ŞEYH ŞÂMİL

Paylaşmak Güzeldir Sende Paylaşır Mısın?

ŞEYH ŞÂMİL: Meşhûr Kafkas kahramânı, âlim ve velî. Rusların, Kafkasya’da ortadan kaldmnak istediği îslâmiyeti, tekrar ihyâ etmek, yaymak için uğraşan, Kafkas-Rus mücâdelesinin en unutulmaz simâsı ve düzenli Rus orduların dize getiren büyük mücâhid. 1212 (m. 1797) senesinde Dağıstan’ın Gimri köyünde doğdu. Babası Muhammed, ona Ali ismini verdi. Küçük yaşta ağır bir hastalığa yakalanan Ali’ye, âdetlerine uyarak, Şâmil ismini de verdiler ve o isimle çağırmaya başladılar.

Küçük yaşından i’tibâren ilim tahsîl edip âlim olması için, zamânın ulemâsında okuttular. Şâmil, otuz yaşına kadar; tefsir, hadîs, fikıh gibi zâhirî ilimleri, edebiyât, târih ve fen bilgilerini öğrenerek, büyük bir âlim, gönül sâhibi bir velî oldu, Rusların, Kafkasya’daki müslüman Türkleri esâret altına almak, kalblerindeki îmânı söküp atmak ve îslâmiyeti yok etmek için maddî ve ma’nevî bütün güçleri ile uğraştığım görünce, gönlündeki îmâmn tezâhürü olarak cihâd aşkıyla ortaya atıldı. Kafkasya’da yaşayan Türkler, onu başlarına imâm, rehber seçtiler. İmâm Şâmil, Daha önce Rusların esâretini kabûl etmiş kabileleri de saflarına katarak, düzenli küçük bir ordu kurdu. Bu küçük ordusuyla yirmibeş sene, Îslâmiyeti yok etmek, müslümanlan kahretmek isteyen Ruslara kan kusturdu. Nice generallerini harp meydanlarında öldürüp, nicelerini de çarlarına karşı küçük düşürdü, onlan âciz bıraktı. Eşsiz bir mücâdele ile hayâtım geçiren Şeyh Şâmil, 1287 (m. 1878) senesinde Medîne-i münevverede vefât etti. “Şems-üş-şümûs” isimli kitapda bildirildiğine göre; Şeyh Şâmil, arkadaşları ile ilim öğrenmek üzere Bağdat’a gidip, Mevlânâ Hâlid hazretlerinden ders aldı. Ondan; tefsir, hadîs, fıkıh, edebiyât, târih, fen gibi zâhirî ilimleri öğrenerek, büyük bir âlim, aynca tasavvuf ilmini öğrenerek, hocasının eşsiz teveccühleri ile de büyük bîr velî oldu. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri, bu kıymetli talebesine halifelik de vererek, Allahü teâlâya kavuşmak arzusuyla yanan âşıklann kalblerine bir kıvılcım sunması için memleketi olan Kafkasya’ya gönderdi. Ba’zı kaynaklara göre de, zâhirî ilimleri Sa’îd Herekânî’den, kalb ilimlerini de Cemâ- leddîn Kumûkî hazretlerinden öğrendi. Şeyh Şâmil, otuz yaşlanna geldiği zaman, iki metreyi aşkın boyu, geniş omuzu, levent endâmı, ilmi kudreti, sarsılmaz îmânı ve keskin bakışlan ile muhteşem bir şahsiyet idi. Onyedi sene önce Şeyh Mansûr ile başlatılan hürriyet mücâdelesinde yerini aldı. Mansûr’dan sonra, Gâzi Muhammed, Kafkaslılann başına geçerek imâm oldu. O da gönül sâhibi bir velî idi. Şeyh Şâmil’in çocukluk arkadaşı olan Gâzi Muhammed, Ruslarla yaptığı Gimri muhârebesinde şehîd olmadan
önce; “Kardeşim Şâmil! Bu savaşta şehîd olsam gerektir. Benden sonra Hamzat İmâm olacak. Onun kısa süren imâmlığından sonra sen başa geçecek, senelerce Kafkasya’ya hükmedeceksin. Nâmın cihânı tutacak. Çar ordulannı perişân edeceksin. Bu savaştan sonra Gimri’den gitsen bile yine kurtanp, mezânmı düşman çizmeleri altında bırakmazsın inşâallah” demişti. Çarpışmanın şiddetlendiği bir an, Gâzi Muhammed şehîd düştü. Bu hâle çok üzülen Şeyh Şâmil, sol eline aldığı enli kılıcı ile düşmamn ortasına girdi. Kılıç tutan eli makina gibi işliyor, her vuruşta bir kâfiri saf dışı ediyordu. Kalabalık dehşet içinde gerilerken, O; “Allah Allah” nidâlanyla hücum üzerine hücum tâzeli- yordu. Bir ara bir süngünün, Şeyh Şâmilin mübârek göğsüne saplanıp, arkasından çıktığı görüldü. Şeyh Şâmil süngüyü eliyle çekip atarken, önüne çıkan düşmanlan yaralı hâliyle öldüre öldüre karanlıklara kanştı. Şeyh Şâmil’in yaralandığım gören Gimri Câmii’nin müezzini Mehmed Ali, onu ta’kib ederek, savaş alanı dışındaki bir mağaraya sakladı. Şeyh Şâmil pekçok yerinden yaralanmış, kaburga kemiklerinden ba’zılan ve köprücük kemiği de kmlmıştı. Asıl yara, göğsünde ve sırtında olup, kan her tarafını kıpkırmızı etmişti.

Müezzin, oraya iki saat mesâfede bir köyde oturan Dağıstan’ın meşhûr cerrâhı, aynı zamanda Şeyh Şâmil’in kayınpederi olan Abdülazîz Efendi’ye koştu. Abdülazîz, şifâlı otlarla yaptığı ilâçlan Şeyh Şâmil’e tatbik ederek tedâviye başladı. Birkaç gün mağarada, daha sonra Unsokul köyünde tedâvi edilen Şeyh Şâmil yirmibeş gün baygın hâlde yattı. Kendine geldiğinde annesini baş ucunda görünce, güçlükle; “Anacığım! Namazımın vakti geçti mi?” diye sordu. Namazlarını imâ ile kılarak, aylarca yatakta yatan Şeyh Şâmil’in yaralan kapandı, kınlan kemikleri birbirine kaynadı, sıhhate kavuştu.

1248 (m. 1832) senesi şehîd düşen Gâzi Muhammed’in yerine, Hamzat Bey imâmlığa seçildi. Üç sene kadar faaliyet gösteren Hamzat Bey, 1251 (m. 1835) senesinde Hunzah Câmii’nde bir Curn’a günü şehîd edildi. Onun şehâdetinden sonra imamlık, ya’nîiîderlik vazifesi Şeyh Şâmil’e teklif edildi. îri yapılı, hudutsuz cesâreti ile bilgisi, sevk, idâre ve silâh kullanmadaki mahâretiyle şöhreti vatan sınırlarını aşan Şâmil ise, tevâzu göstererek daha ehliyetli birinin seçilmesini istedi. Hattâ namzetler dahi gösterdi. Gohlok’ta toplanan âlimler ve milletin ileri gelen temsilcileri, hertürlü yetkiye hâiz olarak, Şeyh Şâmil’e imâmlığı kabûl ettirdiler.

Otuzdokuz yaşındaki Şeyh Şâmil, bu büyük yetkiye dayanarak meşhûr iki silâhına sarıldı. Bunlar hitâbet kudreti ve sol eliyle kullandığı kılıcı idi. Kafkasya’da ayn ayrı hânlıklar hâlinde olan müslümanlan bir bayrak altında toplamak, hattâ Rusiann esâretini kabûl eden müslümanlann kendi saflanna katılması için, köy köy, kasaba kasaba dolaşmağa başladı. Dağlan, yaylalan ve baş döndürücü uçurumlar: bir hamlede aşarak hedefine ulaşıyor, kabileleri bir araya toplayarak, onlara düşman esâretinin kötülüğünü, Rus çizmesi ve dipçikleri altında bulunmanın felâketini; îslâmiyeti ortadan kaldırmayı, müslümanın nâmusunu kirletmeyi, hasta, yaşlı, kadın, çocuk demeden kılıçtan geçirmeyi kendilerince şeref sa3’an bu hâinlerin alçaklığım anlatıyordu. Aynca, onlan dize getirmenin ancak düzenli bir orduyla mümkün olacağım, teşkilâtlanılırsa çar ordulanyla baş edilebilecek durumda olduklanm, dışardan hiçbir yardımın gelmeyeceğini, bu sebeple iş başa düştüğünü her gittiği yerde îzâh ediyordu. Te’sirli hitabetiyle halkı cezbediyor, müslüman olarak yaşamak aşkıyla yanan bu insanlann kalbierine birer kıvılcım salıyordu. Bu uğurda şehîd olmanın mükâfatının Cennet olduğunu bildiriyor, dinin emirlerine uymanın, yasaklanndan kaçınmanın ancak hürriyet ile mümkün olabileceğini herkesin kalbine nakşediyordu, Şeyh Şâmil, bu şekilde, gecelerini gündüzlerine katıp, istirahatlannı terk ederek çalıştı. Kısa zamanda kısmen de olsa nizamlı bir ardu ve mülkî teşkilâtı te’sîse muvaffak oldu. Tecrübeli ve değerli nâibleri (yardımcılan, vekilleri), ordunun ve mülkî idârenin başına getirdi. Bu nâib- ierin en meşhûrlan şunlar idi: Şuayb Molla, Taşof Hacı, Duba, Hâa Sadu, Ahverdili Muhammed, Kabet Muhammed, Hitinav Mûsâ, Nûr Muhammed, Muhammed Emîn, Hâcı Murâd. Yararlık gösterenlere altın ve gümüşten yapılmış nişanlar veriyor ve bu nişanlara; “Sonunu düşünen hiçbir zaman cesur olamaz”, “Kuvvet ve yardım ancak Allahü teâlâdandır” , “Cesûr ve yüksek rûhîu olana…” şeklinde cümleler yazdırıyordu. Şeyh Şâmil m seçtiği bu nâibler, memleketin olduğu kadar, askerî birliklerin de sevk ve idâresinde üstâd idiler. Güney Kafkasya ve Gürcistan işgâl edilmiş olduğundan, Kafkas Türkleri mahsur vaziyette kendi yağlan ile kavrulmak zorunda idiler. Şeyh Şâmil, sâdece bir ilim adamı değil, mâlî, mülkî, askerî teşkilât ve savaş ekonomisi alanlarındaki büyük başarılarım, dünyâya parmak ısırtan yiğitlik, sevk ve idâre kâbiliyetini üzerinde taşıyordu. Onun kudretli elinde, devlet; adâlet ve ahlâk temelleri üzerinde bir makine intizâmıyla çalışmağa başladı.

