Abdülbaki Nasır Dede, Şeyh

Ekran Alıntısı
Türk müzik bilgini ve bestecisi (İstanbul 1765-ay.y. 1821). Yenikapı mevlevihanesi şeyhi Ebubekir De- de’nin oğlu olan Şeyh Abdülbaki Nasır Dede, ağabeyinin ölümünden sonra dergâhın şeyhliğine geçti (1804). Selim lll’ün buyruğuyla bir çeşit ebced notası geliştirip, bu nota yazısını açıklayan Tahririye adlı bir de kitap yazdı. “Şirin” adlı usulü ve yedi bileşik makam buldu. Bestelerinden yalnızca Acembuselik Mevlevi Ayini günümüze kaldı. Başlıca yapıtları: Divan (basılmadı), Defter-i Der- vişân (Yenikapı dervişlerini konu alır). Terceme-i Eflâki (Menakıb ül-Arifin çevirisi). Tahririye; Tedkik-u Tahkik (müzik bilgilerini kapsar).
Beyrut açıklarında iyice ağırlaşınca karaya çıkıldıysa da, Hamit’e Makber’i yazdıracak ölüm temasını duyurarak Beyrut’ta öldü (1885). Londra sefareti başkâtipliğiyle (1886) yaşamında yeni bir dönem başlayan Abdülhak Hamit, 1890’da Nelly Hanım’la evlenip, Lahey elçiliği (1895-1897), Londra sefareti müsteşarlığı (1897-1906), Brüksel sefirliği (1906-1912) yaptı. Kâmil Paşa kabinesi tarafından görevden alınıp (1912), İstanbul’a dönüşünde bir süre işsiz kalarak sıkıntı çektiyse de, 1914’de Âyan Meclisi üyeliğine getirildi ve Birinci Dünya Savaşı yıllarında meclisin başkan vekilliğini yaptı. Cumhuriyet’in ilanından sonra “hizmet-i vataniye faslından” aylık bağlandı; İstanbul Belediyesi de kendisine özel bir ev ayırdı. İstanbul milletvekili olarak (1928) TBMM’ye girip, ölünce Zincirlikuyu mezarlığına “milli merasimle” gömüldü. Abdülhak Hamit’in sanatı gerek yaşadığı yıllarda, gerek ölümünden sonra çok tartışılmış, döneminde “eskiyeni tartışması” onun yapıtları çevresinde gelişmiş ve kendisini tutanlar tarafından “şair-i azam” (“en büyük şair”) sayılmıştır. Özellikle Muallim Naci ve onun görüşlerini benimseyenler, dilinin savrukluğunu ve tutarsızlığını, imgelerinin alışılmışı kıran sınırtanımazlığını eleştirirlerken, yandaşları da onun gerçek yeniliğin izleyicisi olduğunu ileri sürmüşlerdir. Abdülhak Hamit, Tanzimat sonrasındaki eskinin kalıplarını kırmaya çalışan şiiri, kişisel yaşantısının ürünü yaparak Servet-i Fünun’a bağlamakla kalmamış, Edebi- yat-ı Cedide’yi de ardına takarak Yahya Kemal’e kadar’ getirmiş, bütün bu dönemin yenilik girişimleri ondan beslenmiştir. Tiyatro oyunlarını oynanmak için yazmadığını kendisi söylemiştir. Dolayısıyla, oyunlarında teknik bir yana itilmiş, zaten savruk olan dili ve anlatımı giderek ağdalılaşmıştır. Oyunlarının tümü dramdır; gerek olayların kuruluşunda, gerek kişilerin verilişinde aşırılığa kaçılır. Shakespeare ve Corneille’in etkilerinin yanı sıra, Victor Hugo romantizminin etkisi de belirgindir. Bununla birlikte, Abdülhak Hamit’le birlikte, Türk tiyatrosuna insanın ve bireysel sorunlarının girdiğini de belirtmek gerekir. Şiirleri: Sahra (1879), Makber (1885), Ölü (1885), Bunlar Odur (1885), Divaneliklerim yahut Belde (1885), BirSefilenin Hasbıhali( 1886), Hacle{ 1886), Bâlâdan Bir Ses (1912), Validem (1913), İlham-ı Vatan (1916), Tayflar Geçidi (1917), Ruhlar (1922), Garam (1923). Tiyatro oyunları: Macera-yı Aşk {mensur 1873, manzum 1910), Sabr-ü Sebat (1875), İçli Kız (1875), Duh- ter-i Hindu (1876), Nazife ^ 876), Nesteren (1878), Tarık (1879), Tezer yahut Abdurrahman-ı 5a//s( 1880), Eş- ber (1881), Zeynep (1906), İlhan (1913), Liberte (1913), F/A7fen(1916), Tarhan (1916), İbn-i Musa yahut Zatülcemal{\9\ 7), Sardanapal{^9^7), Abdullah üs-Sa- gir{\9\7), Yadigâr-i Harb (1917), Hakan (1935). Öbür yapıtları: Mektuplar (Süleyman Nazif tarafından yayınlandı; 2 cilt, 1916), Ha tirat (tefrika; İkdam ve Vakit te, 1924-1925).

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*

bool(false)