YAHYÂ KEMÂL BEYATLI

Yirminci yüzyıl
Türk Edebiyatı’nın şair ve yazarlarından. 1884’de
Üsküp’te doğdu. İlköğrenimini Üsküp’te yaptı. Selânik
İdâdisi’nde başladığı ortaöğrenimini 1902’de geldiği İsitanbul
Vefa İdâdisi’nde tamamladı. İkinci Sultan
Abdülhamid Hân devrinde Jön Türkler cereyanına
kapılarak, 1903’de Paris’e kaçtı Orada Meaux Kolejinde
Fransızcasını ilerlettikten sonra Siyasal Bilgiler
Fakültesine girdi. Dokuz yıl kaldığı Paris’ten döndükten
sonra Düraşşafak’da tarih ve edebiyat öğretmenliği,
Darülfünun’da çeşitli dersler okuttu. Bu vazifelerini
sürdürürken çeşitli gazetelerde “Süleyman Sadi” mahlasıyla
makaleleri çıktı. Türk Ocağındaki konferans ve
sohbetleri ile sanat, târih ve milliyetçilik üstündeki yeni
fikirlerini aydın çevrelere benimsetti. Şiirlerini ilk defa
Birinci Dünya Harbi sıralarında Ziya Gökalp’in çıkardığı
“Yeni Mecmua”da neşretmeğe başladı. Birkaç şiiriyle
çok geniş bir şöhret kazandı. Mütâreke yıllarında
bâzı gençlerle beraber “Dergâh” dergisini çıkardı. İki
yıl kadar süren bu dergide şiir ve makaleleri yayınlandı.Mütareke yıllarında ve Anadolu Kurtuluş Mücadelesi
yıllarında bu hareketi destekleyen ve değerlendiren,
güçlü ve cesaret dolu yazılarıyla milliyetçi gençliğin
lideri durumuna geçti. Ankara’ya geçip Hakimiyet-i
Milliye gazetesine başyazar oldu. Lozan’a giden Türk
heyetine müşavir sıfatıyla katıldı. Lozan’dan döndükten
sonra birkaç dönem, Urfa, Yozgat, Tekirdağ ve
İstanbul’dan milletvekili seçildi. Varşova, Madrit, Lizbon
elçiliklerinde bulundu. Bir yıl Pakistan Büyükelçili­
ğinde bulunduktan sonra emekliliğini isteyerek, yurda
döndü. 1 Kasım 1958’de İstanbul’da vefat etti. Ertesi
gün vasiyyeti üzerine Rumelihisarı Mezarlığına gömüldü.
Yahyâ Kemâl, yetişme tarzı, kültürü, tesirleri ve her
hali Türk olan davranışlarıyla millî şahsiyetlerimizden
biridir.
Paris’te Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde derslerini
takib ettiği Albert Sorel’in kuvvetli tesiri altında kalarak
Türk tarihini incelemeğe başladı. Jean Moréas, Baudelaire,
Verlaine gibi Fransız şairlerinin edebî mülâhazalarını
iyi kavradı. Paris’e gidişi bir kaçış olduğu halde
orada, bilhassa Jön Türkler tarafından organize edilen
siyasî faaliyetlere katılmayarak san’at çevrelerinde kendini
yetiştirdi. Bu yıllarda, İstanbul’da parlayıp sönen
Servèt-i Fünûn şiiri tesirinden kendini kurtardı. Klâ­
sik divan şiirini ve konularını batı şiirindeki bütünlük
anlayışıyla millî bir ses ve yeni bir üslubla ele aldı.
Avrupa dönüşü Yeni Mecmua’da, “Bulunmuş
Sahifeler” başlığıyla yayınladığı gazeller, şarkılarla
tanındı. Bu neo-klâsik şiirler, onun çıkış noktasının
Osmanlı tarih ve şiiri olduğunu gösterdiği gibi, sonradan
yeni şekiller ve sade dille yazdıklarında da şairin
Osmanlı medeniyet ve kültürüne bağlı kaldığı görülür.
Millî değerlerimize dayanmayan Batı taklitçiliğinin olamıyacağını
bunun için de şiir ve yazılarıyla hiç gösterişe
kapılmadan millî san’atı kurmaya çalıştı. Onda tarih,
vatan, millet ve İstanbul sevgisi, hep bu açıdan işlenir.
Osmanlı medeniyeti yüzyıllar boyu en güzel eserlerini
İstanbul’da vücuda getirdiği için, Yahyâ Kemâl’deki
İstanbul, Boğaziçi ve tabiat güzellikleri sevgisinin yanı- sıra, tarih değerleri de girer. Duygu, düşünce ve hayali,
ustalıkla kaynaştıran şair, pekçoğunda hikâye karakteri
verdiği lirik-epik şiirlerinin konularını aşk, tabiat, deniz
ve ölümden alır. Şiirde iç ahengi herşeyden üstün tutmuştur.
Ona göre ahenk, veznin bittiği yerde başlar.
Bütün şiirlerini bu ahengin sağlanmasına daha elverişli
gördüğü, aruzla yazmıştır. Yalnız “Ok” şiiri hece vezni
iledir.
Ana dilimize olan sevgisini “Bu dil ağzımda annemin
sütüdür.” mısrası ile anlatan Yahyâ Kemâl, söyledi­