Şeyh Şâmil, akıncı birlikleriyle zaman zaman Rus ordularına baskınlar yaparak, onlan Kafkasya’dan çıka- np atma teşebbüsünü başlattı. Yaptığı baskınlarda ve karşılıklı yaptığı harplerde hep gâlip geldi. Düşmandan aldığı silâhlan, ganimetleri askerine dağıttı. Kısa zamanda ismi her tarafta duyulmaya başladı. Çar Birinci Nikola, yıllardır Kafkasya’da yapılan savaşlarda baş anlı olamadığım ve Şeyh ŞâmiFin düzenli ordu kurarak hücumlanm sıklaştırdığım görünce, bu memleketi bir de sulh yoluyla elde etmeyi denemek istedi. Şâyet Şeyh ŞâmiTi elde edebilirse, bu işin burada biteceğine kesin olarak inanıyordu. Kafkasya’daki müslümanlan bir bayrak altında toplama sevdâsmdan vazgeçerse, kendisine en büyük makamlann, rütbelerin verileceğini, başına krallık tâa giydirileceğim, Çarlık hazînelerinin ayaklan altına serileceğini bildiren göz kam aş tına şeytânı bir teklif hazırlatıp, en güvendiği generallerinden Viyanalı Kluk Von Klugenav’a verdi ve Şâmil’i sarayına da’vet etti. General, Şeyh Şâmil’in huzûruna çıkmak için aracılar koydu. General, güçlükle Şeyh Şâmil ile görüşmeye muvaffak oldu. 1253 (m. 1837) senesinde Çar’m gönderdiği elçiyi, mâiyetiyle berâber, Sulak Nehri civârında kabûl etti. İmâm, Generale yere serdiği Kafkas yaygısında yer gösterdiği zaman, bir bacağı bir müslüman güllesiyle sakat kalan topal General, Şeyh Şâmil’i büyük bir tazimle selâmladı ve istemeyerek bu yamalı yaygıya oturdu. Çar’m sonsuz va’d ve pek parlak teklifleriyle dolu mektubunu okuyan General susar susmaz, İmâm hızla ayağa kalkarak: “Namazım geçiyor” diye heybetle geri çekildi. Namazım kıldıktan sonra gelen Şeyh Şâmil, sapsan kesilen Generale kesin cevâbım şöyle bildirdi: “General! O Nikola’ya git ve de ki: Senin yerinde şuanda kendisi olsa ve bu alçakça teklifleri bana bizzat yapmak cesâretinde bulunsaydı, ona ilk ve son cevâbı şu kırbacım verirdi.” iyice hiddetlenen Şeyh Şâmil şöyle devâm etti: ‘Ona söyle! Kahraman teb’amın kaîblerinde kök salan bu eşsiz zafer inananı kökünden kazımadıkça, bu mübârek vatan topraklarım en son kaya parçasına kadar karış karış müdâfaa etmekten bizi men edemeyeceksiniz. Dînim ve vatanım uğrunda, bütün çocuklanmı ve âilemi kılıçtan geçirseniz, zürriyetimi kurutsanız, en son teb’amı öldürseniz, yek başıma son nefesimi verinceye kadar sizinle savaş edeceğim. Nikola yı tanımıyorum. Son cevâbım budur.” Daha sonra ayağa kalktı.Hiçbir şey söylemeye cesâret edemeyen General, huzurdan ayrılıp, Çar’a durumu bildirdi. Çar, hazır bu yol açılmışken, ikinci bir teşebbüs olma üzere Kafkas orduları başkumandanı General Feze’yi, îmâm Şâmil’e tekrar gönderdi. Onun da aldığı târihî cevap şudur:
“Ben, Kafkas müslümanlarının hürriyete kavuşmaları için silâha sarılan gâzilerin en aşağısı Şâmil! Allahü teâlânın himâyesini Çar’ın efendiliğine fedâ etmemeye yemin eden, özü sözü doğru bir müslümanım. Daha önce Çar Birinci Nikoia’yı tanımadığımı, emirlerinin bu dağlarda geçersiz olduğunu General Klugenav’a anlayacağı şekilde tekrar tekrar söylemiştim.Bu sözleri sanki taşa söylemiştim gibi Çar, hâlâ görüşmek için beni Tiflis’e da’vet ediyor. Bu da’veteicâbet etmeyeceğimi bu mektubumla son defâ size bildiriyorum. Bu yüzden fânî vücûdumun parça parça kıyılacağım ve sırtımı verdiğim şu vatan topraklarında taş üstünde taş bırakılmayacağını bilsem, bu kesin karârımı hiçbir zaman deriştirmeyeceğim. Cevâbım bundan ibârettir. Nıkola’ya ve onun kölelerine böylece ma’lûm ola! ’

Çar Nikola, gönderdiği elçilere lâyık olduklan cevâbı veren ve kendisine hiç kıymet vermeyen Şeyh Şâmil’i ortadan kaldırmak üzere bir ordu kurup, General Grabe ismindeki komutanın emrine verdi. 1255 (m. 1839)senesinde üç koldan ilerleyen Rus ordusunun geldiğini haber alan Şeyh Şâmil, Ahulgoh kalesini merkez yaptı.Ahulgoh, iki yalçın tepeden ibâret olup, ortasından Koysu nehri geçmekteydi. Bu nehrin üzerinde iki tepeyi birleştiren bir köprü bulunmakta idi.Şeyh Şâmil, otuzbinin üzerinde askeri olan Rus ordusuna karşı, onbin kişilik bir ordu ile karşı koyacaktı. General Grabe, geçtiği yerleri yakıp yıkarak,buğday tarlalarım atlarına çiğneterek geliyordu. Şeyh Şâmil, Rus ordusunu kalede bekliyerek değil, gelinceye kadar onları yıpratmak için askerini  üç gruba ayırdı. Üçbin kişilik bir akıcı birliğini Ali Bey kumandasına verdi. Kendisi de beşbin kişi iie düşmana baskın yapmak üzere harekete geçti. îkibin kişi de kalede bekleyecekti,

Şeyh Şâmil’in iki süvâri birliği ayrı kollara ayrılarak, yıldırım gibi kanatlanıp, yürüyüş hâlinde yakaladığı düşmanın üzerine atıldı. Bir anda “Allah Allah’ sesleri ile at kişnemeleri ortalığı çınlatmaya başladı, önce tüfek atışlarıyla başlayan muhârebe, bir müddet sonra göğüs göğüse kılıçla çarpışma hâline dönüştü. Şeyh Şâmil, sol eline aldığı kılıcını makina gibi işletiyor, her kılıç çalışta bir baş düşürüyordu. Bir taraftan da, darda kalan askerlerine yardıma koşuyordu“Koman yiğitlerim!”, “Vurun aslan yürekli gâzilerim!” dedikçe, yiğit süvârilerin herbiri birer arslan kesiliyor Rus askerlerini darmadağın ediyordu General Grabe, otuzbinden ziyâde askerinin kötü vaziyetini görünce, bütün ihtiyat kuvvetlerini devreye soktu ve etraftaki kalelerden acele imdât istedi. Şeyh Şâmil bu baskının neticesini almak için geceleri bile çarpumaya devam ediyordu. Ali Bey’in üçbin kişilik fedâisi, yardıma gelen bir düşman ordusuyla kuşatılınca, Ali Bey çarpışa çarpışa orman içine çekilmeğe mecbur kaldı. Ormanı çepeçevre kuşatan düşman, ormanı ateşe verdi, Aynca ağır top ateşleriyle de Ali Bey’ ün akmalarına zâyiat verdiriyordu.Aman dilemektense ölmeyi tercih eden yiğit akmalar, zaman zaman çemberi dan buna muvaffak olamıyorlardı. Bu şekilde azala azala birkaçyüz süvarisi  kalan Ali Bey, son bir gayretle çemberi yanp, Ahulgoh kalesine ulaştı. Bu sırada Şeyh Şâmil de, düşmana ağır zâyiat vererek geri çekildi. Fakat ikibin yiğidini kaybetmiş olduğu hâlde o da Ahulgoh’a gitti.

îmâm Şâmil, yaşlı, kadın ve çocuklarla berâber alübin kişiyi bulan kuvvetleriyle kaleyi müdâfaaya başladı General Grabe, kaybettiği askerlerden birkaç misli daha fazla yardım aldıktan sonra, top atışlarıyla kaleyi döğ- meye başladı. Kalenin etrafı, kırkbine yükselen Rus askeriyle karınca gibi kaynıyordu. Günlerce devâm eden top ateşi neticeyi değiştiriyor, muhâsara uzadıkça Şeyh Şâmil’in aleyhine oluyordu. Çünkü su ve yiyecek sıkıntısı da başgöstermişti. Bu top ateşleri ile, başta Ali Bey olmak üzere, ikibin yiğit şehâdet şerbetini içerek mübârek rûh- lan Cennete uçtu. Artık kalede atacak bir mermi kalmadı. Fakat düşman askeri cesâret edip kaleye giremiyor- lardı. General Grabe, silâhla başede- mediği Şeyh Şâmil’i, hîle ile teslim almanın yolunu aradı. Bunun için de beyaz bir bayrak taşıyan bir heyeti kaleye gönderdi. Heyet daha fazla kan dökülmeden Şeyh Şâmil’in teslim olmasını istedi. Buna kadınlar, hattâ çocuklar bile i’tirâz ederken, Şâmil, gelen heyete; “ölüme sevgili gibi kucak açan ve şehîdliği hasretle bekleyen bu insanlara esirliği teklif etmek boş şeydir. Generalinizle, eğer insanlıktan. birazcık nasibi varsa, aylardır toplarına hedef yaptığı bu müdâfaasız kadın ve çocukları kaleden çıkarmak, fırsat bulup defnedemediğimiz şehîdle- rimize son vazifemizi yapmak için hiç olmazsa onbeş günlük bir mütâreke yapalım. Teslim ile ilgili şeyleri ondan sonra görüşelim” dedi. Bu teklif General’e iletildiğinde, Grabe; “Şeyh Şâmil oğlunu rehin olarak teslim ederse bu teklifi kabûl ederim. Aksi hâlde top ateşiyle kaleyi yıkıp, beşikteki çocukları dahî öldürmedikçe böyle bir teklife yanaşmam” dedi. Elçi tekrar gelip, durumu bildirdi. Bu şart ölümden de acı idi ve esâretten farkı yoktu. Çünkü müslüman Türkler ölüme severek giderler, esâreti cam pahasına da olsa kabûl edemezlerdi. Fakat ortada bir rehinin karşılığında, binlerce ma’ sûm çocuk ve^ İcadının hayâtı, selâmetle buradan uzaklaşması vardı. Bunian düşününce, Şeyh Şâmil’in babalık şefkâtiyle dolu merhametli kalbi derhal susmuş ve sarsılmaz bir kaya gibi katılaşmıştı. Kat’î birkararla; “ Cemâleddîn’i götürün!” emrini verdi. Oniki yaşındaki Cemâleddîn’i alıp götürdüler.

