“Gaye Pâye Değil İlim Olmalı”

“Gaye Pâye Değil İlim Olmalı”

Kütükoğlu” soyadı tarihçilerin aşina olduğu bir isim. Her ikisi de tarihçiliğimiz için vazgeçilmez çalışmalar yapmış bir çift Bekir ve Mübahat Kütükoğlu. Bekir Bey bugün hayatta olmasa da esi Mübahat Hanım ile hayat prensiplerini, bir ömür verdiği çalışmalarını, kütüphanesini ve Bekir Kütükoğlu’nu konuştuk…

Tecrübe Konuşuyor bölümü için hocalarımızı ziyaret ediyoruz. Bölüm gerçekten alâka gördü. İnsanlar, özellikle öğrenciler sevdiler. Bunları kitaplaştıracağız inşaallah. Zira hocaların tecrübeleri, gençlere meslekî anlamda tavsiyeleri bizler için önemli. Bu anlamda her türlü istifadeyi sağlamak için elimizden geleni yapıyoruz. Beş on soru da sizin için hazırladık. Arzu ederseniz başlayalım…

Yapmış olduğunuz çalışmalar her türlü takdirin üstünde; ellerinize sağlık. Peki bunca eser nasıl bir gayretin neticesidir, kısaca çalışma prensiplerinizden bahseder misiniz?

Bir kere gündüz çalışmayı severim. Erken kalkar ve uzun süre çalışırım. Şimdi pek yapamıyorum. Çünki gözümde bir arıza var. Eskisi gibi devamlı çalışamıyorum. Ama çok sıkı çalıştığım senelerde sabah 6’da kalkar, yemek araları hariç, saat dörde beşe kadar çalışırdım. Ve böyle çalışmadıktan sonra da hiçbir şeyin elde edilemeyeceğine kani’imdir.

Eğer bir şey zihnimi çok meşgul etmişse neredeyse uykularıma giriyor diyebilirim. Meselâ sabah gözümü açtığımda yine o konuyla ilgili bulurum kendimi. Bir de şimdi bana yardım eden gençler var. Onları galiba fazla uğraştırıyorum. Meselâ, herhangi bir mesele hakkında okurken kafama bir şey takılmışsa mutlaka onu araştırmak isterim. Sonra bakarım demem. Eğer evde halledebileceğim bir şeyse bakarım. Tabiî kütüphaneye veya arşive gitmek gerekiyorsa o ayrı bir konu… Bu, talebelerle çalışırken olurdu çoğu zaman. Eskiden biliyorsunuz, mezuniyet tezleri vardı ve hem ben, hem eşim talebeyle birebir uğraşırdık. Tezleri baştan sona okuyup kontrol ederdik. O arada bir kelime, bir tabir geçtiği zaman, talebeye bunu araştırmasını söylerdim, ama ben daha çok merak eder hatta kendim araştırır ona söylerdim. Öyle bir tabiatım vardır. Bilmiyorum, bu kadar titizlenmek iyi bir şey mi, değil mi…

Hemen her çalışmanızda, kitaplarda, makalelerde en dikkate değer taraf belki o titizlik* Dolayısıyla iyi bir şey olsa gerek*♦♦

Ama o kadar titizliğe rağmen, kitap basıldıktan sonra bazı hatalar görebiliyorum. Yazdığım şeyi bir iki değil, defalarca okuduğum halde gözümden kaçmış şeyler bulunması tabiî beni üzüyor. Tez yaptırırken, talebeler tezi önce parça parça getirirler, ben de okuyup düzeltilecek hususlara işaret ederdim. Tamamlandıktan sonra da bütününü okur ve yeniden düzeltirdim. Talebe bundan bayağı rahatsız olurdu. “Ama hocam, siz bunu daha önce okumuştunuz” derlerdi. Evet. Ben kendi yazdığımı bile en azından üç-beş defa okur ve her defasında düzeltir, hatta bazı kısımları beğenmeyip yeniden yazarken bunu talebe için niye yapmayayım? Tabiî bunları talebenin anlaması çok zor. Ancak bu, işin içine girdikten ve uzun bir tecrübe kazandıktan sonra anlaşılır. Bu çok mühim bir husus. Başlangıçta nasıl yazılacağını bilmiyorsunuz veya yazdığınız şey uygun mu, değil mi, tam olarak kestiremiyorsunuz. Ama uzun seneler çalıştıktan sonra, öğreniyorsunuz. Bir yazıya başlamadan önce plân yapılır. Başlangıçta yaptığım plânla kitap bittikten sonra yaptığım plân farklı olabilir. İlk plâna yeni şeyler ilâve edilebilir. Yazma sırasında yeni bir şeyler eklenebilir.

