Oops! It appears that you have disabled your Javascript. In order for you to see this page as it is meant to appear, we ask that you please re-enable your Javascript!

Abdurrahman Molla Câmî

Ekran AlıntısıAbdurrahman
Molla Câmî
Molla Câmî, hicri dokuzuncu asrın büyük âlim, velî, şair ve edip bir simasıdır. Onun ilmi ve fazileti, vatanı olan Horasan’la sınırlı kalmamış; Hindistan ve Afganistan’ı aşarak İstanbul’a kadar ulaşmıştır. Adı sadece kendi çağında değil, bugüne kadar ilim ve edebiyat âleminde hürmetle yâd edilmiştir. Son zamanlarda Avrupalı müellifler de onun büyük bir âlim olduğunda ittifak etmişlerdir.
Molla Câmî, 23 Şaban 817’de (7 Kasım 1414) İran’da Horasan’ın Câm kasabasında doğdu.
Lakabı Nureddin’dir. Molla Ca- mî nisbetiyle meşhur oldu. İmam-ı Azam’ın büyük talebelerinden olan İmam Muhammed Şeybanî’nin sovundandır.
Tahsil Hayatı
Molla Câmî, ilk tahsiline babasının yanında başladı. Babası He- rat’a gidip Nizamiye Medresesi’ne müderris olunca öğrenimine orada devam etti. Devrinin meşhur âlimlerinden Mevlânâ Cüneyd-i Usû- lî’den Arap dili ve edebiyatının temel eserlerini okudu. Ardından Seyyid Şerif el-Cürcânî’nin talebesi Ali es-Semerkandî ile Teftâzânî’nin talebesi Şehâbeddin Muhammed el-Câcermî gibi âlimlerin derslerine devam etti. Daha sonra Uluğ Bey zamanında büyük bir ilim merkezi haline gelen Semerkand’a giderek orada dokuz yıl kaldı.
Meşhur astronomi ve matematik âlimi Ali Kuşçu Herat’a gittiğinde Molla Câmî’ye astronomiyle ilgili çetin ve ince meseleler sormuş, cevabını hemen alınca hayranlığını gizleyememiş, kendisini takdir etmişti.
Keskin zekâsı, ilmî meseleleri ifade gücü ve görüşünü çok açık olarak ortaya koyabilme kabiliyeti sayesinde herkesin hayranlığını kazandı.
Semerkand dönüşünde Nakşibendî şeyhlerinden Sa’deddîn-i Kaşgarî’ye (k.s.) intisap etti. Mürşidinden o derece üstün bir sevgi ve itibar gördü ki ona damat olma şerefine erişti. Onun vefatından sonra Hâce Ubeydullah Ahrâr’a (k.s.) bağlandı ve ömrünün sonuna kadar ona müridlikten ayrılmadı.
Molla Câmî ve Fatih Sultan Mehmed Han
Osmanlı padişahları, büyük âlim ve velî Molla Câmî’ye muhabbet beslediler, onunla görüşmek istediler. Fatih Sultan Mehmed, Molla Câmî’yi hacdan dönerken İstanbul’a davet etmek için Hoca Atâullah Kir- mânî’yi beş bin altın hediye ile Halep’e gönderdiyse de Kirmâ- nî varmadan az önce Molla Câmî oradan ayrılmış olduğundan bu davet gerçekleşmemiştir.
Fatih ikinci defa yine değerli hediyelerle Molla Câmî’ye bir elçi gönderip ondan kelâmcı, felsefeci ve mutasavvıfların görüşlerini mukayese eden bir eser yazmasını istemiş, bunun üzerine Molla Câmî, ed-Dürretu’l-
Yusuf DANEGÖZ
smmr
Düşmanlığın Böylesi j
İ tikaden Ehl-i Sünnet ve’l-Ce- maat, amelde de Şâfiî mezhebinden olan Molla Câmî, Ehl-i Beyt’e ve Ashab-ı Kiram’a karşı son derece muhabbet beslerdi. Şah İsmail, Herat’ı işgal ettiği zaman Molla Câmi’ye olan düşmanlığından dolayı türbesini yıkıp perişan etmiştir. Aynca her nerede Molla Câmî ismi yazılı ise £ (cim) harfinin altındaki noktasını kazıtmış, noktayı harfin üstüne koydurmuştur. Bu suretle “câmî”, “hâmî” olmuştur ki manası ham, olgunlaşmamış kimse demektir.
W//j
Fâhire adlı eserini kaleme almış, ancak eser kendisine sunulmak üzere gönderildiğinde Fatih vefat etmiştir. Molla Câmî’nin divanında, Fatih Sultan Mehmed’in fetihlerini anlatan bir mesnevi de yer almaktadır.
Fâtih’in oğlu Sultan İkinci Ba- yezid ile Molla Câmî arasında karşılıklı yazılmış mektuplar, sultanın ona karşı beslediği saygı ve sevgiyi açıkça göstermektedir.
Vefatı
Molla Câmî 9 Kasım 1492 (18 Muharrem 898) tarihinde Cuma ezanı okunmaya başladığı sırada Herat’ta 80 yaşında vefat etti. Cenazesi, başta Hüseyin Baykara ve Ali Şîr Nevâi olmak üzere devrin bütün ileri gelenlerinin iştirakiyle kaldırıldı. Şeyhinin yani Sa’ded- dîn-i Kâşgarî’nin kabrinin yanına defnedildi.
Vefat ettiği yıl ayrılık demlerinin yaklaştığını işaret eden şu rubaiyi tekrar eder dururdu:
“Yazık ki bizden sonra
dalıa çok güller açacak, taze baharlar fışkıracak.
Nice haziranlar, aralıklar, nisanlar geçecek, fakat biz toprak ve çömlek olacağız.”
Molla Câmî’nin, Eş-Şevâ- hidü’n-Niibüvve isimli eserinde şöyle bir menkıbe nakledilir:
Amr ibn-i Âs (r.a.) Mısır’ı fethedince, Hazret-i Ömer (r.a.) onu Mısır’a vali tayin etti. Birkaç ay sonra Mısır halkı Amr ibn-i As’ın huzuruna geldiler ve:
“Bu Nil Nehri’nin bir âdeti vardır ki, o yapılmazsa suyu çekilir.” dediler.
Amr ibn-i Âs: “O âdet nedir?” diye sordu.
Molla Cami’nin nahiv ilmine dair yazdığı, “Molla Cami” ismiyle bilinen “El-Fe- vâidü’z-Ziyâiyye” asırlarca medreseler- ‘٠^٠٠٠٠٠٠٠ de okutulmuştur.
Molla Câmî, oğlu ile talebelerine dalma faydalı kitaplar okumalarım tavsiye ederdi:
“Cihanda kitaptan daha hoş bir arkadaş yoktur.”
“Şu gam yurdu olan zamanede ondan daha iyi bir teselli kaynağı ne vardır?”
“O sana minnetsiz ve ücretsiz üstadlık eder.
İlimden sana yeni yeni gelişmeler sağlar.”
“Ne çare ki ilim çok, ömür kısadır. Sen, en çok gerekli olanlara çalış.”
“Önümüzdeki ayın on ikisinde bir kız buluruz. Annesini, babasını mal ve para ile razı ederek bu kız çocuğunu güzel elbiseler ve altınlarla süsler, nehre atarız.” dediler. Bunun üzerine Anır ibn-i As:
“Bu, İslamiyet’te olamaz. İslam dini bütün bozuk âdetleri ortadan kaldırmıştır.” buyurdu. Aradan üç ay geçti. Nil Neh- ri’nin suyu tamamen kurudu. Halk başka memleketlere göç etmeye başladılar. Amr ibn-i As, bu durumu Hazret-i Ömer’e mektupla bildirdi. Hazret-i Ömer, cevabında:
“Çok iyi yapmışsın. Mektu- Molla Câmî’nin kabri bun içine bir kâğıd koydum.
Herat – AFGANİSTAN Onu nehre at.” diye yazdı.