Şeyh Şâmil, derhal kadınların, çocukların, ağır yaralıların hazırlanarak dağ geçitlerinin birinden uzaklaştırılmasını ve şehîd olan yiğitlerin defnedilmesini emretti. Bu işi bir an önce yapmalıydı. Çünkü Rusların sözüne güvenilmezdi. Hakîkaten onbeş günlük mütâreke için verdikleri nâmus sözünü unutan General Grabe, ertesi gün sabahtan i’tibâren bütün toplarım, tüfeklerini kaleye çevirerek ateşe başlattı. Verdiği sözü cam pahasına yerine getirmeyi şeref bilen Şeyh Şâmil ve yiğit askerleri, Rusların bu nâmertliği karşısında yeniden savunmaya geçtiler. Atılacak bir avuç barut ve mermi kalmamıştı. Açlık ve susuzluktan, yorgunluk ve aldıkları yaralarla bitkin hâle gelmişlerdi. Buna rağmen şehîdlik şerbetini içinceye kadar çarpışmağa hazırlandılar. İmâmlan Şeyh Şâmil; “Ey şehâdete susamış yiğit askerlerim! Şu sözünden dönen nâmertlere yol veriniz. Tâ ki kale duvarlarına kadar sokulsunlar, kılıç menziline girsinler de onlara son sözümüzü söyleyelim” diye emretti. Rus topçuları en büyük güllelerini ardı ardına savuruyor, silâhlan mermi kusuyordu. Her düşen gülle, kaleyi harâbeye döndermişti. Kaleden hiçbir karşılık görmeyen General, kırkbinlik ordusuna hücum emrini verdi. Topla- nn ve tüfeklerin koruması altındaki piyâdeler harekete geçti. Kale duvan- mn önüne gelmeleri için Koysu ırmağım geçmeye çalışıyorlardı. Bu sırada ölüm sessizliği içindeki kaleden bir anda kocaman kayalar yuvarlanmağa başladı. Koysu ırmağım geçmeye çalışan alçak Ruslann üzerine taşlar, kayalar yerlerinden kopanla- rak atılıyordu. Bir süre bu şekilde kınlan düşmanın üzerine, eli kılıç tutan bütün mücâhidler, kadınlar da dâhil olmak üzere, “Allah Allah” diye tekbir getirerek hücum ettiler. Artık çarpışma göğüs göğüse olduğu için, top ve tüfekler susmuş, süngü ve kılıçlar işlemeye başlamıştı. Yıldınm gibi saldıran Şeyh Şâmil ve yiğit mücâhidlerin ellerindeki kılıçlar şimşek gibi inip kalkıyor, bir gâzi en az on düşman öldürme azmi içinde çarpışıyordu. General Grabe, ava birliğinin erimeye başladığım görünce, arkadaki ihtiyat birliklerini derhal bu ölüm-kalım savaşma soktu. Kale duvarlarının etrafına karınca gibi binlerce düşman askeri yetişti. Yıkılan duvarlardan içeri girdiler. Mücâhidler, aldıkları yaralara aldınş etmeden, son nefeslerine kadar düşmana zâyiat vermeye çalışıyor, kadınlar ellerine ne geçirirlerse onunla amansız bir mücâdele veriyorlardı. Yaşlılar, hastalar ve çocuklar bile esir düşmemek için bütün gayretleriyle mücâhid gâzilerin yanında yer almışlardı. Şeyh Şâmil’in sol elindeki kılıcı, görülmemiş bir sür’at ve mahâretle inip kalkıyor, çifte su verilmiş uzun kılıcından şimşekler çakıyordu. Biraz önce gözleri önünde şehîd edilen iki yaşındaki yavrusu Muhammed Sa’îd ile amcasımn dayamlmaz acısını kalbine gömmüştü. Akşam olmuş, karanlıkta çarpışma devâm ediyordu. Yiğit askerlerinin pekçoğu şehîd olmuştu. Artık karşı koyacak bir engel bulamayan düşman, çocuk ve yaralıları katletmeye başladılar. Bu arada Şeyh Şâmil, herşeyin bittiğini görerek, bir köşede ağlayan iki yaşındaki oğlu Gâzî Muhammed’i sırtına bağlayıp, çarpışa çarpışa geçit vermez dağ yoluna yürüdü.

General Grabe, Mayıs ayında başlayıp ancak Ağustos’un sonunda alçakça teslim alabildiği bu bir avuç kaya yığınında, gülümser hâlde yerde yatan mübârek şehîdleri ve vahşice katledilerek şehâdete kavuşan kadın ve çocukları görebildi. Asıl görmek istediği Şeyh Şâmil’di. Gece karanlığında onu ölü veya diri hâliyle bulmaya çalıştı. Ertesi günü, sarp kayaların eteğinde yakalanan Dağıstanlı bir çobanı General’e getirdiler. Çoban bir mektup çıkararak Grabe’ye uzattı. Şeyh Şâmil’ in gönderdiği bu mektupda şunlar yazılıydı:

“Ey General Grabe! Kafkasya’nın bağrında bu Ahulgoh gibi binlerce kale var. Herbirinin, eceline susamış düşmanı, Allahü teâlâya duâ ederek beklediğini çanna haber ver. Silâhlarınızın vücûdumda açtığı üç yarayı, şifâ kaynağı Dağıstan otlarından yaptığım ilâçlarla sararak, şimdiden yeni bir harbe hazırlandım. Gönlümde açtığınız evlât, eş ve hemşireme âit olan yaraların ise hiçbir ehemmiyeti yoktur. Geri kalan çocuklarımı şimdiden,Allahü teâlâya bu vatanım için nezrettim. Çannıza ve size, herşeyi bol bol verebiliriz, fakat vatanın hürriyet ve şerefini aslâ! Eğer Ahulgoh’da aldığınız kanlı ders kâfi gelmediyse çarınızın bütün hazînelerini ortaya dökerek tekrar geliniz. Hem de burada olduğu gibi, askerlik şerefini lekeleyerek yalan söyleyiniz. Verdiğiniz sözleri inkâr ediniz, ormanlarımızı, ekinlerimizi yakıp, meyva ağaçlarımızı, bahçelerimizi kavurunuz. Bütün bu yaptıklarınız bizim hürriyet aşkımızı körüklemekten ileri geçmeyecektir. Petro’lannız, Katerina’lannız gibi Nikola da ölecek, fakat gözleri arkada olacaktır. Çünkü Kafkasya birgün hürriyetine kavuşacaktır. Allahü teâlâ, hak ve vatan uğrunda çalışanların yardımcısı olsun.” Şeyh Şâmil, başı bulutlar arasında kalan dağın, aşılmaz sarp kayaların binbir tehlike dolu uçurumlanndan, yaralanndan akan kanlara aldınş etmeden büyük bir metânetle tırmandı. Sırtındaki küçük oğlu ile Çeçenistan’a geldi. Çeçenistan halkı çok muhârip olup, bulunduktan yer dünyânın en sarp bölgelerinden idi. Halk, Şeyh Şâmil’in geldiğini duyunca, bu mübârek kahraman âlimi görmek, duâsını almak ve hizmetiyle şereflenmek için sel gibi yanına koştular. Şeyh Şâmil, beyaz elbisesi al kan içinde kalmış, sırtındaki yavrusu ve uzun kılıcı ile, ağır ağır, heybetli adımlarla kendilerine doğru geliyordu. Müslüman Çeçen kabilesi, Şeyh Şâmil’in o hâlini görünce; “Allahü ekber! Allahü ekber!” diyerek tekbîr getirmeye başladılar. Şeyh Şâmil ve oğlu Gâzî Muhammed’ in yaralarını sardılar. Kahraman Imâm’ın arkasında saf bağlayıp namazlannı kıldılar ve ona son nefeslerini verinceye kadar vatanlannı müdâfaa edip, Ruslarla savaşacaklarını söz verdiler. Şeyh Şâmil, Çeçenistan’ın en sarp ve gür ormanla- nnın kapladığı Dargo avulunu karargâh olarak seçti. Dargo’yu geçilmez bir müstahkem kale hâline getirdi. Her tarafı derin uçurumlarla ve baş döndürücü yarlarla aynlıp, taştan yapılmış mazgallı kulelerle donatıldı. Bunun yanısıra, Şeyh Şâmil, çevrede bulunan dağ köylerine gidip, eli silâh tutan yiğitleri teşkilâtlandırdı.

Şeyh Şâmil, teşkilâtlandırdığı yiğit leri hem din bilgilerinde yetiştirir, hem de askeri eğitimden geçirirdi. Köylerde bulunan bütün çocukların Kuranı kerîm okumasını sağlar, büyüklerin; tefsir, hadîs, fıkıh gibi zâhirî ilimlerin yanısıra, zamânın fen bilgilerinde de yetişmesi için uğraşırdı. Din bilgisi olmayan câhillerin Ruslara aldanacağını, vatanını koruyamayacağını, böylece hem dünyâda esâret altında kalacağını, hem de âhırette acı azâb- lara dûçâr olacağını buyururdu. Bu sebeple, emri altında olan her köy, kasaba ve şehirde medreseler açtırır, hem din, hem de fen ilimlerinin okutulması için uğraşırdı. Kendisi bizzat bu derslere katılır, talebelerine ders veridi. Başarılı olan talebelerine mükâfatlar dağıtırdı. Medresede okutulan dersler yanında, silâh kullanmak, kılıç çekmek, ok atmak, ata binmek gibi konularda eğitimler yaptırır, savaş ânında herbiri birer komutan olacak şekilde yetiştirirdi. Bundan dolayı Şeyh Şâmil, hem milletinin, askerinin devlet reîsi, kumandanı, hem de hocası, imâmı idi. Bu sebeple KafkasyalI müslümanlar, onu canlan gibi çok severler, her emrine şartsız itâat ederlerdi. Vatanlanm Ruslara karşı müdâfaa etmek ve bu uğurda şehîd olup Allahü teâlânın nzâsmı kazanmak, her KafkasyalI mü’minin yegâne arzusu idi. Çocuklannı, Allahü teâlânın dostla- nnı sevecek, düşmanlanndan da nefret edecek şekilde yetiştirirlerdi. Onlar için Ruslan sevmek, onlara boyun eğip emirlerine girmek kadar tehlikeli birşey olamazdı. Her çocuğa, İmâm Şâmil’in ve diğer âlimlerin muhabbeti, Ruslara olan düşmanlık anlatılırdı. “Hubb-i fillah ve buğd-ı fîllah”ın (Allahü teâlânın dostlannı sevmek, düşmanlarından nefret etmek), îmânın asıl sebebi, şartı olduğu, bu olmadıkça hiçbir ibâdetin cenâb-ı Hakkın katında makbûl olmadığı öğretilirdi.

