okulöncesi eğitim

okulöncesi eğitim, çocuğun ilk aylarından
ilkokul çağma değin süren eğitim. İlgili
kurumsal düzenlemeler gibi ilkokula başlama
yaşı da ülkeden ülkeye değişiklik gösterir.
Bu tür kurumlar Türkiye’de yuva,
anaokulu(*) ve kreş(*) gibi adlarla anılır:
Bazı ülkelerde (örn. ABD) okulöncesi eğitimin
ikinci aşaması (genellikle 3-6 ya da 4-6
yaş arası) ilköğretimin parçası sayılırken,
bazısında (örn. AFC) ilkokul çağma gelmekle
birlikte yeterince olgunlaşmamış çocuklar
için bir ara aşamaya (Schulkindergarten)
yer verilir.
Tarihi. Çağdaş okulöncesi eğitimde ilk
girişimlerden biri Johann Friedrich Oberlin’in(*)
ana babaları tarlada çalışan küçük
çocukların bakım ve eğitimi için 1767’de
açtığı salle d ’asile (Fransızcada “sığınma
evi”) oldu. Avrupa’nın çeşitli yerlerinde
benzerleri açılan bu kurumlar Fransa’da
1833’te devlet destekli ulusal eğitim sistemi
kapsamına alındı; daha sonra da resmen
école maternelle (anaokulu) adını aldı.
Robert Owen’in 1816’da New Lanark’ta
(İskoçya) kurduğu Karakter Oluşumu Enstitüsü
1,5-10 yaş arasındaki yaklaşık 100 işçi
çocuğuna hizmet veriyordu. 2-5 yaş grubu
için ayrı sınıflar düşünülmüştü. Bu enstitünün
yöneticisi James Buchanan 1818’de
Londra’nın ilk anaokulunu (1-6 yaş) açtı ve
New Lanark’ta geliştirdiği yöntemleri uyguladı.
Buchanan’ın okulunu örnek alan eğitimcilerden
Samuel Wilderspin okulöncesi
eğitim konusunda ilk monografilerden bazısını
yazdı. Wilderspin’in çok okunan bu
yazılarından birinin İtalyanca çevirisinden
etkilenen Katolik din adamı Ferrante Aporti
1829’da Cremona’da İtalya’nın ilk anaokulunu
kurdu ve ahlaki, zihinsel ve fiziksel
eğitimi birleştirmeyi amaçlayan bir program
geliştirdi.Almanya’da 1837’de Kindergarten adıyla ilk
anaokulunu kuran Friedrich Froebel(*) aynı
zamanda çocukluk döneminin başlangıç
evresine ilişkin ilk sistematik pedagoji kuramını
geliştirdi. Çocuk eğitiminde oyun ve
etkin katılımın önemini vurgulayarak “armağan”
adını verdiği bir dizi oyuncak ve
öğrenme aracı tasarladı. Onun ölümünü
(1852) izleyen 25 yıl içinde Avusturya,
Belçika, Kanada, Almanya, Macaristan,
Japonya, Hollanda, İsviçre ve ABD’nin
başlıca kentlerinde Kindergarten’Xar açıldı.
1892’de İtalya’da Rosa ve Carolina Agazzi
adlı iki kız kardeş Aporti’nin anaokulu ile
Froebel’in Kindergarten anlayışını birleştirerek
İtalyan anaokulunun (scuola materna)
ilk örneğini oluşturdular. Çocukların kendi
eğitim araçlarını bulma etkinliğine katıldığı^
bu okulda günlük yaşamda kullanılanların
yanı sıra Froebel’in simgesel nesnelerinden
de yararlanılıyordu.
Okulöncesi eğitimde kendi adıyla anılan
bir sistem geliştiren Maria Montessori(*) de
çocuğun kendi kendini yönlendirmesine ve
bireysel inisiyatif kullanmasına büyük önem
verdi. Bu sistemde öğretmen özel “eğitici
aygıtları” sağlayıp ne yapılacağını gösterdikten
sonra çekilerek çocuğu eğitim araçlarıyla
baş başa bırakıyordu. Çocuklar genellikle
yalnız çalışmakla birlikte grup etkinliklerine
de yer veriliyordu. Montessori gibi
bir tıp doktoru olan O vide Decroly(*) ise
Belçika’da öncü çalışmalarda bulundu, ama
ondan farklı olarak çocukların grup halinde
çalışmasını temel aldı ve eğitimde Agazzi
kardeşler gibi günlük yaşamda kullanılan
nesnelerden yararlandı.