ğimiz lisan dediği İstanbul Türkçesine bağlıdır.
Şiirde olduğu gibi nesirde de yersiz mecezlardan
arınmış, duygu ve şiir yüklü, her cümlesi ile fikri, bir
adım daha ileriye götüren yepyeni bir nesir üslûbuna
sahiptir.
Yahyâ Kemâl Beyatlı şiirlerini, makale ve hikâyelerini
sağlığında kitaplara toplamamış; eserleri dergilerde,
birçok gazetelerde dağınık kalmıştı. Ölümünden sonra
dostlan ve talebeleri tarafından bir “Yahyâ Kemâl’i
Sevenler Cemiyeti kurulduğu gibi, İstanbul Fetih
Cemiyeti’ne bağlı bir de Yahyâ Kemâl Enstitüsü ve
Müzesi açıldı (1961). Hakkında yayınlanmış kitapların
sayısı onbeşi geçer.
Usta bir şiir yapısına ve kelime işçiliğine sahip olan
Yahyâ Kemâl, yüzyılımızın en başarılı Türk
şairlerindendir.
Eserleri: Kendi Gök Kubbemiz (1961-1963), Eski
Şiirin Rüzgâriyle (1962), Rubâiler ve Hayyam Rubâilerini
Türkçe Söyleyiş (1963), Aziz İstanbul (1964), Eğil
Dağlar (1966), Siyasî Hikâyeler (1968), Siyasî ve Edebî
Portreler (1968).
İSTANBUL’U FETHEDEN YENİÇERİ’YE
Vur pençe-i Âli’deki şemşir aşkına
Gülbangı, âsümânı tutan pir aşkına
Ey Leşker-i müfettihü’l-ebvab vur bugün
Feth-i Mübini zamin o tebşir aşkına
Vur deyr-i küfrün üstüne rekz-i hilâl içün
Gelmiş bu şehsüvâr-ı cihangir aşkına
Düşsün çelengi Rûm’un eğilsin ser-i Firenk
Vur Türk’ü gönderen yed-i takdir aşkına
Son savletinle vur ki açılsın bu surlar
Fecr-i hücum içindeki tekbîr aşkına
SESSİZ GEMİ
Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.
Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;
Sallanmaz o kalkışta ne mendil, ne de bir kol.
Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli,
Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli.
Biçâre gönüller! Ne giden son gemidir bu!
Hicranlı hayatın’ne de son matemidir bu!
Dünyada sevilmiş ve seven nâfile bekler;
Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler.
Bir çok gidenin herbiri memnun ki yerinden,
Bir çok seneler geçti; dönen yok seferinden..AKINCI
Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik;
Bin atlı o gün dev bir orduyu yendik!
Ak tolgalı Beylerbeyi haykırdı: İlerle!
Bir yaz günü geçtik Tuna’dan kafilelerle…
Şimşek gibi bir semte atıldık yedi koldan;
Şimşek gibi Türk atlarının geçtiği yoldan.
Bir gün dolu dizgin boşanan atlarımızla,
Yerden yedi kat arşa kanatlandık o hızla.
Cennette bugün gülleri açmış görürüz de,
Hâlâ o kızıl hatıra titrer gözümüzde.
Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik.
Bin atlı o gün dev bir orduyu yendik.
EYLÜL SONU
Günler kısaldı. Kanlıca’nın ihtiyarlan,
Bir bir hatırlamakta geçen sonbaharları.
Yalnız bu semti sevmek için ömrümüz kısa…
Yazlar yavaşça bitmese, günler kısalmasa…
İçtik bu nadir içkiyi yıllarca kanmadık…
Bir böyle zevke tek bir ömür yetmiyor, yazık!
Ölmek kaderde var, bize ürküntü vermiyor;
Lâkin vatandan ayrılışn ıstırabı zor.
Hiç dönmemek ölüm gecesinden bu sahile,
Bitmez bir özleyiştir, ölümden beter bile.
AÇIK DENİZ
Balkan şehirlerinde geçerken çocukluğum;
Her lâhza bir alev gibi hasretti duyduğum.
Kalbimde vardı Byron’ı bedbaht eden melâl,
Gezdim o yaşta dağlan, hülyam içinde lâl.
Aldım Rakofça kırlarının hür havasını,
Duydum akıncı cedlerimin ihtirasını,
Her yaz, Şimale doğru asırlarca bir koşu,
Bağrımda bir akis gibi kalmış uğultulu…
Mağlûpken ordu, yaslı dururken bütün vatan,
Rüyâma girdi her gece bir fatihane zan.
Hicretlerin bakıyyesi hicranlı duygular,
Mahzun hudutlann ötesinden akan sular,
Gönlümde hep o zanla beraber çağıldadı,
Bildim nedir ufuktaki sonsuzluğun tadı!
Bir gün dedim ki istemem artık ne yer ne yar!
Çıktım sürekli gurbete, gezdim diyar diyar;
Gittim O son diyara ki Serhaddidir yerirr,
Hâlâ dilimdedir tuzu engin denizlerin!

Share This:

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*

bool(false)