General Grabe, Çar Birinci Nikola’ ya gönderdiği bir raporda, Şeyh Şâmil’ in maddî ve m a’nevî bütün kuvvetlerini kaybettiğini bildirip, onu yakalamak için kendisine yeni bir şans daha tanınmasını arzetti. Çar’ın olur kararıyla, onbin piyâde, bin süvâri, altışar toplu iki batarya sahra ve iki batarya cebel topu, bir istihkâm bölüğü alarak, 1259 (m. 1843) ilkbaharında, Çeçenistan’da bulunan Şeyh Şâmil’in üzerine yürüdü. Yaptığı plân çok müthişti. Bütün Çeçenistan’ı bir hamlede târumâr edip, Şeyh Şâmil’i yakalayarak Çar’ına ikram edecekti. Bütün ikmal hazırlıklarını bitirip, bu hayâl ile Çeçenistan yolunu tuttu. Çeçenistan bölgesine girdiği ilk günü, bütün zorlamalarına rağmen, sık ormanların arasında ancak üç kilometrelik yol alabildi. Nereden atıldığı belli olmayan tüfek atışlarıyla pek çok zâyiât verdi. İkinci gün ise beş kilometrelik gittiği yol boyunca, yine pekçok askeri telef olmuştu. Şeyh Şâmil, bu orduyu karşılamak üzere, nâiblerinden Şuayb Molla’yı vazifelendirmişti. O da, askerlerini, merkezi Içkeri ormanı olmak üzere, küçük çetelere ayırmış, düşmana, merkeze gelinceye kadar kayıp verdirmek üzere emir vermişti. Üç gün içinde aldığı yirmi kilometrelik yolun neticesinde Içkeri ormanlarına ulaşabilen General Grabe, burada sükût-u hayâle uğradı. Çünkü dört bir tarafı Çeçen yiğitleriyle sarılmıştı. Bu arada yağan şiddetli yağmurlar da, düşman ordusunun hareket kâbiliyetini azaltmıştı. General, toplannı dahî kullanamıyordu. Şuayb Molla, düşmana iyice yaklaştıktan sonra, ağaçların arkalarından çıkıp göğüs göğüse kılıç harbine başlamalarını askerine emretti. Kendisi de dalkılıç düşmanın ortasmfö atılarak bütün gücü ile saldırdı. Kırk koldan saldıran müslüman Çeçenler, bir hamlede Rus ordusunu şaşkına çevirdiler. General, hâdisenin felâketini sezince, atıyla kaçmaya başladı. Başsız kalan ordu ne yapacağını bilemiyor, onlarda rastgele sağa sola kaçıyordu. Şuayb Molla, askeriyle kaçanlan kovalıyor, yakladıklannı öldürüyordu. General Grabe, bu savaşta askerinin yansından fazlasını kaybetti. Bütün toplan, mühimmat, cephâne ve erzaklan müslümanlann eline geçti. Böy- lece büyük bir hezimete uğrayarak, Ahulgoh’ta yaptığı katliamı fazlasıyla ödedi. Bu zaferle, Kafkas müslümanla- nmn yüzleri güldü. Imâm’lanna olan i’timâd ve rağbetleri arttı, moralleri düzeldi.
Çar Birinci Nikola, bu hezimetten sonra, bütün Kafkasya’yı fethetmek, Şeyh Şâmil’i ele geçirip bütün müslü- manlara gereken dersi vermek maksadıyla, ordulannın en seçkin generallerini bu işde vazifelendirdi. Napolyon’u mağlub eden bu meşhûr generaller; Fraytag, Svarts, Klugenav, Argutinski idi. Kalelere bıraktıklan ihtiyat kuvvetleriyle birlikte ellibini bulan bu seçme ordu, dört koldan harekete geçti. Şeyh Şâmil, düşmanın asker gücünün beşte biri, silâh gücüne göre de yirmide biri olan ordusunu gruplara ayırdı. Bu akına birliklerinin başla- nna Ahverdili Muhammed, Şuayb Molla, Hâcı Murâd, Murtazâ Ali, Nûr Muhammed, Kabet Muhammed gibi kahraman nâiblerini geçirdi. Süvâri ve piyâde olarak toplam yedibinbeşyüz civânnda olan askerini ve mevcut top- lannı bu kumandanlanna paylaştırdı. Kendisi de, binbeşyüz kadar süvârisiyle, başı darda kalan her yere yardım etmek üzere, sayıca ve silâhça bu baş- döndürücü kuvvete karşı hazırlandı. Şeyh Şâmil ve nâibleri, müslümanlan Kafkasya’dan silip süpürmek, böyleee Islâmiyetin bu bölgede yaşanmasını önlemek için üzerine gelen bu güçlü Rus ordusuna karşı bir yerde bekleyip, müdâfaa savaşı yapmak yerine, onlan parça parça ayınp en z,ayıf yerlerinden vurmak, en” uygun hareket olduğuna karar verdiler. Düşmanın hiç beklemediği ve ehemmiyet vermediği noktalara karşı sür’atle, habersiz baskınlar yapıp, Ruslann o noktalara yığınak yapmalanna sebep olacaklar, asıl hedefleri zayıf bıraktınp, bütün güçleri ile o bölgeye şimşek gibi atılacaklardı. Karargâhın merkezi Dargo idi.

Şeyh Şâmil, önce etrâfa, ordusunun terhis edildiği haberini yaydırdı. Sonra yıldı- nm gibi, tesbit edilen noktalara hücûma geçtiler. Ortalığı altüst edip hedeflerine ulaştılar. Generaller, terhis haberlerine inanıp, gevşediği ve tahmin etmedikleri bir anda ve istikâmette baş gösteren, sür’atle gelişen bu taarruzlann önünde, isâbetli bir karar almaktan âciz kaldılar. Şuayb Molla ve IJlubi Molla, General Fraytag ve Svarts’ın üzerine hücum ederken; Şeyh Şâmil, binbeşyüz askeri ve iki topu ile bir günde yetmişbeş kilometrelik bir mesâfeyi a$arak, Unsokul’daki düşman istihkâmlanna geldi. Aynı gün Karata köprüsünden, Avaristan’dan vazifelerini başanyla yapıp sanki kanatlanarak gelen Hâcı Murâd ve Kabet Muhammed, Şeyh Şâmil ile Unsokul’da birleştiler. Mûsâ Hâcı’nın da yardıma yetişmesiyle, Şeyh Şâmil önce, kaleyi muhâsara esnâsında düşmandan yardıma gelebilecek yollar üzerine küçük birlikler koyarak, arkadan gelecek tehlikeyi önledi. Sonra “Allah Allah” nidâlanyla hücûma geçtiler. Hâcı Murâd’ın ve Kabet Muhammed’in çok üstün gayretleriyle kaleyi fethedip, toplan ve cephânele- rini aldılar. Düşmanın bu kaleden tekrar yararlanmasını önlemek için, dinamitle havaya uçurdular. Bu hâdiseyi Rus kaynaklan şöyle rapor ediyorlar:

“Unsokul kalesi komutanı Albay Veseliteski, toplannı yüksek ve hâkim bir tepeye yerleştirdikten sonra, kale civânndaki sık ağaçlı derin bahçelere doğru hücûma geçti. Fakat bahçenin her tarafından ateş yağmuru ile karşılaştı. Aynca yanlardan ve gerilerden de müthiş bir süvâri hücûmuna uğradı, öyle ki, hiçbiri kaçmaya bile muktedir olamadı. Bu görülmemiş felâket esnâsında, Şeyh ŞâmiHn talebeleri âdetâ yıldınm gibi arkadan dolaşarak, ateş etmekte olan Rus bataryasını bastılar ve bütün top- lannı ele geçirdiler. Bu üzüntü verici baskından suya atlayan birkaç kişi kendisini kurtarabildi.” O sırada Unsokul’a düşman tarafından bir yardım geleceğini önceden tahmin eden Şeyh Şâmil, Haraçi köyü civânna îbrâhim Hâcı’yi göndermişti. Hakîkaten Binbaşı Passek ismindeki Rus komutanı, kuvvetli bir imdat müfrezesiyle yardıma koşmuş, fakat Îbrâhim Hâcı’nın karşısına dikilmesiyle Unsokul’daki kanlı hâdiseye cesâret edemediği için, sâdece seyirci olmuş, sonunda da elindeki iki topu bırakarak kaçmak mecbûriyetinde kalmıştı.

Şeyh Şâmil, ikinci mühim nokta olarak Balakan kalesindeki büyük düşman topluluğunu parçalamak için Hâcı Murâd’ı Hunzah, Mûsâ Hâcı’yı da Haraçi istihkamlanna gönderdi. Vurduğu yerden ses getiren bu akıncılar, vazifelerini başanyla yaptılar. Haberi alan Rus generalleri, imdât kuvveti olarak asker ve topları,Balakan’dan Haraçi’ye gönderdiler. Şeyh Şâmil, Haraçi’ye gelen yardım kuvvetlerine yıldınm gibi saldınp ortadan kaldırdı ve Balakan kalesini mukâvemet göstermesine fırsat bırakmadan fethetti. Buradaki pekçok yiyecek, giyecek, silâh, cephâne ve toplan ele geçirdi. Sonra üçüncü olarak Sa- tanah’daki istihkamlann üzerine saldırdı. Bu kaleyi de fethedip, bütün cep- hâneleri ve mühimmâtı ele geçirdi. Bu sırada Hunzah kalesine imdâda gelen General Klugenav ve Argutinski, Şeyh Şâmilin üzerlerine geleceği haberini aldılar. Fakat Şeyh Şâmil, asker ve silâh bakımından birkaç misli fazla olan bu güçlü kaleyi muhâsara etmeyip, içerdekileri dışan çekmenin, sonra hücum etmenin daha uygun olacağını düşündü. Bu sebepten Tanus avulu ve etrafında siperler yaptanp bir kısım askerini ve toplan gizledi. Câsuslan vâsıtasıyla; “Şeyh Şâmil, Ruslarla çarpışmayı göze alamadığı için buralan terkediyor” şâyiasını yaydı. Bu haberlere aldanan bu iki meşhûr general, kaleden bütün kuvvetlerini çıkararak Tanus’a doğru hücûma geçtiler. Tanus önlerinde, önce şiddetli bir çarpışma yapan Şeyh Şâmil, sahte bir geriye çekilme ile, düşmanı önceden hazırladığı gizli toplann olduğu yere çekti. Düşman, oraya son sür’at koşarken bütün toplann ateşe başlamasıyla, büyük bir zâyiat verdiler. Arkadan getirdikleri toplanyla onlar da cevap vermeye başladılar. Bu sırada Şeyh Şâmil, Hâcı Murâd ve Mûsâ Hâcı’mn düşmanın arkasına dolanmalannı emretti. Arkaya dolanan bu yiğit süvâ- riler, müthiş bir hücumla Ruslan şaşkına çevirdiler. Ne yapacaklannı şaşıran generaller, birbirlerini çiğneyerek Hunzah kalesine kaçıp, tekrar kapandılar. Şeyh Şâmil, Ruslann artık Hunzah kalesinden başlannı çıkanmayacak- lannı anladığından, kalenin etrafına küçük bir birlik bıraktı. Sonra* Avaristan’da kendisine başkaldıran ne kadar isyana varsa, hepsini sür’atle temizlemek için harekete geçti.

Şeyh Şâmil’in Avaristan’da yaptığı bu meşhûr yıldınm harekâtını, General Gurko başkunnmdanlığa verdiği raporda şöyle bildirmektedir: “Şeyh Şâmil’in böyle büyük muzafferiyetlere kavuşmasının tek sebebi, havsalaya sığmaz şahsî bir güce, zekâya ve atılganlığa sâhip olmasıdır. Askerî bir tahsîli olmayan bu zâtın, pek büyük bir dehâ olduğunu kabûl etmek âzım gelir. Şeyh Şâmilin bu üstünüğü, bizim en meşhûr ve tecrübeli kumandanlarımızı pek çok defâlar içinden çıkılmaz hâllere düşürmüştür.