Peki; kitabı yazdınız, bitti* Basıldı* O kitaba ait dosyalar mevcuttun Yeni şeyler bulduğunuz zaman o dosyaya koyup, kitabın sonraki baskısına ekliyorsunuzdur•♦♦

Evet. O konuyla ilgili elime geçenleri dosyasına koyarım. Eğer ufak tefek bilgilerse ilgili bahsin kenarına

not alırım: Filanca numaralı arşiv belgesi eklenecek, yahut filanca şey yazılacak ve saire. Bir nüshayı ayırır, bunları yazarım veya içine kâğıtlar koyarım. Bazı kitaplarım da böyle aldığım notlardan ortaya çıkmıştır. Meselâ medreseler… İstanbul medreselerine dair iki makale yazmıştım. Daha sonra arşivde başka konular üzerine çalışırken gözüme medreselerle alâkalı bilgiler iliştiği zaman onları not aldım ve sonunda medrese kitabı çıktı.

Hocam az önce bahsettiniz♦ Evinize gelen giden talebe çoktu* Eşiniz Bekir Bey de, siz de onların istifadesi için elinizden geleni yapıyordunuz* Meselâ şunu kafanızda tasarlamış mıydınız, Bekir Bey, biz gelen insanlara yardımcı olalım, elimizden geleni yapalım* ٠٠

Hayır, ikimizde de öyle Allah vergisi bir şey vardı. Tasarlanmış bir şey yoktu.

Peki evvelâ bir eş, sonra tarih ilmine büyük emek vermiş bir ilim adamı olarak Bekir Bey ,den bahseder misiniz bize?

Bekir Bey son derece titiz çalışan bir insandı. Kılı kırk yarardı. Bir başkasının on beş cümleyle ifade edebileceğini üç cümleyle anlatabilirdi. Yazılarını o kadar konsantre hale getirirdi. Kolay yazmazdı, onu söyleyeyim. Hiç kolay yazmazdı. Meselâ, bir gün sabahtan akşama kadar oturur, okur, okurdu. Ben o gün fakülteye veya arşive giderdim. Akşam gelince büyük bir heyecanla, uNe yaptın bugün?” diye sorardım. Sadece okuyup onu şekillendirmeye çalıştığını söylerdi. Ama yazdığı zaman da çok iyi yazardı. Talebeleriyle çok fazla uğraşırdı. Aslında bu çok güzel bir şeydir ama o arada kendisinin yapması gereken şeyi yapamamış olması kötüdür, işte Bekir Bey öyle yaptı. Çok büyük bir projesi vardı. Osmanlı tarihçiliği için… Biliyorsunuz İslâm Ansiklopedisi nde bir “vekayi’nüvis” maddesi vardır, işte onu çok genişleterek kitap yapacaktı. Emekliliğe bırakmıştı. Ama… Allah herkese emekliliğini görmeyi nasip etmiyor. Beklemediğimiz bir anda kaybettik. Bir doktora imtihanından bir iki saat sonra. Ziya Yılmazer, tanıyorsunuz. Onun doktora imtihanı günü idi… Çocuklarına düşkündü. Hoca olarak da talebelerine çok düşkündü. Öyle zamanlar olurdu ki saat ll’de eve gelirdi. Akşam tezleri kontrol etmeye dalar ve kendini kaybederdi.