İngiltere’de Grace Owen ve Margaret
McMillan küçük çocukların sağlık ve çevre
koşullarının iyileştirilmesi hareketine öncülük
ettiler. Owen her konut bölgesi için bir
anaokulu isterken McMillan da anaokullanna
öğretmen yetiştirilmesi için üç yıllık bir
kurs programı hazırladı. Owen’in yönetiminde
Manchester’da, McMillan’m yönetiminde
Deptford’da ve ayrıca Londra’da
açılan merkezlerde yetişen anaokulu öğretmenleri
İngiliz Uluslar Topluluğu’nun her
yanında, ABD’de de ilk anaokullarmda
görev aldı.
20. yüzyılın ilk 10 yılında “kolektif” denebilecek
bir yetiştirme biçiminin başlangıcına
tanık olundu. Filistin’e yerleşen Yahudilerin
kurduğu kibutzlarda(*) çalışan annelerin
çocukları için de yuvalar oluşturuldu. Günümüzdeki
biçimiyle bu sistemde kibutzdaki
bütün çocukların bir yaşına değin kaldığı
ve annelerin emzirmek için geldiği bebekevleri,
1-3 (ya da 1-4) yaş grubu için
çocukevleri ve 7 yaşa kadar çocuklar için
anaokulları vardır. 1-3 yaşındaki çocuklar
günde birkaç saat kendi evlerine gönderilir.
Anaokulu ise çocuğu ilkokula hazırlamayı
amaçlar.
Kolektif okulöncesi eğitimin bir başka
türünü oluşturan SSCB’deki kreşler (<detskiye
sady) ve Kindergarten’ler (yasli) 1919’da
kuruldu. Bu kurumların oluşmasında N.K.
Krupskaya’mn da katkılan oldu. Günümüzde
2 aylık-3 yaş arası çocukların, ailelerinin
isteğine bağlı olarak alındığı kreşler Sağlık
Bakanlığı’na bağlıdır. Eğitim Bakanlığı’na
bağlı Kindergarten’lerse 3-7 yaş grubundaki
çocukları kabul eder.
Türkiye’de ilk anaokulları ve anasınıflan
uygulaması Tedrisat-ı İptidaiye Kanun-ı
Muvakkatı’na (1913) bağlı Ana Mektepler
Nizamnamesi’yle (1915) başladı. Gene
1915’te okulöncesi eğitim kurumlarma öğretmen
yetiştirmek için İstanbul’da bir okul
açıldı. 1919’da kapanan bu okul Cumhuriyet’in ilanından sonra Ankara’da yeniden
açıldı (1927). 1952 ve 1954’te yayımlanan
yönetmeliklerde okulöncesi eğitimin önemi
vurgulandıysa da bu tür kurumlann yaygınlaşması
sağlanamadı. 1961 tarihli ve 222
sayılı İlköğretim ve Eğitim Kanunu’nda
okulöncesi eğitimin isteğe bağlı olduğu
belirtildi. 1973’te yürürlüğe giren Milli Eğitim
Temel Kanunu’nda ise okulöncesi eğitim
kurumlannm bağımsız anaokulları olarak
kurulabileceği, aynca anasmıflar olarak
ya da ilgili öbür eğitim kurumlanna bağlı
uygulama sınıfları olarak açılabileceği öngörüldü.
Son yıllarda özellikle büyük kentlerde
yaygınlaşan okulöncesi eğitim kurumlanndan
3-6 yaş grubu için olanlar anaokulu
adıyla illerdeki Milli Eğitim Müdürlüğü’ne
bağlıdır. 0-3 yaş grubu için açılan çocukevlerinin
denetiminden ise Sağlık ve Sosyal
Hizmetler Müdürlüğü sorumludur. Yuva ve
kreş olarak da adlandırılan bu kurumlar
özel olarak ya da kamu kuruluşlarınca
işletilmektedir. Çocuk Esirgeme Kurumu
yuvalan ile yetiştirme yurtları da 0-6 yaş
arası çocuklar için okulöncesi eğitim hizmeti
verir.