olarak göndermiştim. Bu Asım Bey’in zevcesinin de babasının Rum, annesinin Rus olduğunu öğrenince sefaret dahi vermemiş, merkezde bırakmış idim. Demek Hariciye Nazırı olmuş!..’
“Dudaklarında acı bir tebessümle başını salladı ve gözleri sormuş, ben de düşündüklerimi ve tavsiyelerimi anlatmış, siz de bunları yazmıştınız. Arkadaşlarınıza emanet etmiş olduğunuzdan şüphe etmem. Hadiselere bakıyorum ve anlıyorum ki, benden sonra memleket, yeni hiçbir mevzu ile karşılaşmamış. Bunların çoğu da bana maziden devredilmişti. Otuz üç sene, hiçbirisi vatan ve millet için bugünkü kadar facialı mecra almadı. Fakat görüyorum ki verdiğim cevaplar kabule şayan görülmemiş.’
ucuıct uz. uıi zaman ödeyecek!..”
“Havsalasının alamadığı asıl mevzu, ordunun, bu kadar kısa zaman içinde, bu kadar fecî bir yenilgiye nasıl uğramış olduğu idi. Hayran olduğum hafiza kuvveti ile Ru-
ESERLERİ:
Molla Câmî’nin büyüklü küçüklü, manzum mensur, Arapça Farsça tefsir, hadis, fıkıh, ahlak, tasavvuf ve edebiyata dair olmak üzere altmış yedi eseri bulunduğu zikredilmektedir. Ancak bunların bir kısmı günümüze ulaşmamıştır.
Eserlerinden bazıları şunlardır:
1) Nefehâtü’l-Üns: Tasavvuf ehlinden 582 erkek ve 34 kadın olmak üzere 616 kişinin hal tercümesini anlatır.
2) El-Fevâidü’z-Ziyâiyye: Vefatından birkaç ay önce başladığı ve 11 Ramazan 897 yılında tamamladığı bu kitap, İbn-i Hâcib’in nahve dair yazdığı Kâfiye adlı eserin şerhidir. O sıralarda Arapça öğrenmekte olan, hayattaki tek oğlu Ziyâeddin Yusuf için yazdığı eseri, onun adına nispetle isimlendirmiştir. Fakat bu eser, lakabı olan Molla Câmî veya sadece Câmî adıyla meşhur olmuştur.
Şerh, Osmanlı medreseleriyle diğer İslâm dünyasındaki medreselerde ders kitabı olarak okutulmuştur. Günümüzde de kadîm usûle göre Arapça öğreten yerlerde bu gelenek sürdürülmektedir. Bu eserin hâşiyeleri ve Osmanlıca tercümesi de yapılmıştır.
1) Eş-Şevâhidü’n-Nübüvve: Bazı dostlarının isteği üzerine Peygamber Efendimiz’in mucizelerinden, sahabe, tabiîn ve tebe-i tâ- biînden başlayarak diğer İslam âlimlerinin fazilet ve ahlakına dair menkıbelerden bahseden bir eseridir.
4؛- Bahâristan: Oğlu Ziyâeddin Yusuf on yaşlarında Arapça öğrenirken arada sıkılmasın diye Sadî-i Şirâzî’nin Gülistan isimli eserinden birkaç satır okurdu. Bu sırada bunu ömek alarak, küçük de olsa bir kitap yazmaya karar verdi. Bahâristan’da bazı velilerin ve sultanların menkıbeleri yer alır.