Mehmet Genç Bey, “İlimden çalarak çocuk büyüttüm♦” demiştik Burada sanki ilim adamının zihninde bir açmaz var* Çocuklarıma ne kadar vakit ayıracağım, ilme ne kadar vakit ayıracağım? Bu durum sizin âilenizde nasıl tezahür etti, mükemmellik duygusu hangi taraf için ağır bastı.

Mehmet Genç Bey, “İlimden çalarak çocuk büyüttüm♦” demiştik Burada sanki ilim adamının zihninde bir açmaz var* Çocuklarıma ne kadar vakit ayıracağım, ilme ne kadar vakit ayıracağım? Bu durum sizin âilenizde nasıl tezahür etti, mükemmellik duygusu hangi taraf için ağır bastı?

Mükemmel olmaya çalışılmaz, o gayr-i ihtiyarî olan bir şeydir. Baba olarak, dediğim gibi, her türlü şeyi yapardı. Şimdi ben bakıyorum, birçok anne baba, çocuklarının ödevlerini yapıyorlar. Bizde asla öyle bir şey olmadı. Biz çocukların önüne kitap verirdik. Veya öğretilmesi gereken bir şey varsa oturup öğretirdik. Meselâ bir bibliyografya nasıl tanzim edilecek? Oğlum vazife hazırlarken, bibliyografyanın nasıl yapılacağını anlattım, o kadar. Ondan sonra kendisi ona göre yaptı. Ama çocukları yetiştirmek son derece mühim. Onlara kendi kendilerine bir şey yapmalarını öğretmek lâzım. Biz bunu yapmaya çalıştık. Tabiî, bir anne olarak benim hem evimi idare etmem, hem ilim yapmam, hem çocuklarımla ilgilenmem pek kolay bir şey değildi, takdir edersiniz.

Muhakkak hocam, annelerimizin yeri başka♦ Kitaplarınızdan bahsedelim biraz da* ٠٠ Öğrencilik hayatınızdan itibaren kitap biriktirmeye başladınız mutlaka♦ ٠٠

Evet. Lisedeyken okulun güzel bir kütüphanesi vardı. Ben Prof. İ. H. Uzunçarşılı’mn kitaplarını orada okumuştum. İlk ben açmıştım kitabın fasiküllerinin kat yerlerini. Dedemin kütüphanesinde Cevdet Tarihi vardı. Cevdet Tarihini evde kimi bulursam ona okuturdum.

Bazen okurlar, bazen “işimiz var, sonra”, derlerdi.

Ve çok kızardım o zaman. “Ben bu eski yazıyı öğrenince sizden daha iyi okuyacağım”, derdim. Liseyi bitirdikten sonra, üniversiteye başlamadan Osmanlıca bir alfabe buldum ve okumaya başladım. Sonra alfabeyi bitirmeden kitaba geçtim. Üniversiteye geldiğim zaman ben eski yazıyı okuyabiliyordum، Yani biraz merak, biraz da bir şeyler yapabilme arzusu.٠٠

Kitaplar ne zaman birikmeye başladı? Çekirdeğini hatırlıyor musunuz?

Talebeyken meselâ Naima Tarihini aldığımı hatırlıyorum. Hatta kaça aldığımı bile hatırlıyorum. Tabiî o zaman bütçemiz, onu bir defada ödemeye müsait değildi. Taksitle alıyorduk. O zaman başladık almaya yavaş yavaş. Sonra evlenince Bekir Bey’in kitapları, benim kitaplarım… Bekir Bey çok daha şuurluca toplamış. Vekayi nüvislerin çoğu vardı.

Ama işte üç dört tane küçük etajeri dolduruyordu kitaplar. Şimdi evde boş duvar kalmadı.

Belli bir tasnifi var mı?

Bir ara yaptırtıyordum. Çalışma odasmdakiler yapıldı. Salondakilerin bir kısmı yapıldı. Bir kütüphanecilik talebesi yapıyordu. Bitmesine az bir şey kalmışken mezun oldu. “Evladım şunu bitir bari”, dedim, ama bitirmedi. Ondan sonra da kaldı, maatteessüf.