Bu mütâlaa ve kanâatin en açık misâlini bize Delim’den Unsokul kalesine yaptığı yıldınm yürüyüşüyle vermiştir. Akıl ve muhâkemeye sığmayan bu yürüyüş, sür at bakımından fevkalâde olduğu kadar, askerlik san’atı, güç, isâbet ve âni karar verme bakımından kıymetlerle doludur. Şeyh Şâmil, karar verdiği hedefe tereddüt etmeden yürür, en güç durumlarda bile ma’nevî kuvvetin sarsılmasına meydan vermeden, şiddetli darbelerini her büyük kumandana nasîb olmayacak bir şekilde birbiri ardına indirir. Avaristan’da elde ettiği muvaffakiyetlerinin yanısıra, en kuvvetli istihkamlanmızı yepyeni ve çeşit çeşit tâbiye hünerleriyle üst üste zap- tetmiştir. Daha da ileri giderek, Avanstan dâhilinde faaliyette bulunan en büyük harp birliklerimizi her taraftan sıkıştırarak, Hunzah kalesine sığınmaya mecbur etmiştir. Böylece Dağıstan’ın bu mühim bölgesi îmâm’ m eline geçti, imâm Şâmil’in hakîkaten dâhiyâne olan bu plânını kendisinden daha mükemmel ve daha başarılı tatbik etmek her büyük kumandanın kân değildir. Onun pek yüksek askerî kudretini, kumanda kâbiliye- tini, sevk ve idâre dehâsını takdir etmemek elde değildir. Bilhassa para, silâh, cephâne ve mühimmat bakımından sayısız mahrûmiyetler içinde bulunan Şâmil’in güçlü ve teşkilâtçı şahsiyetini tanımak ve takdir etmek ve Dağıstan’a yapacağımız askerî harekâtın ölçüsünü buna göre ayarlamak lâzımdır.” Bu rapor üzerine Çar, General Gurko’ya pek büyük yetkiler ve imdat kuvvetleri vererek, Şeyh Şâmil’in üzerine gönderdi. General Gurko, Klugenav ve Argutinski’nin Hunzah’ta hapsedildiğini, Fraytag’ın Şuayb Molla’nın karşısında, Şvarts’ın ise, Nûr Muhammed, Murtazâ Ali ve Şahmerdân Hâcı kuvvetleri karşısında mıhlanıp kalmış, ateşten çemberi yanp çıkamadık- lannı gördü. Yirmi Eylül’de büyük bir kuvvetin başına geçerek, ordu merkezi Temirhan Şûra’dan, Hunzah kalesinde hapsedilmiş bulunan generallerin yardımına koştu. Fakat Şeyh Şâmil, âni baskınlarla General Gurko’nun plânını alt-üst etti. Hunzah’a kadar gidemeyen General, Hunzah’daki generallerin Temirhan Şûra’ya gelmesini emretti. Şâmil, düşman birliklerinin çeşitli yerlerde değil, bir noktada yığılmasını, böylece Avaristan’da serbest kalarak, Ruslara aldanan ba’zı Türk kabilelerine nasihat etmek istiyordu. Bunun için de Hunzah’ı muhâsara eden nâiblerine, Temirhan Şûra yolunu açmalannı emretti. Mahsûr generaller, Temirhan Şûra’ya binbir korku içinde gelip kapandılar.

Şeyh Şâmil; Akuşa Tsudahar ,ve Şamhal gibi Ruslarla işbirliği yapan kabilelere gitti. Onlara yaptığı nasihatlerden sonra; “Allahü teâlâ birdir ve herşeyin yaratıcısıdır. Hürriyet, O’nun, sevdiği kullanna lâyık gördüğü en büyük ihsândır. Hürriyetini kaybedenlerin mevkii köleliktir. Kahraman müslüman Türk milletini bırakıp, Rus çanna ve generallerine itâat edenler, dînine ve vatanına hâinlik etmiş olurlar. Din kardeşlerinden aynlan bu hâinlerin cezâlan şu belimizdeki kılıçlardır. Ancak tövbe edenler kurtulacaklardır. Allahü teâlâ ve O’nun Resûlüne inananlar bize itâat etsin ki, onlan affedelim. Allahü teâlâmn düşmanlanna dost olmak gibi büyük bir günaha tövbe edenleri, yalvaralım da Rabbi- miz de affeylesin” buyurdu. Gittiği her kabîle onu kabûl edip, tövbe ettiler. Ruslarla elbirliği yapmayıp, Şeyh Şâmil’e y ardım edeceklerine söz verdiler. Aynca bir yazı hazırlayıp, General Gurko’ya gönderdiler. Gönderdikleri bu yazıda şöyle diyorlardı: “Dağıstan’ ın ova kısmında yaşayan âlimlerden, beylerden, beşikteki çocuklara kadar bütün müslüman Türk halkından General Gurko’ya! Beylerimiz ve reislerimiz arasında başgösteren ihtilaflar yüzünden, sizi Dağıstan’a da’vet etmiştik. O gündenberi idâreniz altında yaşadık. Siz, Çar’ımzın kimseyi aldatmayacağını, baskı yapmadığını, hakların ve hürriyetlerin koruyucusu olduğunu söylediniz. Tatlı dilinize kapılarak pekçok defâlar aldandığımızı anladık, fakat iş işten geçmişti. Başımıza en azılı Islâm düş- manlannı getirerek bize zulmettirdiniz, işkencelere tâbi tutturdunuz. Senelerdir Çar’ınıza ve hükümetinize hiçbir menfaat ve mükâfât beklemeden bütün gücümüzle hizmet ettik. Bu uğurda kanımızdan ve canımızdan bile olduk Buna rağmen elimizdeki mallan ve mülkleri zorla aldınız. Siz ve idârecileriniz, memleketimizde hiçbir vicdanın ve insafın kabûl edemeyeceği baskı ve işkenceler yaptınız. Gündüzlerimizi gece ettiniz. Büyük bir elem ve keder içinde, bu günleri görmek için bekledik. Nihâyet Allahü teâlâya şükürler olsun ki, senelerdir gökte aradığımızı yerde bulduk. Daldığımız gaflet uykusundan kurtularak, Allahü teâlânın gönderdiği kahraman îmâniın mübârek ellerine sarılmağa karar verdik. Bu yazımız elinize geçtiği andan i’tibâren, hiç düşünmeğe bile lüzum görmeden ülkemizden defolup gidiniz. Yoksa Allahü teâlâya yemin ederiz ki, sizinle son nefesimize kadar çarpışacağız. Cenâb-ı Hak büyüktür ve kendi yolunda harb edenlere yardım eder.”
Şeyh Şâmil, kabilelere nasihat edip tarafına çektikten sonra, bir plân dâhilinde Rus kuvvetlerine saldırmayı uygun gördü. Düşmanın dikkatini çekmek için Hasayurt, Yenkiyurt ve Une- zapni kalesi üzerine saldırdı. General Gurko bu haberleri alınca, oralara derhal imdat kuvvetleri gönderdi. Temir- han Şûra’dan büyük bir kuvvetin gittiğini gören Şeyh Şâmil, Gergebil kalesine hücum etti. Bu kaleyi, düşman takviyeleri yetişmeden ve etraftaki Rus askerlerinin müdâhale etmesine fırsat vermeden zaptetmek istiyordu. Fakat kale çok sağlam yapılmıştı ve coğrafî durumu fevkalâde güzeldi. Etrâfina ateş etme sahası ve mesâfesi mükemmeldi. Kalenin etrâfi açıktı. Düşmanın ateş sahasına fazla yaklaşılamıyor, yapılan hücumlarla da bir neticeye vanlamıyordu. Kısa zamanda neticeye varmak lâzımdı. Şeyh Şâmil, bunun için bir gecede kalenin burçlan yüksekliğinde ağaçtan kalecikler yaptırdı. Sabahleyin kale komutanı etraflarının ağaçtan yapılmış hareketli kalelerle çevrili olduğunu hayretle gördü. Şeyh Şâmilin yiğit ser- dengeçtileri, “Allah Allah” sedâlanyla Gergebil kalesinin burçlarına yanaştılar. Göğüs göğüse yapılan mücâdele neticesinde Ruslar mağlup olup aman dilediler. Bu savaş esnâsında kaleyi kurtarmak için beş tabur asker ve dört top ile yardıma gelen General Gurko, Aymakin tepesi önünde Kabet Muhammed’in bin kahraman süvâri- siyle karşılaşınca yenilmekten zor kurtulmuş, çâreyi kaçmakta bulmuştu. Bu hâdiseyi Rus târihçileri şöyle anlatmaktadır: “General Gurko, Kasım ayının beşinci günü öğleden sonra Gergebil civânna yetişti. Aymakin tepelerinde Rus süngülerinin parladığını gören kaledeki muhafızlar çok sevinmişler, bir anda mâneviyatlan yükselmişti. Bu heyecanla ve yeni bir cesaretle siperleri müdâfaaya devâm ettiler. Fakat zavallıların sevinçleri çok kısa sürdü. Çünkü ertesi günü bu büyük imdat kuvveti çirkin bir karar ile geri dönüp, Gergebil mahsurlarım kendi hâllerine terketti.” Şeyh Şâmil, Gergebil Kalesi’ni havaya uçurduktan sonra, Temirhan Şûra üzerine yürüme hazırlığına başladı. Temirhan Şûra, o zamânın en güçlü, korunması kolay, sağlam yapılmış bir kalesi idi. İç içe örülmüş kalın mazgallı duvarlar vardı. Sıra hâlinde yapılmış siperler ve engeller, betondan mükemmel olarak yapılmıştı. Otuzbin asker, altmışa yakın top, binlerce tüfek ve bol cephâne ile savunuluyordu.