Çağdaş kuramlar. Anaokullarmm ve öbür
okulöncesi eğitim kurumlannm 20. yüzyılda
yaygınlaşması çeşitli nedenlere bağlanabilir.
Bunlardan birincisi psikoloji, tıp, psikiyatri
ve eğitim alanlarındaki uygulamalar sonucunda
çocukluğun ilk dönemiyle bilimsel
açıdan ilgilenilmeye başlamasıdır. İkinci bir
gelişme çocuk bakımı ve anne baba eğitiminin
öneminin kavranmasıdır. Çalışan annelerin
çocuklan için daha önce kurulmuş
bulunan kreş ve anaokullarmm eğitim programlarını
iyileştirme çabaları da bu gelişmeye
katkıda bulunmuştur.
Okulöncesi eğitime ilişkin çeşitli çağdaş
yaklaşımlardan söz edilebilir. Bunlardan
bilinçsiz güdülere, libido gelişiminin ilk
aşamalarına, kişiliğin temel öğeleri olarak
ilkel benlik, benlik ve üst benlik kavramlarına
yer veren psikanaliz kuramı Anna Freud(*)
ve izleyicileri tarafından okulöncesi
eğitime uygulanmıştır. Anna Freud’un öğrencisi
olan psikanalist Erik Erikson(*)
1950’lerde çocuğun gelişiminde birbirini
izleyen sekiz evre belirlemiş, her evrenin
kendine özgü bunalımları olduğunu ileri
sürmüştür. Bu bunalımlar güven-güvensizlik,
özerklik-utanma ve kuşku, inisiyatifsuçluluk
gibi iç çatışmalardan kaynaklanır.
Normal gelişme bu aşamalardan geçilerek
bunalımlann atlatılmasıyla sağlanır. Bunalımların
başanyla atlatılması ise yalnızca
çocuğun kendine değil içinde bulunduğu
toplumsal ortama da bağlıdır. Bu nedenle
okulöncesi eğitimde öğretmenlerin titizlikle
yetiştirilmesi büyük önem taşır.
Okulöncesi eğitime önemli bir katkı da
Jean Piaget(*) ve izleyicilerinin geliştirdikleri
gelişme psikolojisidir. Bu yaklaşıma
göre çocuklar oldukça düzenli bir sıra
izleyen zihinsel gelişim basamaklanndan
geçer. Bunların ilk ikisini oluşturan duyusal-
devimsel zekâ (0-2 yaş) ile önişlemsel ya
da temsili zekâ (2-7 yaş) basamakları çocukluğun
ilk dönemine bağlanır. Duyusal-devimsel
zekâ evresinde çocuk bir yandan dış
dünyadaki nesne ve olayları kavrayabilmek
için kaslarıyla duyu organlarını kullanmasını
öğrenirken bir yandan da konuşma dili
biçimlenmeye başlar. Görüp dokunamadığı
bazı nesnelerin var olduğunu anlamaya,
nesneler için sözcük ya da je st kullanmaya
(simgeleştirmeye) başlar. Önişlemsel evrede
çocuğun dilinde en hızlı gelişme gerçekleşir.
Çocuk hem dış dünyadaki nesneleri,
hem de duygularını sözcükler ya da başkasimgelerle dile getirir. Simetri duygusu
edinmeye, sınama yanılma yoluyla çevreye
uyum sağlamaya, sezgileri aracılığıyla nesneleri
kullanmaya başlar. Piaget çocuklukta
bilişsel öğrenme süreci ile kavram oluşumunun
önemini ortaya koymuş, öğrenmede
çevresel koşulların etkisini vurgulamıştır.
Son yıllarda beslenme bozukluklarının da
çocuk gelişiminde önemli rol oynadığı anlaşılmıştır.
Çeşitli ülkelerden elde edilen veriler
özellikle 0-1 yaş arasında kötü beslenmenin
(daha çok da protein ve demir
eksikliğinin) zihinsel özürlülüğe yol açabileceğini
göstermektedir. Bazı araştırmalar
beslenme bozukluğunun beyinde kalıcı etkiler
yarattığını, bazıları da erken yaşlardaki
beslenme bozukluğunun yol açtığı ruhsal
değişikliklerin ileri yaşlarda da sürebileceğini
ortaya koymaktadır.

Share This:

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*

bool(false)