Allah hayırlı ömürler versin, sizden sonra kitaplarınızın akıbeti hakkında ne düşünüyorsunuz?

Vallahi bir yere bağışlamak istiyorum ama nereye bağışlayacağıma karar veremedim doğrusunu isterseniz. Aslında bir Anadolu üniversitesine vermeyi düşündüm bir ara. Ama Anadolu üniversitelerinde fen ve edebiyat fakülteleri bir arada, dekan fen fakültesinden olduğu zaman edebiyat fakültesi branşlarına pek ehemmiyet verilmiyor. O zaman kütüphanenin akıbeti ne olur? Bunlar beni endişelendiriyor. O yüzden nereye vereceğime henüz karar vermedim doğrusu.

Peki kütüphane ve kitap kültürü hakkında fikirleriniz neler? Yani Türkiye’deki kütüphanelerde uzun yıllar çalıştınız* İnsanların kitaba ve kütüphaneye yaklaşımı hakkında neler düşünüyorsunuz?

Şimdi gerek kütüphanenin, gerekse arşivin kolay ulaşılabilecek bir yerde olması lâzım. Meselâ Arşiv i Kâğıthane’ye götürdüler, kaç kişi gidiyor? Araştırıcılar oraya gitmek için çok zorluk çekiyorlar. Ve çalışan çok az insan var diyorlar. Hâlbuki bu taraftayken öyle bir şey yoktu. Ben hatırlarım, boş dersim varsa alelacele birkaç şeye bakmak için gidip geri dönerdim. Şimdi böyle bir imkân yok. Oraya gittiğiniz zaman artık çıkamazsınız. Ben gidip görmedim. Fakat pek de iç açıcı olmadığını söylüyorlar. Duvarlar su alıyormuş. Ama bu bir sürpriz değil. Beklenen bir şey. Yani götürüp de derenin ortasına bina yaparsanız olacağı budur! Kütüphaneye gelince: Son yıllarda hiç gittiğim yok. Ama tabiî vaktiyle hepsinde çalıştım. İnsanlar mecbur olmadıkça kütüphaneye gitmiyorlar.

Eğer hoca bir vazife vermişse, talebe o vazife için gidiyor, biraz bakıyor ve bitiyor. Meraklı talebe var tabiî. Ama çoğu öyle değil. Bir de meselâ Beyazıt Kütüphanesinde ^şimdi durumu nasıldır bilmiyorum ama’ bir ara talebe ve hoca aynı kuyruğa giriyordu. Hoca yazma eser okuyacak, talebe getirdiği kitaplarla ders çalışacak. Bu olmaz. Kütüphanede araştırıcıya yardımcı olmak lâzım.

Hem kütüphanede hem arşivde. Bakın yurt dışında bir kütüphaneye gittiğiniz zaman size yardımcı olacak birini mutlaka buluyorsunuz. Ama bizde çok zaman böyle olmuyor. Eskiden hem kütüphane, hem arşivde yardımcı olanlar vardı. İstanbul Üniversditesi Merkez Kütüphanesinde bizim talebeliğimizde Nureddin Kalkandelenli, müdür olmasına rağmen, talebe ile bizzat meşgul olur, yardım ederdi. Arşiv’de ise, ‘daha sonra genel müdürlüğünü de yapmış olan Fazıl Işıközlü vardı. Belgelerde çözemediğimiz bir şeyi ona gösterirdik. O anda okuyamadıysa bile resmini yapar, bazan bir hafta uğraşır ve hallederdi. Arşiv ve kütüphaneye böyle elemanlar lâzım. Ama bizde, hiç kimse gitmese görevliler daha memnun olacaklar. Gerçek bu. Bir de şöyle birşey var, meselâ kitabı veya bir belgeyi alıp iâde ediyorsunuz. Zamanında yerine konmuyor. Yerine konmayınca sizin üstünüzde gözüküyor. Benim başıma geldi bu. Yani arşiv ve kütüphanelerin çok problemleri var.