Şeyh Şâmilin ise oniki topu ve yedibiıî civânnda askeri vardı. Ruslara göre sayılan çok az idi. Fakat îmân dolu göğüsleri, Ruslann çelik zırhlannı eritecek kadar güçlü idi. Onlar, Allahü teâlânın dînini yaymak, memleketlerinde cenâb-ı Hakkın mübârek ismini serbestçe söyleyebilmek, çocuklanna Kur’ân-ı kerîmi öğreterek, orada bildirilen emir ve yasaklara uygun yaşayabilmek, nâmuslarını Ruslardan korumak, vatanlarını düşman çizmelerinin çiğnemesine engel olmak için, Allah nzâsı için çarpışıyorlardı. Bu uğurda ölürlerse şehîd olacaklar, Rablerinin, onlar için hazırladığı Cennete gideceklerdi. Allahü teâlânın dînini korumak uğrunda ölmeyi en büyük şeref bilirler, gözlerini kırpmadan düşman üzerine atılırlardı. Bu sebeple sayı ve silâh farkı hiç önemli değildi. Peygamber efendimiz (s.a.v.) Bedr’de, Uhud’da ve diğer gazâlannda sayıca müşriklerden çok az değil miydi? Namazlannı kılan ve başlanndaki âmirlerine tam olarak uyanlara gâlibiyet va’d edilmemiş miydi? îşte Şeyh Şâmil ve bir avuç yiğit ordusu, î’lâhi kelimetullah (Allahü teâlânın ism-i şerifini yüceltmek) için Ruslann üzerine yürüyorlardı. Askerler, kahraman îmâmlarının en küçük arzusunu, en önemli emir olarak kabûl ediyor, bunu yapmayı kendileri için en büyük şeref sayıyorlardı. Dillerinde, kalblerinden kopup gelen “Allah Allah” nidâlan ile ilerleyerek Temirhan Şûra önlerine geldiler. Şeyh Şâmil’in kale önlerine geldiğini gören General Gurko, o kadar üstün kuvvetlerine rağmen etraftan imdat istemeye başladı. Kısa bir süre içinde Tiflis’ten ve diğer mıntıkalardan mühim miktarda takviye kıtalarıyla bol cephâne gönderildi. Bu sırada, Ziran istihkamlarında altı tabur asker ve onsekiz top ile mühim bir tugaya kumanda eden Yarbay Passek, Hâcı Murâd ile Kabet Muhammed’in iki topu ve binyediyüz süvârisi karşısında adım atmağa cesâ- ret edememiş, kalede kapanıp kalmıştı. Temirhan Şûra’da bu kadar çok Rus askeri ve cephânesi bulunduğundan, hücum ederek başa çıkılamayacağını, hücum edilirse çok zâyiat vereceklerini hesâb eden Şeyh Şâmil, General Gurko’nun Ziran kalesinde mahsur kalan Passek’e yardıma gideceğini tahmin etti. Düşmanın maksadını Allahü teâlâmn izniyle dâimâ vaktinden evvel keşfeden kahraman imâm, Idris Hâcı kumandasında bir kuvveti Hâcı Murâd’a yardıma gönderdi. Nûr Muhammed ve Abdürrahmân isimli nâiblerini de, düşmanın geçeceği yollar üzerinde, yeri geldikçe taarruz etmek üzere gönderdi. Bu sırada kış aylan başlamış, Aralık ayının ortasına gelinmişti. General Gurko, Şeyh Şâmilin muhâsarayı bıraktığını görünce, onbeşbin kişilik bir kuvvetin başında oniki topla, Ziran kalesine Yarbay Passek’i kurtarmak üzere yürüdü. General Gurko’ya gelebilecek bir taarruza karşı General Fray- tag sekiz top ve mühim bir kuvvet ile arkadan geliyordu. Şeyh $âmil, Idris Hâcı ile Hâcı Murâd’a; “Passek’in ordusuyla kaleden çıkmasına kolaylık gösterip yol açın. Bütün birlikler çıktıktan sonra arkadan hücum ediniz” emrini vermişti. Bu emri derhal uygulayan Hâcı Murâd, süvârilerini kale önünden geriye çekip, Irganay mevkiini açık bıraktı. Bu sırada General Gurko’nun imdâda gelmekte olduğunu öğrenen Passek, ordusuna hareket emrini verip, Irganay istikâmetinde yola çıktı, önce hiçbir engele rastlanmadı, fakat bir anda arkalanndan Hâcı Murâd’m hücûma geçtiğini, artçı kuvvetlerinin tamâmen kılıçtan geçirildiğini Hayretle gördü. Bu kanlı baskını dehşetle seyreden Passek ve öncü kuvvetleri paniğe kapıldılar. Bozgun hâlinde kaçarken, ağırlık yapan topla- nnı çalışmaz duruma getirdiler. General Gurko kuvvetlerine kavuştuklann- da, askerinin büyük bir kısmı zâyi olmuştu. Bu arada kış bastırmış, şiddetli kar yağışlan ve fırtınalar başlamıştı. General Gurko, ordusunun bu hava şartlarında hareket kabiliyetlerini kaybetmiş olduğunu acıyarak gördü. Hiçbir iş beceremeden tekrar Temirhan Şûra’ya perişân bir hâlde dönüşe başladı. Yirmi topu ve yirmibinden ziyâde askeri ile dönüşe geçen iki gene- ralli orduyu, Şeyh Şâmil çok az bir kuv- vetle Temirhan Şûra’ya kadar kovalamış, yıldınm sür’atiyle yetiştikleri yerde ortalarına dalarak pekçok zâyiatlar verdirmişlerdi. Şeyh Şâmil’in, bu kadar kısa sürede, harp târihinde ender rastlanan bir zaferi kazanması ile, Avanstan baştanbaşa düşman çizmelerinden temizlendi. Ruslann yirmibeş müstahkem mevkii zapt ve tahrib edildi. Iki- binden ziyâde Rus askeri esir alınıp, binlercesi öldürüldü. En mühimi, yenilmez sanılan Rus ordulannı çok az bir müslüman Türk’ün îmân gücü ile nasıl perişân ettiğine Rus Çan dahî hayretle şâhid oldu. Rus kaynaklan 1259 (m. 1843) senesinde yapılan bu harplerin neticesi hakkında şöyle demektedir: “Şâmil, Avaristan’da taş üstünde taş bırakmadı. Unsokul, Balakan, Moksok, Ahalçi, Tsanah, Hassat, Ger- gebil, Burunduk, Hunzah, Nizovaye, Ziran, Gimri gibi en önemli üslerimizi, mevzilerimizi kâmilen ele geçirip temelinden tahrib etti. Rusya’ya çok pahalıya mal olan bu Avaristan muhârebelerinde yaptığımız müthiş masraflan, verdiğimiz korkunç insan ve malzeme zâyiatını hesâb edecek olursak, bu savaşın Kafkasya’da yaptıklanmızın en kanlı. ve zararlısı olduğu meydana çıkar.” Bu savaşlar neticesinde Kafkasya’ da yaşayan müslüman Türklerin maneviyatı” yükseldi. Ruslara karşı mütiş bir direniş başladı. Şeyh Şâmi’le karşı olan güvenleri çoğaldı. Canla başla ona yardıma karar verdiler. Bu savaş, Çar Birinci Nikola’nın gururunu kırdığı gibi, plânlannı da alt üst etti. Napolyon’a karşı gâlip gelen meşhûr Rus generalleri, iki kolorduya yakın büyük bir kuvvet ile Avaristan’a saldırdıkları hâlde, Şeyh Şâmilin bir avuç ordusu karşısında tutunamamışlar, felce uğramışlardı. Çar Nikola, bu hezimetten sonra da, Şeyh Şâmil’in karşısına Genaral Vorontsof u çıkardı. Onu Kafkas Orduları Başkumandanlığına getirerek; “Bütün ordulanm bu uğurda fedâ olsun. Hazînelerimin bütün kapılan Kafkasya için ardına kadar açıktır. İstediğin herşeyi bol bol alabilirsin. Bunun karşılığında sizden Şeyh Şâmil’i ölü veyâ diri olarak ele geçirmenizi ve Dargo denilen yuvasını kasıp kavurarak çiğnemenizi istiyorum” dedi. General Vorontsof, Kafkasya’yı bir uçtan bir uca fethetmek için altmış- bin kişilik bir kuvvetle harekete geçti. Şeyh Şâmil’in yok denecek kadar az bir askeri karşısında perişân olup şaşkına döndü. Birbuçuk ay içinde elindeki bütün cephânelerini, güllelerini İmâm Şâmil’in yaptırdığı sahte istihkamlara, boş siperlere günlerce atarak bitirdi. Hakîkî muhârebelere daha giri- şemeden cephânesiz kaldı. Geriden gelen mühimmat ve askerin yiyeceğini, erzakları Şeyh Şâmil’in yaptığı baskınla kaybetti. Meşhûr Dargo’da, Isayurt’da ve diğer yerlerde hep mağlup oldu. Şeyh Şâmil’in iki ay süren çok mahâretli ve kanlı yıpratma muhâre- beleri karşısında mevcûdunun büyük bir kısmını kaybetmiş, üç generalinin ölümüne sebep olmuştu. Sonunda da Şeyh Şâmil karşısında dize gelmişti. Dargo’da taş üstünde taş bırakmamak, Avanstan ve Çeçenistan’ı hattâ Kafkasya’yı bir uçtan bir uca çiğnemek ve Şeyh Şâmil’i diri diri yakalayıp Çar’ına mükemmel bir zafer armağanı vermek için yola çıkan kibirli General Vorontsof, çok kısa sürede müthiş bir hezimete uğrayınca; “Koskoca Rus İmparatorluğu’nun ezici kuvveti ve büyüklüğü karşısında, bir tek adamın (Şeyh Şâmil’in), bir avuç insanla nasıl olup da mücâdeleye devâm ettiğini ve her defâsında saldın hâlinde olduğunu havsalama sığdıramıyorum” demekten kendini alamadı. General Vorontsof un yenilgi haberini alan Çar Nikola, bu generallerinin moralini yıkmamak için prenslik pâyesi vererek mükâfâtlandırdı.” Ruslar, Şeyh Şâmil’i ele geçireme- menin verdiği hınç ile, uzak ova köylerine baskınlar yaparak, müdâfaasız köylülere işkenceler ediyorlardı. Her geçen gün artan bu baskılar karşısında, köylüler korkuya kapılarak bir toplantı yaptılar. Bu mühim toplantıda çok ciddî, fakat oldukça da tehlikeli bir karar aldılar. Bu da, daha önce kanlarının son damlasına kadar Şeyh Şâmil’e yardım edeceklerine, dinleri için, vatanlan için, Ruslarla harp edeceklerine söz verip yemîn ettikleri hâlde, şimdi onlarla anlaşma yapalım, karân idi. Bu aldıkları karân da Şeyh Şam il’e bildirmeleri lâzımdı. Bunun için iki kimse vazifelenmesi ıcâb ediyor, fakat buna kimseyanaşamıyordu. Böyle bir teklifi Imâm’a nasıl, hangi dil ile söyleyebileceklerdi? Bu ağır ve korkunç karân bildirmeyi gönül nzâsı ile hiçkimse kabül etmedi. Sonunda kurâ çekilerek iki kimse, Dargo’ya gidip Şeyh ŞâmiTe durumu bildirmek üzere vazifelendirildi. Bu iki elçi, Dargo’ya yaklaştıkça aldıklan karân nasıl bildireceklerini düşünüp duruyorlardı, bir türlü söyleme şeklini kestiremiyorlar dı. Nihâyet birinin aklına İmâm’ın annesi geldi. Arkadaşına; “Köylülerimizin aldığı bu karârı Şeyh Şâmile söyleyebilecek en güzel aracıyı buldum. înşâallah arzu ettiğimiz gibi olur. Kafkasya’da yedisinden yetmişine herkes bilir ki, İmâm Şâmil, annesinin bir dediğini iki etmez. Ona aşın bir muhabbeti ve saygısı vardır. Onun hayr duâsını almadan yola çıkmaz. Oraya vanr varmaz bu mübârek hanıma, köylülerimizin üzerinde dolaşan ve başına gelen bu müthiş tehlikeyi ağlayıp sızlayarak anlatırız. Onun merhametli müşfik kalbini yumuşatıp, gönlünü yapanz” dedi. İki elçi bu karar ile Dargo’ya geldiklerinde,
Şeyh Şâmil; yeni bir gazâ için hazırlanıyor, Ruslann müslümanlara yaptık- lan katliamları, ettikleri işkenceleri, müdâfaasız çocuk, kadın ve ihtiyâr- lara yaptıklan zulümleri anlatıyor, harpten yüz çevirmenin Ruslara gönül vermenin çok büyük günah olduğunu bildiriyordu. Dînini yaşayabilmek için, vatanlannı korumanın en büyük ibâdetlerden olduğunu, bu uğurda şehîd olanların Cennetteki en yüksek derecelerinden haber veriyordu, Peygamber efendimizden (s.a.v.) ve Eshâb-ı kirâm- dan (r. anhüm) misâller getiriyor, onların hiç rahat yüzü görmediklerini, hayatîanmn sonuna kadar İslâmî yaymak için diyar diyar dolaştıklannı, çok az bir kuvvetle pek büyük düşman sürülerine gâlip geldiklerini anlatıyordu. Halk heyaeanîa dinliyor, o anlattıkça Allahü teâlânın düşmanı olan Ruslara karşı nefretleri artıyordu. Bu hâlde iken annesi, Şeyh Şâmil.’i yanma çağırdı. Annesinin en küçük arzusunu kendisine büyük bir emir telakki eden muhterem imâm, annesinin yanma gitti. Biraz önce dinlediği vahşetten gözleri yaşla dolan heybetli ana, oğluna; “Evlâdım! Uzak Çeçen köylerinde Ruslann yaptığı anlatılmaz işkenceleri ve öldürülen yiğitlerin haberini öğrendim. Kendilerini müdâfaa edemeyen bu köylüleri boş yere kırdırmasan ve Ruslarla belirli bir müddet için mütâreke yapsan olmaz mı?” deyiverdi. Bu sözleri anasından işiten kahraman îmâm, beyninden vurulmuşa döndü. Şeyh Şâmil, bir tarafta vatanın selâmeti ve bu uğurda Ruslarla kanının son damlasına kadar mücâdeleye karar vermiş insanlar, bir tarafta da incitilmesi büyük günahlar- dan olan ana gibi iki müthiş ateş arasında kaldı. Senelerdir, İslâm düşmanı olan Ruslarla mücâdele etmişti. Hattâ vücûdunda yara almadık yeri kalmamış gibiydi.Bu uğurda; eşi, hemşiresi, oğlu, amcası ve binlerce müslüman Türk şehîd olmamış mıydı? Bu sebeple düşmanla anlaşmaya kalkanlar için kânunlar konulmuş, onlara şiddetli cezâlar verileceği bildirilmişti. Şeyh Şâmilin bu istek karşısında bir anda saranp gül gibi solduğunu gören ana, oğlunun kalbine fecî bir hançer sapladığını anlayarak yaptığına pişmân oldu ve; “Dilim tutulsaydı da oğluma böyle bir şefâatte bulunmasaydım Müslümanların kâfirlere boyun eğmesi gibi büyük bir günâhı işletmeye sebep olmak ne kötü. Elbette oğlum bunu kabûl etmeyecektir. Yâ Rabbî! Bu işin hâlledilmesi için oğluma yardım eyle, beni de affettiklerinin arasına al” dedi. Sonra kimsenin yüzüne bakamadan evine girdi. İmâm Şâmil ise güç durumlarda namaza durur, günlerce yemeden içmeden o işin hâlledilmesi için Allahü teâlâya duâ ederek yalvarırdı. Yine öyle yaparak mescidde halvete çekilen Şeyh Şâmil, gözyaşları arasında namaza durdu, Kur’ân-ı kerîm okudu, Allahü teâlâmn sevgili kullarından, başta hocası Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî ve diğer büyüklerden yardım diledi. Onları vesile ederek cenâb-ı Hakka niyâzlarda bulundu.

