OSMANLI’DAN MİRAS KALAN SEBİLHANELER

1 2

Nerede su varsa, orada hayat vardır. Şehirler hep su kaynaklarının olduğu yerlerde kurulur bu yüzden. Su yoksa tenhalık, ıssızlıktır beldenin adı. Yani bir yeri şenlendiren de insandan önce yine sudur. Hararetle yolda yürürken biri bize su ikram etmiş olsa, galiba bu, en makbule geçen ikram olurdu. Üstelik mukabilinde, belki bir dua veya sadece aldığımız nefes kâfi gelmiş olsa. Sadakanın en sevimlilerinden biri olan suyun böylesine ikramı bir hayal veya hikâye değil. Şimdilerde büfelerden satın aldığımız pet şişedeki memba sularını, kurdukları binalardan, sırf hayır olsun diye dağıtırdı ecdadımız.

Şehrin en işlek caddelerinde, müstakil veya bir başka binaya ek olarak inşa edilmiş, mermer sütunlar arasındaki şebekeli pencereleri, enfes yazı ve süslemeleriyle, eskiden kalma bir dükkân zannederiz belki de… Oysa insanlara su ikram etmek için yapılmış “hayır yolları”dır bu yapılar. Ne olduklarını tam bilmeden yanlarından geçtiğimiz bu güzel binaların ismi, “yol” manasına gelen “sebiP’den gelir. Arapça bir kelime olan sebil, hem maddî hem de mecâzî manalarda kullanılmıştır. Yani aynı zamanda hayır ve iyilik yolu demektir ki, bu itibarla su dağıtılan o binalara da “sebilhane” ismi verilmiştir.

Bu Sebil Hak Yoluna Ayn-ı Sevâb Oldu

Şehirlerde, içilecek su ihtiyacını karşılayan kuyu, sarnıç ve çeşmelerin az olduğu, günlük ev ihtiyacının ancak şehrin belli yerlerindeki tesislerden temin edilebildiği devirlerde, suyun, taşındığı yerde muhafazası için kullanılan küpler veya tekneler, sebilhâne mimarîsinin esasını teşkil etmektedir.

Daha ziyade şehir merkezlerinde ve cami, medrese, han gibi mühim yapıların ana yola veya meydana bakan cephelerinde inşa edilen sebilhâneler; çeşme, sarnıç ve kuyulara rağmen, mimarimizde mühim bir yer işgal etmiştir. Tespit edilebilen en eski örnekler, Konya Ata Camii (1285) ile Beyşehir Eşrefoğlu Süleyman Bey Camii’ndeki (1299) sebillerdir. Bunlar, su haznesinin üstünde, tabanı bir kapakla alttaki hazneye, cephesi de kemerli bir pencere ile dışarıya açılan hücrelerden müteşekkildi. Buradan su içmek isteyenler, hücre içindeki hazne kapağını açarak, sebile zincirle bağlanmış madenî bir kap kullanmaktaydılar. Asırlar boyunca büyük bir gelişme gösteren sebilhaneler, bilhassa 15. yüzyıldan sonra yazlık ve üstü açık, daimi veya üstü kapalı olmak üzere iki şekilde inşa edilir olmuştur. Birinci tip sebilhaneler, avlu veya bir hazire duvarına açılmış parmaklıklı pencerelerden ibarettir. İkinci tip ve asıl j| sanat değeri taşıyan sebilhaneler, geniş saçaklı küçük bir kubbeyle örtülü, çıkıntılı birer odacık şeklindedir. Bunların, bel hizasında ve etek ismi verilen mermer kaplı bir duvarı ve duvarın üstünde büyük ve geniş pencereler teşkil edecek şekilde yükselen sütunları bulunmaktadır. Bu tarz sebilhanelerin en güzel örnekleri İstanbul’da dır. Ayrıca, Kahire’de altı sebil, üstü kütüphane olup, “sebilküttâp” ismi verilen yapılarla; Kudüs’teki Osmanlı yadigarı sebilhaneler, bu tarzın en nadide örneklerini teşkil etmektedir.

Aktı Kevser Gibi Bu Âb-ı Latîf Oldu Sebil2 3

Sebilhane pencereleri, şebeke ismi verilen gayet süslü parmaklıklarla kaplıdır. Şebekenin alt kısmında aralıklar vardır. Sebilci ismi verilen bir vazifeli, her aralığa, içi su dolu taslar koyar. Zincirle şebekeye bağlı olan bu tasların, gelip geçenlerin içmesi için devamlı surette dolu bulundurulması ve temizliğinden sebilci mesuldür. Kitabelerine bakacak olursak, yaptırdıkları sebilhanenin suyunu Kevser’e ve âb-ı hayâta teşbih eden vakıf sahipleri, böylece hem hayatta hem de öldükten sonra ruhlarına dualar okunacak, sebilhâne pençemesi için devamlı surette dolu bulundurulması ve temizliğinden sebilci mesuldür. Kitabelerine bakacak olursak, yaptırdıkları sebilhanenin suyunu Kevser’e ve âb-ı hayâta teşbih eden vakıf sahipleri, böylece hem hayatta hem de öldükten sonra ruhlarına dualar okunacak, sebilhâne pençe Hatta bir sebilhane kitabesinde geçen şu şiir bunu en güzel şekilde ifade etmektedir:

Suyufasl-ı şitâda mutedil âb-ı hayât-âsâ

Temmuz eyyamı gelse serdolur çün berf-i kuhsârî

Yani, “Suyu kışın hayat suyu gibi ılık, yaz ayları geldiğinde ise dağ karı soğuktur.” Buzdolabının olmadığı eski devirlerde, yolda gidenlerin 4canına değecek en tatlı su, soğuk su olsa gerektir. Hele mübarek günlerde, ağızlar tatlandıracak soğuk bir şerbet…

Burada çeşmeyle sebilhane arasındaki en önemli farkı da şöyle izah edebiliriz: Çeşmenin daimî su akıtan bir yapı olmasına mukâbil; sebilhanelerde, daha ziyade bu suyun akıtılış şeklindeki bir istek buna göre şekillendirilmiş bir mimarî mevzubahistir.

“Su iç mâ-i hayâtın aynıdır bu çeşme-i bâlâ” diyerek, insanları âdetâ yanına çağıran sebilhanelerin birçoğu bugün yok olmuştur. Geriye kalanların kimisi kaderine terk edilmiş, kimisi farklı amaçlarla kullamlan dükkânlar halini almıştır. “Suyunu içen zengin ve fakir, eylesin sahibine hayır dua” pazılı kitabesini okuyamasak da, sebilhâneler ecdâdımızın bize bıraktığı zarif birer mirastırlar. Bu mirasa sahip çıkmaksa hepimizin vazifesidir.

5

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*

bool(false)