Özellikle Avrupa ya kıyasla daha çok belli oluyor değil mi bunlar?

Evet. Yalnız meselâ ben, 1961’de British Library’de çalışırken fişlerde bir kitap gördüm. Kitabı istedim,

  1. Dünya Savaşında bombalandığı gibi bir cevap aldım. 1970’te tekrar gittiğimde fiş yine yerinde duruyordu. Tekrar istedim. Yine aynı cevabı verdiler. O zaman onu oradan çıkartın, niye tutuyorsunuz? Yani böyle şeyler yalnız bizde olmuyor, onu söylemek istiyorum.

Hocam müessese tarihi ve diplomatik çalıştınız* Bu iki alanda da müthiş eserler verdiniz* Peki bunları çalışmaya sizi sevk eden sebep neydi?

Şimdi diplomatik şöyle. Bizim kürsü 1961’de kuruluyor. Prof. Tayyib Gökbilgin yeni birtakım dersler ihdas ediyor. Bunların arasında diplomatik de var. Ve senelerce okutuyor bu dersleri. Ben doçent olduktan sonra hoca onu okutmaya devam etti. Emekli olduğu zaman birisinin o dersi okutması lâzımdı. Kürsüde de fazla eleman yoktu zaten. Bir ben vardım bir de Salih Ozbaran vardı. Ya dersi kaldıracaktım yahut okutacaktım. Okutmaya karar verdim. Hocanın küçük bir kitabı var biliyorsunuzdur. O önderlik etti. Ondan sonra diplomatika ile alâkalı kitapları, makaleleri topladım. Ve elimde fotoğraf makinesiyle ne kadar arşiv varsa dolaştım. Başbakanlık, Topkapı Sarayı, İslâm Eserleri Müzesi.٠٠ Hepsindeki belgeleri topladım ve bayağı büyük bir slayt koleksiyonu meydana getirdim. Bunları yazmak istedim. Tarih Araştırma Merkezinin müdürüydüm o zaman.

Osmaniı Belgelerinin Dili (Diplomatik), Mübahat Kütükoğlu, TTK, 2013

Osmaniı Belgelerinin Dili (Diplomatik), Mübahat Kütükoğlu, TTK, 2013

Bazı seminerler arasında iki defa da diplomatik semineri yaptık. O arada arkadaşları teşvik ettim bir şeyler yapmaları için. Onlar da güzel tebliğler verdiler. Ve ben çalışmaya başladım. Bunları mutlaka bir kitap haline getirmeliyim dedim. 90 senesiydi. Prof. Nurhan Atasoy dekandı o zaman. Ona böyle bir tasavvurumun olduğunu söyledim. Nurhan Hanım vasıtasıyla bir yayınevi beni aradı, ama henüz kitap ortada yoktu. Ben çalışmaya devam ettim. Diyebilirim ki eşimin [Prof. Bekir Kütükoğlu] vefatıyla karşılaştığım çöküntüden beni o kitap kurtardı. Daha önce ben ilk 1955’te girdim Arşiv e. Talebeydim ve ondan sonra devam etti arşiv çalışmam. Ama diplomatik okutmaya başlayıncaya kadar belgeleri sadece muhteva olarak görüyordum. Belgenin şekli üzerinde durmamıştım. İnsan bir şeyi görüyor, hafıza onu derinlerde bir yere atıyor, icap ettiği zaman o, su yüzüne çıkıveriyor. O yüzden ben hep dedim ki, o kitap 35 senelik bir birikimin mahsulüdür, 3 sene de yazılma safhası var. İşte ondan sonra kitap çıktı.

Ama bugün de aşılamamış bir şaheser

Vallahi aslında o kitaptaki her konu bir tez olabilir. Bunu önsözde de yazdım. Benim yaptığım, nihayet, genel bir bilgi vermekti. Ama hâlâ fermanla beratı karıştırıyorlar, ben ne yapayım? üstünde bir tuğra görününce ferman addediliyor hâlâ.