İmâm’ın korktuğu tek şey, nıüslümanlarm kalblerindeki düşmanla mücâdele azminin kaybedimesi, îmânlarının sarsılması idi. Halkın Ruslarla anlaşmaya meyletmeleri demek, esareti kabûl edip, Îslâmın emirlerini yapa mamak, yasaklarından kaçınamamak, en mühimi i’tikâdlarının bozulması demekti, üstelik bu korkunç isteğe şefâatçı olan anasıydı. Din ve vatan için, bir değil binlerce ana, oğul fedâ olmalıydı. Şeyh Şâmil, günlerce mescidde Allahü teâlâya yalvarıp, nefs muhâsebesi yaptıktan sonra karârını verdi. Sabırla kendisini kapıda bekleyen halkın huzûruna çıktı. Onlara; “Muhterem anam cezâsmı çekecektir!,..” emrini bildirdi. Emir büyüktü. Şimdiye kadar İmâmlannm bir istediğini iki etmeyen nâibler, ananın huzûruna çıktılar ve durumu bildirdiler. Yaralı ana, adâlet dîvânının önüne geldi. Halk toplanmış, nefes almadan bekliyordu. Mahkûm mevkiinde, şimdiye kadar Kafkasya’da yetişen âlimlerin, velîlerin en büyüklerinden olan Şeyh Şâmil’in anası vardı. Omuzlan çökmüş, yaptığı hatânın üzüntüsü ile rengi solmuş bir hâlde oğluna baktı. Sonra yürekleri parçalayan bir sesle; “Oğlum! Allahü teâlâmn emrinden kıl ucu kadar aynlırsan, emzirdiğim sütü helâl etmem! Verilecek cezâyı şimdiden kabûl ediyor, adâletten zerre kadar şaşmamanı istiyorum” dedi. Dargolular, Şeyh Şâmil gibi mübârek bir zâtın anasından böyle bir cevâbı bekledikleri için hiç  şaşırmadılar.

Herkes pür dikkat, îmâm’ın vere ceği karân heyecanla bekliyordu. Ana ise; “Yâ Rabbî! Oğlum, merhamet duygusu sebebiyle doğru yoldan aynlmasm” diye duâ ediyordu. Şeyh Şâmil nâibleriyle istişâre ederek neticeyi bildirdi: “Yüz sopa!… ” Metânetle ortaya yürüyen ana, acabâ bu cezâya dayanabilecek miydi? Herkes bunu düşünürken, senelerce ünlü Rus generallerine diz çöktürmüş kahraman imâm ın, anasının yanına vanp diz çöktüğünü sonra da ellerine sanlıp öptüğünü gördüler. Anasıyla helâllaşan Şeyh Şâmil, Dargolular’a dönerek; “Anamın bu mes’elede, merhametinin çokluğu sebebiyle başkalarına şefâat etmesinden başka hiçbir hatâsı yoktur. Bu yaptığı hatânın cezâsmı da ma’ nevî olarak şu âna kadar çektiği ızdıraplarla ödemiştir. Maddî cezâyı da onun herşeyine vâris olan oğlu çekecektir” buyurduğunda, herkes yerinde dona kaldı. Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Çünkü, İmâm’ın verdiği karardan döndüğü görülmemişti. Şeyh Şâmil, sopayı vuracak kimselerin yanlanna vanp, belden üst tarafını soyunduktan sonra; “Emri yerine getirmekte bir an bile tereddüt edip elleri titreyenlere yazıklar olsun. Bütün gücünüzle vurmanızı emrediyorum” diyerek sırtını döndü. Vazifeliler ilk sopaları vurdukları zaman herkesin gözleri yuvalanndan fırlamış, bağırmamak için kendilerini güç zaptetmişlerdi. Her sopa indikçe îmâm’ın mübârek vücûdunda derin izler meydana geliyor, sopa yerlerine kan oturuyordu. Aynı yere ikinci üçüncü sopalar isâbet ettiğinde de, oralardan kan fişkınyordu. Şeyh Şâmil ise vazifelilerin önünde dimdik duruyor, en küçük bir inleme ve sopadan sakınmaya teşebbüs etmiyordu. Nefsin istemediği bu hareket ile pek güzel bir mücâhede hâsıl olup nefsi inliyor, bu sebeple rûhu yükselip, vilâyet makâmlannda üstün derecelere kavuşuyordu. Bu görülmemiş manzara karşısında, ba’zı nâibler ileri atılarak sopanın kendilerine vurulmasını istemişlerse de, Şeyh Şâmil’in kararlı bakışlarından korkup geri çekilmişlerdi. Nihâyet yüz sopa vuruldu. Şeyh Şâmil vücûdundan sızan kanlara bakarak, Allahü teâlânın, kendisine verdiği metânet ve sabır için şükür secdesine kapandı. Sonra ayağa kalkıp ellerini açtı ve Rus zulmünden müslümanlann muhâfazası için cenâb-ı Hakka duâ etti. Hâdiseyi ibretle seyreden halk, bir taraftan ağlayıp gözyaşlan döküyor, bir taraftan da Allahü teâlânın, böyle adâletli mübârek bir zâtı başlarına İmâm yaptığına şükrediyorlardı. Artık halk iyice şahlanmış, Ruslarla anlaşma yapmanın ne büyük bir tehlike olduğunu iyi anlamıştı. Onlarla mücâdele etmenin din ve vatan borcu olduğuna yakînen inanmışlardı.

Şeyh Şâmil, anasının cezâlanmasına sebep olanlann kim olduğunu sordu. Herkes; “Kim?” diye birbirine bakarken, iki elçi huzûra geldi. Halk, onlann üzerine yürümek istiyor, fakat edebe aykm bir hareketten de çekiniyorlardı. İmâm onlara; “Köylerinize dönünüz. Sizi gönderenlere gördüklerinizi anlatınız. Dînimizi yıkmak isteyen Islâm düşmanlanna verilecek cevâbımız budur” buyurdu.

Bundan sonraki günlerde Şeyh Şâmil, Kafkasya’ya musallat olan Rus ordulanna sık sık baskınlar yaptı, akınlar düzenledi. Onlan memleketlerinden çıkarmak için geceli gündüzlü çalıştı. Fırsat buldukça, Çar Birinci Nikola’yı can evinden vuruyor, hiç beklemediği yerlere saldınyordu. Hiçbir devletten yardım görmeden, tam yirmibeş sene Ruslarla mücâdele ederek vatanını savundu.

