgası ve yolsuzluklara bulaşmış otokrasi yönetiminin halkta hoşnutsuzluk uyandırması siyasal ve ekonomik reform isteklerini öne çıkardı. Birbiri ardına, aşağı yukarı Afrika’daki bütün ülkelerde, uluslararası kredi verenlerin isteklerinin de etkisiyle, hükümetler serbest pazar ekonomisine geçmeye başladılar; çiftçilere ödenen fiyatları artırdılar ve devletin ekonomideki işlevini azalttılar. Uzun süredir Tunus’u yönetmekte olan Habib Burgiba, 1987’de görevden uzaklaştırıldı. Cezayir’de de 1989’da çokpartili bir seçim yapıldı. Ama bu seçimlerden başlayarak is- lâmcıların gün geçtikçe güçlenmeleri, Ocak 1992’de bir askerî darbeyle ve İslâmi Selamet Cephesi’nin kapatılmasıyla sonuçlandı. 1990 yılları başlangıcının belirgin özelliği, bir dizi siyasal değişiklik oldu. Bağımsızlığına kavuşan Namibya, 1990’da Afrika’daki az sayıda gerçek çokpartili demokrasi arasına katıldı; 1991 ‘de Benin, Afrika’da görev başındaki bir cumhurbaşkanının demokratik yollardan iktidarı devrettiği ilk ülke oldu. 1990 ve 1991 ‘de daha birçok ülkede çokpartili sisteme geçilmesi kararlaştırıldı ya da yürürlüğe kondu: Burkina Faso, Kamerun, Kongo, Gabon, Gine, Fildişi Kıyısı, Mali, Moritanya, Ruanda, Tanzanya, Togo, vb. Nijerya’da, 1992’de sivil yönetime dönme kararı alındı. Ayrıca Kenya, Zambiya ve Zaire’de, uzun süredir görev başında olan yöneticilere karşı muhalefet şiddetlendi. Liberya’da 1990’da Samu- el Doe, Somali’de 1991’de Muhammed Ziyad Barre devrildiler. Batı Sahra’daki uzun süreli anlaşmazlığın çözülmesi yolunda adımlar atıldı. Libya 1989’da Çad’la bir barış anlaşması imzaladı; ama 1990 sonunda, Çad hükümetinin devrilmesinde parmağı olmakla suçlandı. Sovyet- lerin Etyopya yönetimine, Güney Afrika Cumhuriyeti’nin de Mozambik ve Angola’daki gerillalara desteklerini kesmeleri, 1991’de Etyopya’da hükümetin devrilmesine, Angola’da bir barış anlaşması imzalanmasına katkıda bulundu. Buna karşılık, Mozambik ve Sudan’da yürütülen barış görüşmelerinde başarıya ulaşılamadı. Ayrıca, Mozambik, Sudan ve Angola, Etyopya ve Liberya’da korkunç bir kıtlık başgösterdi ve çok büyük yığınlar, gelişmiş ülkelerin yardımı olmasa açlıktan ölme tehlikesiyle karşı karşıya kaldılar.

 

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*