Kitaplarınız arasında bunu iyi ki yapmışım dediğiniz, gözbebeğiniz addettiğiniz kitabınız hangisi?

Diplomatik. Prof. Mücteba ilgürel bu kitap çıktığı zaman “Bundan daha iyisini yazamazsınız herhalde” dedi. “Her yazılan kitap bir öncekinden üstün olacak diye bir şey yok” dedim. Bunun tutulmasının sebebi, konusunda başka kitap olmaması.

Siz o kitabı hazırlarken 35 senelik birikiminizi kullanarak büyük bir titizlik ve adanmışlıkla yazdınız* Bugünkü akademisyenlerin çalışmalarında bu adanmışlığı ve titizliği görüyor musunuz?

Bunları yapanlar var tabiî. Meselâ Ali Akyıldız. Resmen değil ama gayr’i resmi olarak doktorasını benimle yaptı. Meselâ Arzu Terzi, o talebeliğinden itibaren benimle çalıştı zaten. Abdülkadir özcan Bey de öyledir, o Bekir Bey’le doktora yapmıştı.

Ben kürsünün başına geçtiğim zaman asistan almam icap etti. Fakat benim yetiştirdiğim eleman henüz yoktu. Ne yapabilirdim? En güvendiğim kimsenin yetiştirdiği elemanı alabilirdim. Ve Abdülkadir özcan’ı aldım. Şimdi ben yeni yetişenlere bakıyorum. İlim değil çoğunun yaptığı. Tabiî çok iyi olanlar da var, onları ayrı tutuyorum. Sadece pâye almak için çalışıyor bazı kimseler. Bu beni çok üzüyor. Gaye, pâye olmamalı. Gaye ilim olmalı, özellikle bizim sahada. Çünki biz zaten maddî bakımdan bir şey beklemiyoruz. Bir kitabımız basılıyor, bazan o kadar komik rakamlar veriyorlar ki… Yaptığımız masrafın yarısını karşılamaz o rakam.

Hocam hâlâ çalışıyorsunuz. Nasıl bir ortamda çalışıyorsunuz? Nerede yazarsınız? Bilgisayar kullanır mısınız meselâ?

Bilgisayarda yazarım. 1986’dan beri bilgisayar kullanıyorum. Ben başladığım zaman arkadaşlardan kimsede bilgisayar yoktu. Ama tabiî benim bir avantajım var; oğlum elektronik mühendisi.

O her şeyimi ayarlıyor, onun için gayet rahat çalışıyorum. Ve yakın zamana kadar, kitabın katalog taramasından mizanpajına kadar her şeyini kendim yapmışımdır, hiç kimseye bir şey bırakmadan. Ama son senelerde, gözlerim artık bana yardım etmiyor. Onun için gençlere tarif ediyorum, mizanpajı onlar yapıyorlar. Sonra tekrar bakıyorum.

Ortamınız nasıldır peki? Meselâ gürültüye gelir misiniz?

Hayır, hiç sevmem. Hep sükûnet ararım. Eskiden benim çalışma odamın yanında çocuklarımın odası vardı. Çocuklar müzik dinlerlerken sesi fazla açtıklarında katiyen tahammül edemez, cetvelle duvara vururdum sesi kısmaları için. Çünki gürültülü ortamda kafamı toplayamam.

Peki günümüz öğrenci profili hakkında ne düşünüyorsunuz? Meselâ bir hocamız, “Geçmişte öğrenciler dil açısından da belli bir seviyeye gelmiş oluyorlardı Kendini ifade etme bakımından, okudukları kitap bakımından Ama seviye artık o kadar düştü ki, geçen derste ‘imkân kelimesini kullandım, bir tanesi kalkıp ‘imkân nedir’ diye sordu diyor Sizin de buna benzer bir tecrübeniz var mı?