Yeni Rus çan İkinci Aleksandr başa geçtikten sonra, Şeyh Şâmil mes’ elesini hâlledip Kafkasya’yı baştanbaşa feth etmek için, Prens Baryatinski kumandanlığında beş ordu hazırlattı. Bunlardan biri Şeyh Şâmil’in karargâhını, ikinci Lezgi, ücüncü Hazer Denizi civânnı, dördüncü ve beşinci ordu da Çerkezistan’ı hedef aldı. Fakat asıl hedef Şeyh Şâmil idi. îcâbederse beş ordu birleşip hep birden dahî hücum edebileceklerdi. Bu sebeple, birinci orduyu bizzat Başkumandan Prens Baryatinski idâre ediyordu. Onun ordusunda ellibine yakın seçme asker ve elli civânnda ağır top mevcut idi. Bu muazzam kuvvete karşı, Şeyh Şâmil de beşbine yakın süvârisiyle Ruslarla çarpışmaya başladı. Uzun ve kanlı çarpışmalardan sonra, Şeyh Şâmil, Gunip dağına çekildi. Bu dağda beşyüz kadar fedâisi ile birbuçuk ay süreyle koskoca ordu ile savaştı. Ellerinde atacak barutları, yiyecek birşey kalmadı. Etrâfındaki yiğit askerlerinin dörtyüz kadan da şehîd olmuştu. Yiyecek yerine karınlarına taş bağlayarak düşmanla mücâdeleye devâm ediyorlardı. Başkomutan Baryatinski, Şeyh Şâmili canlı olarak ele geçirmek istiyordu. Bu sebeple Şeyh Şâmil’e beyaz bayraklı elçiler göndererek teslim olmasını teklif etti. Şeyh Şâmilin çocuklan ve askerleri bu ümitsiz mücâdelede İmâm Şâmil’in de şehîd olacağını, sonunda Kafkas Türklerinin başsız kalacağını düşündüler. Şimdi bir anlaşma ile teslim olurlarsa, ilerde, Allahü teâlânın yaratacağı yeni imkânlara göre hareket edebileceklerini Şeyh Şâmil’e bildirdiler. Şeyh Şâmil, dîni, vatanı için canını seve seve vermeğe hazırdı. Fakat, müslümanlara yardım etmek zâhiren sağ kalmakla mümkündü. Bu sebeple gelen elçilerle anlaşma yapıldı. Bu anlaşmaya göre; “Türklerin dinlerine kanşılmıyacak, onlardan asker alınmayacak, vergi toplanmıyacak, Türkler iç işlerinde serbest bir devlet olup, idârecilerini kendileri seçecekler. Şeyh Şâmil, âile efrâdı ve mevcut kırk kadar askeri ile, silâhlan dahî ellerinden alınmadan Türkiye’ye gidebileceklerdi.” 1276 (m. 1859) senesinde yapılan bu anlaşmadan sonra silâhlar sustu. Başta Başkomutan Baryatinski, diğer generaller ve bütün Rus askerleri, yirmibeş senedir bir avuç fedâisi ile koskoca Rus ordulannı peri- şân eden, akla havsalaya sığmayan menkıbeler sâhibi olan kahraman Şeyh Şâmili bir an önce yakından görmek istiyordu. Şeyh Şâmil, kendisine hayranlıkla bakan Rus askerlerinin aralarından geçerek, Başkomutan Baryatinski’nin çadırına gitti. Baryatinski, anlaşma şartlarının geçersiz olduğuna, kendisinin ve âile efrâdımn Çar tkinci Aleksandrin esîri olup, misâfır muamelesi yapılacağını bildirdi. Artık iş işten geçmişti. Sözünden dönen bu alçak Ruslara karşı yapılacak birşey yoktu. Altmışdört yaşında bulunan Şeyh Şâmil, oğullan Gâzî Muhammed, Muhammed Şefi ve âile efrâdıyla askerlerini Çar Aleksandrin bulunduğu Moskova’ya gönderdiler. Rus Çar’ı, Şeyh Şâmile çok hürmet gösterdi ve Kaluga şehrinde emrine büyük bir konak ve hizmetçiler verdi. Şeyh Şâmil Kaluga’da kaldığı on sene zarfında kendini kitaplara verdi. Ancak bu şekilde teselli bulabiliyordu. Artık oldukça yaşlanmış, esâret hayâtı onu iyice çökertmişti. Bir defâsında, ziyâ- rete gelen Rus Çar’ına Hacca gitmek istediğini bildirdi. Rus Çar’ı bunu kabûl etti. Fakat oğullannın rehin olarak kalması gerektiğini bildirdi. Bunu kabûl eden Şeyh Şâmil, 1287 (m. 1870) senesinde İstanbul’a hareket etti. Bu haberi işiten İstanbullular heyecanla îmâm’ın gelmesini beklediler. Sultan Abdülazîz Hân, sarayında hazırlıklar yaparak, senelerdir Ruslara kan kusturan îmâm Şâmil hazretlerini beklemeğe başladı. Kafkasya’da, îslâmiyeti yok etmeğe uğraşan Ruslara karşı verdiği amansız mücadeleyi iftihar gözyaş- lanyla ta’kib eden müslüman Türk milleti, Şeyh Şâmil’e hayran idi. Onun esâretten kurtulup İstanbul’a geldiği gün, yer yerinden oynamış, halk sâhile dökülmüştü. Rus vapuru Dolmabahçe Sarayı önüne demirlediğinde, Sultan Abdülazîz’in saltanat kayıklan, îmâm Şâmil ve âile efrâdım saraya getirdiler. Abdülazîz Hân, onu sarayın kapısında karşılayıp, büyük bir hürmetle; “Babam kabrinden kalksaydı ancak bu kadar sevinebilirdim” diyerek, çok iltifâtlarda bulundu. Sarayda hâl hatır sohbetleri arasında Sultan Abdtilazîz, her türlü emrine hazır olduğunu bildirdi. Bunun üzerine Şeyh Şâmil; “Pâdişâhım! Hayâtımın şu son günlerini aşkıyla yandığım sevgili Peygamberimin huzûr-u şeriflerinde geçirmek istiyorum. Bunun te’minini zât-ı âlinizden istirham ediyorum” dedi. Bu arzuyu büyük bir i’tinâ ile yerine getirmek için Rus sefirini saraya çağırttı. Durumu anlatıp, Çar’a bildirmesini emretti. Rus Çar’ı ikinci Aleksandr kabûl edip, Şeyh Şâmil’in Rusya’ya geri dönmemesini bildirdi. Buna ziyâde memnun olan Şeyh Şâmil, İstanbul’da kısa bir müddet kaldı. Başta Sultan Abdülazîz’in ve İstanbulluların gösterdiği yakın alâkaya, misâfirperverliğe hayran oldu. Bu kadar ilgiye rağmen bir an önce Hicaz’a gitmek istediğini Pâdişâh’a bildirdi. Abdülazîz Hân da onun için en mükemmel vapurunu hazırlatıp teşyî eyledi.

Vapurun her uğradığı yerde, halk görülmemiş bir heyecanla Şeyh Şâmil’i karşılıyor, onun duâsını almak yarışına giriyorlardı. Mısır’a geldiklerinde, Hidiv îsmâil Paşa, onu şânına lâyık karşıladı. O sırada Îsmâil Paşa’ mn yanında, Cezâyir’i Fransız istilâsından kurtarmak için çok gayret gösteren büyük âlim, mücâhid, gâzî, Abdülkâdir Efendi de misâfir olarak bulunuyordu. İki kahraman âlimin sohbetleriyle şereflenen Îsmâil Paşa, onları Kâhire’de bir ay kadar misâfir etmek bahtiyarlığına kavuşabildi. Daha sonra tskenderiyye’ye kadar giderek Cidde’ye uğurladı. Peygamberimizin ve Kâ’be’nin hasretiyle yanan Şeyh Şâmil’in heyecânı, oralara yaklaştıkça artıyordu. O sırada Mekke emîri olan Şerîf Abdullah da, Şeyh Şâmil’i çok seviyordu. Onu büyük bir i’tibarla karşıladı. Hicaz’da, onun büyük bir âlim ve kahraman olduğunu işiten herkes, onu görmeye can atıyor, ilgi ve hürmet gösteriyordu. Şeyh Şâmil, büyük bir i’tinâ ile bütün şartlarına azamî titizliği göstererek haccını yaptıktan sonra, ömrünü O* nun sünnet-i seniyyesini yaymak için uğraştığı, bu uğurda ölümü göze aldığı, sevgili, muhterem, mübârek Peygamberi, iki cihâmn efendisi Muhammed aleyhisselâmın huzûr-u şeriflerine gitmek için, nûrlu Medîne yollarına düştü. Her an aşkıyla yandığı efendisine yaklaşıyor, şimdiye kadar içinde kopan fırtınalar hergeçen sâniye daha da şiddetleniyordu. Medîne-i münevvere görünmeye başladığında oldukça heyecanlanan Şeyh Şâmil, toprağa kapanarak, hocası Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin şu şiirini terennüm etmeye başladı.

“Server-i âlem sana âşık olup da, yanarım!

Her nerede olsam o güzel cemâlin ararım.

“Kûbe kavseyn” tahtının sultânı sen, ben bir hiçim.

Misâfirinim demeni saygısızlık sayarım.

Herşey cihânda, senin şerefine yaratıldı,

Rahmetin bana da yağsa, o ân olur bahânm.
Acıyıp bir bakınca, ölü kalbler dirilttin,

Sonsuz merhametine, sığınıp, kapın çaldım.
İyilik kaynağısın dermanlar deryâsısın!

Bir damla lütfet bana, derde devâsız kaldım.
Herkes gelir Mekke’ye» Kâ’be, Safâ,

Merve’ye, Ben ise senin için, dağlar tepeler aştım.
Saâdet tâa giydirildi, rü’yâda başıma,

Ayağın toprağı serpildi yüzüme sananm.
Ey Câmî hazretleri, sevgilimin bülbülü!

Şiirlerin arasından, şu beyti seçtim aldım:
“Dili aşağı sarkık, uyuz köpekler gibi,

Bir damlacık umarak, ihsân deryâna vardım.”

Ey günahlılar sığınağı, sana sığınmağa geldim!

Çok kabahatler işledim, sana yalvarmağa geldim!
Karanlık yerlere saptım, bataklıklara saplandım,

Doğru yolu aydınlatan, ışık kaynağına geldim.
Çıkacak bir canım kaldı, ey bütün canların cânı!

Uygun olur mu söylemek, cânımı fedâya geldim.
Derdlilere tabîbsin, ben ise gönül hastası,

Kalb yarama devâ için, kapını çalmağa geldim.
Cömerdlerin kapısına, birşey götürmek hatâdır.

Basmakla şeref verdiğin, toprağı öpmeğe geldim.
Günahlanm çok, dağ gibi, yüzüm kara, katran gibi,

Bu yükden ve siyâhhkdan, tamâm kurtulmağa geldim.
Temizler elbet hepsini, ihsân deryân- dan bir damla,

Gerçi yüzüm gibi kara, amel defterimle geldim.
Kapma yüz sürebilsem, ey cânımdan azîz cânân

Su ile olmayan işler, hâsıl olur o topraktan.”

Peygamber efendimize (s.a.v.) olan aşkının çokluğundan ve O’na kavuşmanın heyecâmndan gözünden sel gibi gözyaşı akıtan Şeyh Şâmil, sürünerek Resûlullahın (s.a.v.) huzûr-u şeriflerine geldi. Başta Medîne muhâfızı Hâfiz Paşa, seyyidler, dünyâmn dört bucağından gelmiş olan hacılar, onu heye- canla ta’kib ediyordu. Kabr-i saâdetlerinin kıble tarafına geçip, mübârek ayak uçlarından Resfılul- laha, gönlünün en derin köşelerinden coşup gelen vecd ile:

“Essalât-ü ves-selâm-ü aleyke yâ Resûlallah!

Essalât-ü ves-selâm-ü aleyke yâ Habîballah!’

Essalât-ü ves-selâm-ü aleyke yâ
Seyyid-el evveline vel-âhirîn!” diyerek selâm verince, Resûlullahın (s.a.v.) selâmına mukâbelesi ile şereflendi. Orada bulunanların şâhit olduğu bu hâdiseden sonra Şeyh Şâmil, uzun müddet duâ edip gözyaşı dökerek hasretini giderdi, gönlündeki fırtmalan dindirdi. Şeyh Şâmil, Medîne-i münevvereye geldiğinde hastalandı. Kısa süren bu hastalığında âile efrâdı, berâberinde gelip kendisine hizmet edenlerle ve ziyâretine gelenlerle vedâlaşü. Sultan Abdülazîz’e, Rus Çan’nda rehin bıraktığı çocuklarının kurtarılmasını, Devlet-i aliyye-i Osmâniye’de vazife verilmesini bildiren bir mektup yazdırdı. Sonra başında okunan Kur’ân-ı kerim tilâvetleri arasında, 1287 (m. 1871) senesi Zilka’de ayının yirmibe- şinci gününde Kelime-i şehâdet söyleyerek vefât edip, sevdiklerine kavuştu. Cennet-ül-Bakî’ kabristanlığına defnedildi.


Paylaşmak Güzeldir Sende Paylaşır Mısın?

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.