Fatih Sultan Mehmed Han, değerli hediyelerle Molla Câmî’ye bir elçi gönderip ondan kelâmcı, felsefeci ve mutasavvıfların görüşlerini mukayese eden bir eser yazmasını istemiş, bunun üzerine Molla Câmî, ed-Dürretu’l-Fâhire adlı eserini kaleme almış, ancak eser kendisine sunulmak üzere gönderildiğinde Fatih vefat etmişti.
Anır ibn-i Âs mektubu açtı. İçindeki kâğıtta:
“Allah’ın kulu Ömer ibn-i Hattâb’dan Mısır’ın Nil Nehri’ne! Daha önce akıyordun, şimdi akmıyorsun. Tek ve Kahhâr olan Al- lâhii Teâlâ seni akıtır. Allâhü Te- âlâ’dan senin akman için dua ediyorum.” diye yazılı idi.
Anır ibn-i Âs o kâğıdı Nil Nehri’ne attı. Ertesi gün nehrin suyu akmaya başladı ve on altı zirâ yükseldi. Bundan sonra Mısır halkı, o bozuk âdetten kurtuldular. 1،
Kaynaklar: Reşehât Aynu’l-Hayat, Ali bin Hüseyin el- Vâiz el-Kâşifî; Nefehâtü’l-Üns min Hadarâti’l-Kuds, Abdurrahman Molla Camî; Câmî, Hayatı ve Eserleri, Ali Asgar Hikmet; Eş-Şevâhidü’n-Nübüvve Tercümesi; İslam Alimleri Ansiklopedisi; Ömer Okumuş, “Câmî Abdurrahman”, DİA, 7, İstanbul 1993, s. 94-99.
Molla Cami bu Farsça şiirinde şöyle diyor: “Ya Resulallah! Ne olur Ashab-ı Kehf’in köpeği gibi ben de senin Ashab’ının arasında cennete gireyim. 0 cennete gitsin ben ise cehenneme gideyim; bu reva mıdır? 0 Ashab-ı Kehf’in köpeği, ben senin Ashâb-ı Kirâm’ının köpeğiyim.”

meli’ndeki cepheleri, müdafaa mıntıkalarını, ordu temerküz mihraklarını bir bir sayarak bunların başında kimlerin bulunduğunu sordu. Fırka (tümen) kumandanlarına kadar büyük kısmını tanıyordu. 1897 Os- manlı-Yunan muharebesini hatırlatarak dedi ki:
‘Ben, hiçbir ecnebî devletin hakkımızda samimî olmadığını ve sadece aralarındaki rekabetin o mesele üzerindeki tecellisi ile dostluklarını
68 YEDİKITA / Aralık 2009
tayin ettiklerini acı tecrübelerle bilirim. Saltanata geçtiğim günlerde, o meş’ûm Rus muharebesi kaçınılmaz halde idi. Daha sonra, onlar ve diğer devletlerle muharebe, aynı derecede mukadder görüldüğü ahvalde bile, karşımıza kimlerin ne zaman çıkacağı meçhul olduğu için silahlı ihtilâfların daima haricinde kalmaya çalıştım ve muvaffak da oldum. Yunan Muharebesi’nde ordumuz, bütün Balkan devletleriyle tek başına başa çıkabilecek kuvvette اه- duğunu isbat etmişti. Meşruti- yet’in ilânından sonra şahsî serveti- ؛١١٦ dahi memnuniyetle Ordu-yı Hiimâyun’un kudret ve kuvvetlen- meşine tahsis ettim.ه halde ne ol- du bu orduya? Nasıl oldu da, dos- tu-düşmanı hayrette bırakan, tari- hinde görülmemiş uğradı ve uğruyor? Bu sualin ceva- bmı, daima tekrarladığım bir tavsi- yeme kulak asmamanızda arayınız:

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.