Var tabi ki. 80’li yıllardaydı. Gece dersi yapıyoruz. Dört tane talebe var. Bir tanesi Türkoloji 3. sınıf öğrencisi. Defterdarlık müessesesinden bahsediyordum. “Defterdarın son derece ketum olması lâzım gelir” dedim. Çocukların yüzündeki ifadeden ketum kelimesini anlamadıklarını fark ettim, durdum. “Ne demek ketum?” dedim. Ses çıkmadı. Türkoloji talebesine sordum. “Bilmiyorum”, dedi. “Evlâdım son yirmi beş senenin romanında bile vardır bu kelime” dedim. Bana ne cevap verdi… “Roman alacak para mı var?” İşte o zaman benim tepem attı. Dedim ki “Türkoloji bölümünün kütüphanesi dolu. Gezici kitaplıklar var ve sahaflarda 25 kuruşa kitap satıyorlar.” Yani Türkoloji talebesi dahî ketum kelimesini bilmiyor idi 80’li yıllarda. Maalesef… Ben yarışma programlarınıseyretmeyi severim. Onlarda hayretimi mucip o kadar şey oluyor ki… Gençler birkaç sene önce liseyi veya üniversiteyi bitirmişler. Eminim lisede o konuyu okumuşlardır. Soruluyor ve bilmiyorlar. Ben üzerinden yarım asırdan fazla bir zaman geçtiği halde lisede öğrendiğim şeyleri hatırlıyorum. Bu nasıl hafıza? Bu nasıl bir öğrenme? Zaten şimdiki maarif sistemi de bana çok ters geliyor. Lise son sınıfta çocuklar okula gitmiyor, dershaneye gidiyor. O zaman okulları kapasınlar dershanede ders versinler. Çocuk önce konuyu öğrenir. Sonra öğrendiğini dershanede o test sistemine nasıl tatbik edileceğini görür.

Hocam çalışmalarınız devam ediyor Okuyucularımıza da müjdeleyelim Yeni bir çalışmanız var mıdır?

Vallahi şu anda elimde iki kitap var ama tamamlamaya ömrüm vefa eder mi bilemiyorum. Bir tanesi umumî mahiyette bir şey. İlmî bir araştırma değil. Talebeye yardımcı bir ders kitabı. Osmanlı’nın sosyal, kültürel, İktisadî yönlerini merak edenler için bir el kitabı mahiyetinde. Çok çeşitli konular var. Ama bir türlü sonuna gelemiyorum. Diğeri Bodrum Tersanesi. O tamamen arşiv belgelerine dayanarak yaptığım bir çalışma. Onu da yazmaya başladım ama diğerini önce bitirip sonra ona geçmek istiyorum. Çünki bir ona, bir diğerine gidip gelmek çok yorucu oluyor. Tam birine konsantre oluyorsunuz, ondan çıkıp diğerine gidiyorsunuz… Olmuyor.

Hocam vakit ayırdınız Çok çok sağ olun Okuyucularımız da inşallah istifade edeceklerdir Kitapları da heyecanla bekliyoruz öyleyse* İnşaallah en kısa zamanda çıkarlar

İnşaallah… Ben teşekkür ederim.

Mübahat Kütükoğlu Kimdir?

1932 yılında İzmir’de doğdu. Yüksek tahsilini İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nde tamamladı. Ardından aynı üniversitenin İktisat Fakültesi İktisat Tarihi Kürsüsü’ne atandı. Doktora (1963) ve doçentlik (1972) tezlerini Osmanlı4ngiliz İktisadî Münâsebetleri üzerinde hazırladı.
1973’te Edebiyat Fakültesi Osmanlı Müesseseleri ve Medeniyeti Tarihi A nabil im dalında doçent olarak göreve başladı; 1979’da profesör oldu. 1977’den itibaren Anabilim Dalı Başkanlığı; 1984’den itibaren de Edebiyat Fakültesine bağlı Tarih Araştırma Merkezi Müdürlüğü yaptı. Hâlen çalışmalarına devam eden hocanın muhteşem eseri Osmanlı Belgelerinin Dili (Diplomatik)’ten başka birçok kitabı ve makalesi vardır.

 


Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*